Sayfalar

2015'te okunanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2015'te okunanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2015 Perşembe

Daha

Kütüphaneden
Uzun bir aradan sonra Hakan Günday okumaya devam...
Daha; Günday severler için yine bol girdaplı, sürükleyici bir kitapken ilk kez okuyacak olanları tahriş edebilecek bir hikaye...
Kitap yayımlanmasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen; hemen her gün bir mülteci teknesinin haberlere taşındığı, metrekareye üç suriyelinin düştüğü ülkemin üstlendiği köprü vazifesini çok net yer yer de karlı görüntülerle anlatmış.
 
 
"Aşık olmanın avlanmaktan pek bir farkı yoktu aslında. Hatta dünyanın ilk leopar desenli giysisini üreten adam da böyle düşünmüş olmalıydı. Aşk, avlanmakla ilgiliydi, yoksa hangi kadın bir hayvan gibi görünmek isterdi?"
 
"Diyor ya Aşık Veysel 'iki kapılı bir han' diye. Ondan cereyan yapıyor bu hayat! Onun için üşüyorum hep. Gideyim de kapatayım birini!"
 
"Kısırdöngü asla yok olmaz. Sadece genişler, sonra da kendisini unutturur. Niye? Çünkü döngü dediğin, bildiğin daire. Üstünde tam tur atmak o kadar uzun sürer ki, aynı noktadan ikinci kez geçtiğini anlayamazsın bile. Hatta bazen, kısırdöngü öyle bir genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. İnsan da , kör bir at gibi koşturur üstünde. Düz gittiğini zanneder. İlerlediğini. Hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla verir! Ama kör olmak şart, tabii! Yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. Onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme. Mekanik bir tepkidir yani! Hayatın kendisi gibi..."
 
"Ne de olsa, memuriyet bir hayatta kalma sanatıydı. Memurlar, daima hayatta kalacak ve kıyametin resmiyet kazanmasını sağlayacak olanlardı. Yalnız tek sorunları, bütün tırnakları ve bordrolarıyla tutundukları o hayatla ne yapacakları  hakkında hiçbir fikirlerinin olmamasıydı. Çünkü konuyla ilgili bir yönetmelik yayımlanmamıştı."
 
Kütüphaneden kitap seçerken zamanım dar, sistem arızalıydı. Sorgulama yapamadan önüme çıkan iki kitabı seçtim; Daha ve Dönüş (Ayşe Kulin). Daha'ya başlamadan internette spoilerlara takılmadan şöyle bir gezindim, bir ekşisözlük yazarının Hakan Günday için söylediklerine epeyce güldüm;
 
"Yerli yazarlar içinde önemli bir yeri olduğunu düşündüğüm adamdır. Ha size Ayşe Kulin'ler müstahak o ayrı". 'Ekşiyazar'ımız ikizleri düşünmeden yazmış olmalı :)
 
 
 
 
 

30 Aralık 2015 Çarşamba

Kitaplarla 2015

Kitaplarla bir 2015 değerlendirmesi yapmak istedim...
Yılın 2/3 sini evde bir bebekle geçirdiğim için okuyabildiğim kitap sayısı önceki yıllara göre azaldı. İşe dönüşümle kendime daha çok zaman ayırıp birazcık arayı kapattım. Bakalım  öne çıkan kitaplar
hangileri;

2015'te
  • En sürükleyici/beğenilen kitap Marslı . Oldukça eğlenceliydi, Watney adamımdı :)
 
  • En sıkıcı/bitse de kurtulsam dedirten kitap Çıkış Yok . Kitap okuru dert sahibi yapıyor hatta zaman zaman uzaktakileri de etkileyebiliyor :) (Esra ve Ülkü'ye sevgilerimle )



  • En etkileyici hikayeye sahip kitap(lar)
 Kurtlara Söyle Eve Döndüm . Oldukça naif bir kitaptı...

İstanbul Kırmızısı

  • O kadar popüler olmasının bir nedeni varmış dedirten kitap(lar) ;
Hayvan Çiftliği
 
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
 
 
 
  • O kadar popüler olacak bir tarafı yokmuş dedirten kitap Trendeki Kız      
 
  • İz bırakan biyografi(ler)



 
 

  • Çocuklar için yazılmış olsalar da bana göre birer distopik kitap olanlar
Momo-Michael Ende
Filler Sultanı ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca-Yaşar Kemal
  • En sevimli kahramana sahip kitap Matilda
 
  • İşte bu adamı çok seviyorum dedirten kitap(lar)


Daha
 
  • Ve yılın yarım bırakılanı, hayal kırıklığı Kafamda Bir Tuhaflık-Orhan Pamuk ...
 Ve çokça çocuk kitabı var okunan :)
 

Bool kitaplı bir 2016 olsun...




