Sayfalar

28 Şubat 2017 Salı

Şubat Kitapları

Kütüphaneden okumaya devam...

 Son kitaplarda aksiyon arayışı biraz artmış :)
Glenn Meade okurun beklediği gizemi ve heyecanı sunan bir yazar. Romanov Komplosu da iki farklı zamanda ilerleyen paralel bir hikaye; Devrim sonrası tutuklu olan Çar ve ailesinin kurtarılma öyküsü ile Yekaterinburg'ta yıllar sonra yapılan bir kazıda bulunan donmuş cesedin bağlantısı...
Aksiyon severlere tavsiye derim....


Arizona Çölü'ne düşen bir uçak, kazadan sağ çıkan ve kendisine dair hiçbir şey bilmeyen bir adam.
Kitabın sonunda tatmin edici bir son olsaydı ve kahramanımızın olağanüstü sayılabilecek çıkarım ve yeteneklerinin nereden geldiği anlaşılsaydı belki biraz ilgi çekici olabilirdi.
Baştan sona bir fiyaskoydu bence...

Sen Benim Hayatımsın, uzun zaman önce satın aldığım bir kitap. Kütüphane kitaplarının arasına sıkıştırdım;
Hikaye İstanbul Kırmızısı'nda olduğu gibi otobiyografik bir eksende ilerliyor ama yazılış amacı nispeten farklı; kitap yazarın hayat arkadaşına ithaf edilmiş...
Anlatım fazla dağınık geldi, pek çok karakter aynı zamanda filmlerindeki karakterlere de esin kaynağı olduğu için tanıdık...
Son kısımlar biraz dramatik olduğu için farklı bir gözle okumaya çalıştım ama genelini sevemedim.

8 Şubat 2017 Çarşamba

Kedi Mektupları

İlk Oya Baydar kitabım.
Pek çok alternatif arasından, bir kedisever olarak kedi Mektuplarını seçtim.

Ülkenin çalkantılı siyasetinden paylarına sürgün düşmüş bir grup insan, kedileri ve umutları üzerine yazılmış bir kitap. Gece, Nina, Yoldaş, Arthur, Kirli.. Kitabın başında da belirtildiği üzere bu romandaki kahramanlardan yalnızca kediler gerçektir.
Yaşananlar sadece kedilerin gözünden anlatılıyor; sahiplerinin ruh hallerini irdeleyen, altıncı hisleri ile pek çok şeyi sezen, zaman zaman karşılaştıkları duygu karmaşasına anlam veremeyen, kendi konumlarını sorgulayan kediler...
Hayvanların gözünden anlatılan hikayeleri hep sevmişimdir. Favorim ise yıllar önce okuduğum Böceklerin Kralı Yoktur.
Oya Baydar okumaya devam :)

Kitabın kapağındaki kediyi seviyor :))

7 Şubat 2017 Salı

Ocak Kitapları (2)

Bu aralar kitapları yazma kısmını geciktiriyorum...

Ocak ayında okuduğum son iki kitap da Unutma Beni Apartmanı ve Ölümün Gölgesi Yok.

 Kitabı kütüphane rafında gördüğümde sevinçle aldım, isme çok aşinaydım, kesin listemde bir yerlerde olmalıydı. İş yerinde tüm kitap listelerimi alt üst ettim ama bu isme rastlamadım :) Galiba ismi ilginç gelmiş ve aklımın köşesinde bir yerlerde kalmış.
Kitap güncel zamanla geçmiş arasında gidip gelen, 43 yaşından sonra annesiyle tanışan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Anlatım tarzı biraz boğucuydu, çok okuma isteği uyandırmadı bende..

Adnan Binyazar son dönemde keşfettiğim ve harika kitaplara imza atmış bir yazar.
Ölümün Gölgesi Yok, yazarın eşi Filiz'in hastalığını ve ilişkilerini anlattığı müthiş bir kitap. Okurken etkilenmemek, aralarındaki ilişkiye imrenmemek elde değil. Kitabın sonu gelecek diye korkarak okudum, zaman zaman gözlerim dolu, yutkunamadan okudum.
Murat Gülsoy'un Sevgilinin Geciken Ölümü'nünden de etkilenmiştim ama Adnan Binyazar'ın kitabı çok daha gerçek, yanıbaşımda yaşanmış gibiydi.
Tavsiye ederim, mutlaka okuyun...

16 Ocak 2017 Pazartesi

Ocak Ayı Kitaplarım



Bol buhranlı bu kitap bir dönem (yazarın ülkesi)İran'da yasaklı kitaplar arasında yer almış.

Kör Baykuş Sadık Hidayet'in ölüme doğru yolculuğunu anlatıyor. 
Başbakan olan eniştesinin Müslüman bir yobaz tarafından 7 Mart 1951'de katledilişi, kendi canına da kıyması için, bardağı taşıran son damla oldu. Paris'te  günlerce havagazlı bir apartman aradı. Championnet caddesinde buldu aradığını; 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce traş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.