25 Aralık 2015 Cuma

Sırça Fanus

Kütüphaneden
 
Sırça Fanus okuduğum tavsiyeler üzerine listeme eklediğim, kendisi ve yazarı hakkındaki bilgileri kitap elime geçince öğrenme şansı bulduğum, yayımlandığı günden bu yana üzerine çokça konuşulan bir kitap.
 
(Spoiler içermez)
Sylvia Plath; hayatını manik-depresif bozukluk içinde geçiren, küçük yaşlarda şiir yazmaya başlayan, farklı dergilerde editörlük yapan, üniversitelerde tezler hazırlayan, meslektaşları tarafından oldukça başarılı bulunan bir İngilizce öğretmeni, yazardır.
Plath "Yaşamımın büyük bir bölümünü sanki bir sırça fanusun içindeki yoğunluğu azaltılmış havada geçirişim oldukça şaşırtıcı" derken, arkadaşlarına göre "Sanki Sylvia yaşamın kendisine gelmesini beklemiyor, onu karşılamak için öne atılıyor, herşeyi gerçekleştirmeye çalışıyor" dur.



Yazarın 'çıraklık dönemine ait otobiyografik yapıt' olarak nitelendirdiği Sırça Fanus ilk ve tek romanı.
Roman yazarın kitabın edebi değerinden emin olamayışı, ciddi bir yapıt olarak görmeyişi ve çevresinde yaşayan insanların kitapta anlatılanlar yüzünden zarar görebileceğini düşünmesi nedeniyle 1963 ocağında Victoria Lucas takma adıyla yayımlanmıştır.
 
 
Yazar kitabın yayımlanmasından bir ay sonra 31 yaşında yaşamına son vermiştir.
 
Kitaptan;
 
"Kafamda akıl namına ne kalmışsa onu kullanarak bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu. Yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan bir yaşama mahkum edecekti. Ve annem dilini ne kadar tutarsa tutsun, aklımı yitirdiğimi herkes er geç anlayacak ve annemi, tedavi edileceğim bir tımarhaneye kapatılmam gerektiğine inandıracaktı."
 
"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür."
 
Kitap bana Patti Smith'in Çoluk Çocuğu'nu anımsattı, kitaba benzer bir ruh hali hakim. Depresif anlatımdan sıkılmayan okurlara öneririm.
 
(Kütüphaneye teslim edeceğim gün bitirmeyi planlarken kitabı evde unuttuğumu fark ettim. Son sayfaları internetten zar zor bulduğum e-book'tan okuyabildim. Kitaba ulaşabilmek için kaç tane kumar, arkadaş(!!), oyun sitesini reddettiğimi sayamadım! E-book sevmemek için nedenlerime bir ekleme daha...)

24 Aralık 2015 Perşembe

Barbarın Kahkahası

Sema Kaygusuz uzun zamandır okuma listemdeydi, aklımdaki tanışma kitabı Sandık Lekesi iken Barbarın Kahkahasının 2015'in en iyileri arasında sıkça yer aldığını görünce atıverdim sepete.
(Bu aralar hangi kitabı ne zaman ve nereden aldığımı karıştırır oldum, ya yaşlanıyorum ya da kitap alma / okuma  hızım dengesiz...)

 
Yabancı yazarların üzerine bazı Türk yazarların kitaplarını okumak iştahla yenen yemeğin üzerine kallavi bir Türk kahvesi içmek gibi geliyor. Tercüme cümlelerden alamadığım hazzı alıyor, kelimelerle yapılan akrobasiye şahit oluyorum. Ne mutlu bana ki bu tür yazarlara bir yenisini ekleyebildim; Sema Kaygusuz.
 
Barbarın Kahkahası Mavi Kumru Otel'deki müşterilerle küçük dünya çiziyor okura. Farklı kültürlerden, mesleklerden, tercihlerden, kişisel hırslardan, bastırılmış duygulardan, söylenmemiş sözlerden yola çıkıp meseleyi insancıl ve de ilkel bir noktada birleştiriyor.
Oldukça renkli karakterleri ve burnunuza gelen iyot kokusu ile merak uyandıran bir hikayesi var kitabın.

 
 

Kitaba başlarken karşıma çıkan bu dörtlükle uzun süre tebessüm ettim.

"Sıradan bir olumsuzluğu büyük acılardan deyişlerle anlatırsan, asıl keder görünmez hale gelir."

"Ayrılık, yitirmeyi sindirmekten çok tüylerin okşandığı yönden katılmaktı ötekilere."

Şöyle bir kitap okuyayım ve tadı damağımda kalsın diyorsanız Barbarın Kahkahası'nı öneririm.

19 Aralık 2015 Cumartesi

Kağıt Ev

Kağıt Ev, kitaplar üzerine yazılmış derin bir hikaye...
Üzerinde çimento parçaları olan bir kitap sizi nereye götürebilir merak ediyorsanız Kağıt Ev'e beklerim.
 
 
 
Kitaptan;
 
"Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan zordur. Kitaplar, sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana. Oysa orada kalmaya devam ettikleri sürece onları birbirlerine yamadığımızı zannederiz. Üstlerinde gün, ay ve yıl yazan sayısız kitap gördüm ben; gizli bir takvimi oluşturur her biri. Başkaları ise ödünç vermeden önce adlarını yazarlar ilk sayfaya, teslim edecekleri kişiyi defterlerine kaydedip bir de tarih atarlar yanına.  Tıpkı kütüphanedekiler gibi damgalı kitaplar gördüm, yahut içlerine sahiplerinin kartları yerleştirilmiş olanlar. Kimse bir kitap kaybetmek istemez. Bir daha okumayacak olsa da başlığında eski, belki de kaybolmuş bir duyguyu taşıyan bir kitabı kaybetmektense bir yüzük, saat veya şemsiye kaybetmeyi yeğleriz.."
 
"Biz okurlar, sadece eğlenme amaçlı olsa bile, arkadaşlarımızın kütüphanesini gözleriz. Bazen sahip olmadığımız ama okumak istediğimiz bir kitabı bulmak için yaparız bunu, bazense karşımızdaki hayvanın ne ile beslendiğini öğrenmek için. Bir meslektaşımızla salonda otururken odadan şöyle bir çıkar ve döndüğümüzde onu kitaplarımızı koklarken buluruz."
 
"Kitapların, hayata dair birer fikri olmak yerine düzenli bir rafın parçası haline gelerek toz fırçasını gıdıklayışından, tozları yutan süpürgeden, uyumaktan ve sayfalarını belirleyen doğal şiddet ya da gücü hiçbir zaman ortaya sermeyen bir gururla ara sıra başvurulmaktan başka bir şey bilmeyişlerini gülünç bir şekilde kınadık beraber."
 
"Yağmurun altındaki bu kitap ne Bluma'yı şaşırtabildi ne de bir fayda sağladı ona; fazlasıyla geç gelmişti zira fakat bir adam zalimce , huzursuzca ve katiyetle gölge hattının ötesine geçti."
 
Ve kitap için teşekkürler Esra :)

18 Aralık 2015 Cuma

Kırk Kırık Küp

 
Nermin Bezmen'in bir iki kitabını okumuştum yıllar önce. Çok da cazip gelmemişti açıkçası.
Bu kitabı ise ne zaman ve nereden aldığımı hatırlamıyorum :) Numarası, kitap cebi vs olmadığına göre kütüphaneden çalmamışım, ikinci el olduğuna göre muhtemelen Rampalı Çarşı'dan almışımdır...
 
Kitap kısa kısa hikayelerden oluşuyor (kırk tane mi dikkat etmedim ). Yolda, öğle arasında, kısa zaman dilimlerinde okumak için ideal. Genelde kadın odaklı hikayeler. Bazılarını çok beğendim, vurguladıkları noktalar daha çok kadınların toplum içerisindeki yerine dairdi. Bazıları ise apar topar bitirilmiş, olaylar havada kalmış gibiydi. Sonlara doğru kitaptan sıkılmaya başladım...
 
Yazar önsözde kapak tasarımını çok beğendiğini dile getirmiş ama ben pek sevmedim...
 
Kitabı almanızı tavsiye edemem ama kütüphanede, eşte, dostta denk gelirseniz okuyabilirsiniz.

15 Aralık 2015 Salı

Çıkış Yok

Bu bir 'ben ettim siz etmeyin, ben okudum siz okumayın' yazısıdır...

Kütüphaneden aldığım ve polisiye/gerilim vaat eden kitabım Çıkış Yok. Bir kere kitap gerilim konusunda çok başarılı; kitaba başlar başlamaz gözünüze batan yazım yanlışları, arada isim değiştiren (kötü)esas adam, insanı kızıl saçtan soğutan esas kız, saf mı bu çocuk dedirten (iyi) esas oğlan ve saçma sapan hikayesi sayesinde geriim geriim geriliyorsunuz!!!

 
 
Ola ki kitaptan ve kötü adamdan sıkıldıysanız diye kitap görülmemiş bir değişikliğe girişiyor ve Mustafa'yı üç-dört sayfa boyunca Hüseyin'e dönüştürüyor...