Yalnız ölüm yalan söylemez!
Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. Hayatın derinlerinden seslenir, yanına çağırır bizi. Ve biz henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır...Ömrümüz boyunca ölüm bize el eder, çağırır bizi. Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamannı mekanı farketmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. Bu da bir sesidir ölümün.



Berlinli Apartmanı kendi kitaplığımdan.
Son alışverişimde bir Gürgen Öz bir de Yaprak Öz kitabı almıştım. Her iki yazarı da ilk okuyuşum olacaktı. Açılışı bu kitapla yaptım.
Çevirmen Oya'nın yeni taşındığı Berlinli Apartmanı'nda komşularla tanışmasını, ilerleyen günlerde karşılaştığı garip olayları anlatıyor kitap. Bir gerilim kitabı.
Olaylar oldukça net anlatılmış, çok fazla ters köşe yok. Kitaba başladıktan sonra bitirmeden bırakabilmek pek kolay olmuyor :)
Ben severek okudum, tavsiye ederim.

Adnan Binyazar okunacaklar listemdeydi uzun zamandır.  Kendi yaşamını anlattığı Masalını Yitiren Dev, yazarın okuduğum ilk kitabı oldu.

Masalını Yitiren Dev, acı olayların ayrıntılı öyküsüdür. Anlatılanlar, sıradan bir hayat değil, yalnızca onu yazanın yaşadığı 'bir hayat'; milyonlarca insanın, çocuk olsun, genç olsun, bugün de, daha da acılarını yaşayıp yaza(a)madıklarıdır. Daha önde Paustovski'nin  anılarına Bir Hayatın Romanı adı verilmemiş olsaydı, yaşadıklarımı o adla yayımlamayı çok isterdim. Böyle bir ad, yazdıklarımı, bir edebiyatçının yazı deneyimlerine ilişkin izlenimleri olarak algılanmasından kurtarmış olacaktı. Bu olamaycağına göre, yeni bir ad arayışına girdim. Elazığ'da, dedem evden ayrılmış, bir başka evin bodrum katında kendini dine vererek yalnız başına yaşamaya başlamıştı. O ayrılıp gidince masalını yitirmiş deve dönmüştüm. Çocukluk, bir dev masalıdır. Masalı bozulmuş çocukluk ne ise, masalını yitiren dev de odur. İkisi de şaşkın, güçsüz ve umarsızdır. Birbirlerini yitirdiklerinde, çocukluk devin, dev çocukluğun büyüsünü bozar. Büyü bozulunca, çocuk, yaşamı boyunca, masalını arayan bir dev gibi çırpınır durur.
Masalını Yitiren Dev, son dönemlerde okuduğum en etkileyici kitaplardan birisiydi. Yaşadığı zor günleri kendi dilinden dinlediğimiz yazarın, sonunda Köy Enstitüsü'nü bitirip bir eğitimci olabildiğini bilmek, tünelin sonundaki ışık gibiydi.
Mutlaka okumalısınız...

Tehlikeli Yalanlar, kütüphaneden son anda seçtiğim kitabım. Seçim kriterlerim; hep yerli yazarları seçtim bir de yabancı olsun, aksiyon kitabı olsun, Pegasus pahalı bu aralar ödünç almak en iyisi :)
Kitabın başlarında kendimi yaşlı bir okur gibi hissetsem de merak kırıntılarının etkisiyle kitabı bitirebildim.
İkili ilişkiler ve polisiyenin kıvamı benlik değildi.Belki öğrencilik dönemlerinde daha hevesle okunabilir.
Bozcaada Öyküleri, farklı yazarların öykülerinden derlenmiş, okurda valizi kapıp ilk feribota yetişme dürtüsü oluşturan, Ada'nın eski sahiplerinden günümüz ziyaretçilerine, plajlarından 'boz' oluş nedenine kadar her noktasını anlatan, sıcak bir kitap...


Az sonra okumaya başlayacağınız bu roman, Fakir Baykurt'un son çalışması  oldu. Tedavi olmak için yattığı Almanya'nın Essen kentindeki hastaneye giderken, çantasında bu ruman vardı. 6 Eylül 1999 günü hasta yatağında da bu romanın son düzeltmelerini yapmayı sürdürdü; hakkında küçük küçük notlar aldı, gücü yetene, bitene dek...
Adını, Eşekli Kütüphaneci'yi kendi koydu. Doğaldır ki bir müdahalemiz olamazdı.
Yarım kalan düzeltmelerin yanında, notlar da kaldı. Bunları tamamlamak, yerlerine yerleştirmek onuru benim oldu. Işık Baykurt

Kitabı okuduğumdan bu yana karşıma çıkan herkese Eşekli Kütüphaneci'yi anlatmak istiyorum. Mustafa Güzelgöz ve hikayesinden bu kadar geç haberdar olmam üzücü, 2005 yılında rahmetli olan Güzelgöz'ün elini öpmek isterdim.
İçinde yaşadığımız ve her geçen gün daha çok kana bulanan ülkede, umudumuzu taze tutabilmek için Eşekli Kütüphaneci'nin hikayesini okumalı, okutmalıyız...

Sabahattin Ali'nin eşi Aliye ve kızı Filiz'e yazdığı naif mektuplardan oluşuyor kitap...

Distopik hikayelerin bende yeri ayrıdır, severek okurum, iyi kurgulanmış distopyaların etkisinden kolayca çıkamam.
Tutsak Güneş'e beklentilerimi minimize ederek başladım, artık son dönemlerde çoğu Ayşe Kulin kitabını hüsranla bitiriyorum çünkü. Kitabı çok yüzeysel ve klişe buldum, sevmedim...

2017'nin ilk günü, yılın ilk gününe dair heyecan yaşamaya fırsat bulamadık malum. Yapabileceğim en iyi şeyi yapıp, kitaplığımda beklettiğim 'kıymetli' kitaplarımdan birisini seçip okumaya başladım.

Ekini biçip, buğdayı savurduktan sonra, ürünü çuvallara doldurur ve pazara götürürdük. Geride, harmanın dibinde, arpa, buğday ve yulafın karışık olduğu, 'kesmik' denilen bir yığın kalırdı. Biraz buğday, biraz arpa, biraz da yulaf. Bu karışık ürün pazarda pek para etmez. Çiftçiler bu karışık ürünü toplar, temizler ve değirmende öğütürler. Bu undan dünyanın en lezzetli, en güzel kokulu ekmeği olur; kesmik unun ekmeği...
Kızdan erkekten, yaşlıdan gençten, yan yana durandan, birlikte yürüyenden korkanlar! Hala anlamadınız mı, biz kesmik unun ekmeğiyiz. Sizin pazarınızda para etmemek bize ancak gurur verir. Kızlarımız ve oğullarımız  yeryüzü sofrasının en has ekmeğidirler. Biraz buğday, biraz arpa, biraz da çavdardırlar. Umudumuz onlardır...

5 Ocak 2017 Perşembe

Aralık Kitapları

Aralık ayında okuduğum kitapları üzerinden zaman geçse de yazamadığımı fark ettim.
En iyisi topluca kaydetmek...



 Ahmet Büke'yi on8kitap tan ara ara takip ediyorum. Dana önce de Ekmek ve Zeytin'ini okumuştum.
Çiğdem Külahı da kısa öykülerle ilerleyen bir kitap. Okuru üzerinde derin çizikler bırakıyor hikayeler, kitabı kapatıp üzerine uzun uzun düşünmek istiyorsun.
Öykü sevenleri Ahmet Bükeyle tanışmak için on8kitap'a alalım, sonra da kitaplarına...

 Zeynep Cemali bu ay okuduğum çocuk kitabı yazarı, kısa ve sımsıcak öyküler var kitapta. Her ne kadar çocuk kitabı olsa da okurda tanıdık bir his bırakıyor.

Nejat İşler'in hayatına dair anılar.
Daha akıcı ve eğlenceli bir üslup bekliyordum...Çabucak bitiyor zaten.


Kozanın Tereddütü'nü ismi ilginç geldiği için seçtim kütüphaneden. Hikaye çok durağan başladı, nereye varmak istediğini anlayamadan okudum. Yarısından sonra olaylar çok daha farklı bir boyut kazandı, sonlara doğru heyecanlandı, finali ise "acaba yanlış mı anladım" diyerek 2-3 kez okudum. Yanlış anlamamışım :)
Genel itibariyle fena değildi...

Kabuk Adam'ı okuyan hemen herkes gibi. başka bir Aslı Erdoğan kitabı daha okumaya kararlıydım. Mucizevi Mandarin'i o amaçla attım sepete. Okumaya başladığım gün ise tesadüfen manidar oldu, o gün Aslı Erdoğan serbest bırakıldı.

Yirmiyedi yaşındayım. Orta Avrupa kentinin dar yokuşlarını, taş sokaklarını arşınlıyorum. Tek gözüm sargılar içinde.

Tek gözlü bir kadının kuğulardan, güzellikten hatta mutluluktan söz etmesinden daha iç burkucu ne olabilir ki?
Tek gözü sargılı, hem fiziken hem de ruhen yaralı bir kadından dinliyoruz hikayesini. Kah yakın geçmişe kah çocukluğuna giderek.

Rhöne Irmağı'nın , eylül ayında dağlardan taşıyıp getirdiği çam dalları gölün ağzını bütünüyle tıkamış. Su, ölü denizkızlarının saçlarıyla dolmuş. Yavaşça kımıldanan uzun. upuzun, ipeksi saçlar... Böylesine güzel saçlarını bırakıp nereye gitmiş olabilir bu kızlar?


30 Aralık 2016 Cuma

Gökdelen

Gökdelen-Tahsin YÜCEL


2073 Türkiyesi, teknoloji hızla ilerlemiş, evlerin yerini yüzlerce katlı gökdelenler, yolda ilerleyen motorlu araçların yerini de kişisel mekikler almıştır. Ülkede eğitimden turizme akla gelebilecek tüm alanlar özelleştirilmiştir.
Ülkenin popüler avukatlarından Can Tezcan'ın ise en büyük derdi, müvekkili Nivyorklu Temel Diker'in gökdelenleri ile anıtına engel teşkil eden bahçeli ev ve sahibidir. Bir yandan da haksız yere tutuklanmış olan arkadaşı. 
Tüm bu problemlerin tek çözümü vardır o da yargının özelleştirilmesi. İlk etapta kulağa çok mantıksız gelse de bu fikri topluma benimsetmek hiç de zor olmayacaktır.
Olaylar her ne kadar 2073 yılında geçse de mevki sahibi insanların olaylara bakış açısı günümüzle büyük oranda uyuşmakta. Zaman zaman okuru karamsarlığa iten kitap, hemen her distopik hikayenin finali gibi umut kıpırtıları ile son bulmakta...
Okumanızı öneririm.

28 Kasım 2016 Pazartesi

Sevda Dolu Bir Yaz


Füruzan kitaplarıyla tanışmadan önce ne ile karşılaşacağımı biliyordum sanki. Yani ismi bu kadar etkileyici ise yazdıkları daha da etkileyici olmalı diyordum. Ne kadar bilimsel bir yaklaşım :)

Kütüphanelerde ilk aradığım yazarlardan olsa da pek denk gelememiştim, ta ki Doğan Hızlan Kütüphanesi'nde tesadüfen buluncaya kadar. Tesadüf oldu çünkü bilgisayar kayıtlarında görünmüyordu, bu durum hevesimi daha da katladı tabi...

Sevda Dolu Bir Yaz iki bölümden oluşuyor. 
İlk kısımda hikayeyi bir köşkün odalarında koşturan bir ufaklıktan dinliyoruz. Özenle giydirilip, bahçede hazırlanmış özel kahvaltılara oturan, babasını anlata anlata bitiremeyen bir kızdan. Köşkü ve bahçeyi kafanızda o kadar canlandırıyorsunuz ki, hanımeli kokusunu duymak işten bile değil.
Olayların seyri yavaş yavaş değişmeye, ufaklığın kurduğu kule sarsılmaya başlıyor. Ara ara burnumun direği sızlayarak okudum...

İkinci kısımda hikayesi kadar ismini sevdiğim, her okuyuşumda iki kez telaffuz etmekten zevk aldığım Şemsigül Şehrazat Debrecenli'nin öyküsü var. Her ne kadar o isminden nefret edip okul numarasıyla çağrılmayı seçse de kulağa hikaye gibi geliyor ismi. 
Şehrazat'ın okul günleri ile okumaya başlıyor, bir yetişkin olarak vedalaşıyoruz. 

Ben bu konukluğun ortada yaşanan bölümlerini, kuş sesleri, ot hışırtıları, ağustosböceklerinin yazı baskınlaştıran ötmeleriyle çevrelenen korunağımın uzaklığından izledim.
Yüreğim çarpmıyor gibiydi.
O günlerde, dokunaklı bir şarkı bilmeyi ah ne çok istemişimdir.

Bezgin, vaktinden önce yaşlanmış anneler, kışın soğuktan korunmaları için birçok kumaş yığınının, eklenmiş yünlerin oluşturduğu şeylerle üst üste giydirilen hantal görünüşlü nezleli sıska çocuklar, evlerine döner dönmez bağırmaya başlayan babalar, herkes uykuya çekildiğinde gecenin ağırlığını sıklıkla bozan öksürükler. Tan yeri ağarmadan başlayan iniş çıkışlar...
Bir bizden ses çıkmıyordu.

Okul günlerini bir an önce geçsin isteyerek okuyup, deniz aşırı ülkelerden elleri kolları hediye dolu olarak gelen babasını dört gözle bekledim. Yurdanur'un hikayesini kendi arkadaşım gibi dinleyip, derdine ortak olmak istedim.
Ama en çok Kerim Ali Dayı'yı dinlemek istedim. Bana Berrin'i anlatsın, gözlerindeki perde aralansın istedim.

Sevda Dolu Bir Yaz Ankara  Devlet Tiyatrosu tarafından da sahnelenmiş.

Okunacaklar listenize bir Füruzan kitabı eklemelisiniz...