 
Olur da kitabı okurken aklınız başka yere kayar; esas kızın kızıl saçlı, mavi gözlü ve çok güzel olduğunu unutursanız diye bu ifadeleri iki-üç sayfada bir hatırlatıyor size.
 
Bu polisiye(!!!) hikayeyi -ki işin içinde iki kere adı geçen Emniyet Müdürü dışında hiç polise rastlamadığımız hikayeyi- bitirmeden bırakmadım, inat ettim, okudum, aferin bana!!!
Aynı hatayı şu kitabı okuyarak da yapmıştım. Umarım akıllanmışımdır...

2 Aralık 2015 Çarşamba

Filin Yolculuğu

Samarago kitabı seçmeye çalışan bir öğrenci sayesinde masaya dizilen kitaplar içerisinden -kütüphane görevlisinin- girişimiyle aldığım, yazarın bir bölümünü hasta yatağında yazdığı, tamamlayamadan ölmekten korktuğu, son eseri Filin Yolculuğu...
Her Saramago kitabında kullanacağım kelimelerin yetersiz kalacağını bilerek yazıyorum.



Kitap Portekiz Kralı tarafından İmparator III. Maximillian'a hediye edilen fil (süleyman) ve bakıcısı Subhro'nun Lizbon'dan Viyana'ya kadar uzanan zorlu ve garip yolculuğunu anlatıyor. Daha önce hiç fil görmemiş olan halkın süleymana gösterdiği ilgi, kiliselerin bu devasa yaratığa zorla da olsa yükledikleri mucizevi özellikler, Subhro'nun yalın düşünce tarzıyla giriştiği ilginç tartışmalar, hikayeler ve meşakkatli bir yol... Ve en önemlisi Saramago'nun farklı anlatım tarzı, ince mizahı...


Yazarın birkaç kitabını okuduktan sonra yazım tarzını az çok benimsiyor, kitabın ilerledikçe daha ilgi çekici bir hal alacağını tahmin edebiliyorsunuz. Saramago severlerin beğeneceğini düşünüyorum....

6 Kasım 2015 Cuma

Uyumsuz Defne kaman'ın Maceraları Toprak

Su ile başlayan dört kitaplık serinin ikinci kitabı Toprak.

 
Hasreti soğuyan ayrılıklar, acısı kabuk bağlayan yaralar
ve nefesi soğumuş özürlerin artık değeri azalmış,
esmiştir.

İlk kitaptan aklımda kalanlar şunlardı .
 
Toprak, Su'da olduğu gibi yine harika bir kapakla karşımıza çıkıyor. Mistik çizimleri ile geyikler ve Hitit figürleri bizi bekleyen hikayeyi özetliyor bir bakıma.
 
Spoiler içermez...
 
Acar gazetecimiz Defne Kaman ile Çorum'da yine gizemli bir yolculuğa çıkıyoruz ve Defne kendi üzerine düşeni yapıp ortadan kayboluyor. Zaten bu kayboluşlara aşina olduğumuzdan rahat rahat olayları çözmeye, Kutatgu Bilig beyitleri okumaya devam ediyoruz. Yeni macerayla yeni yüzler de katılıyor hikayeye; ismi ilk okunduğunda kendisinin okuma alışkanlığına dair bilgi verildiğini sandığınız , evimizin valisi, özlenen bir yönetici profili çizen Vali Sabahattin Ali Okur, ne yazık ki içimizden biri Emniyet Müdürü Muhtar Körağaoğlu, naif müze müdürü ve Defne'nin babası Akın Kaman, efkar dolu baba Kemal ve hemen her evde birer tane bulunan hacker ergen Karaca, karizmatik arkeolog Güneş....
Demirbaşlar yerli yerinde duruyor merak etmeyin; Umay Nine, Sahaf Semahat ve Komiser Ümit...
 
Kitabın ekseni yine Kaman kültürü (Şamanizm) üzerine. İnsanların hüküm sürdüğü Orta Dünya ve Erlik Han'ın emrinde karanlık Alt Dünya , bir çok kültürde farklı hikayelere konu olan geyikler, Hitit Uygarlığı'ndan günümüze kalan gelenekler ile hikaye farklı boyutlar kazanıyor.
Gezi Olayları'ndan sonra yeşeren bilinç bu kitapta da kendini gösteriyor; sanal ortamda örgütlenen 'çevreci' , 'bilinçli' ve 'özgürlükçü' gençler Defne Kaman için seferber oluyor, sahneden çekilmeden tohumlarla ilgili gerçeklerin bir kez daha altını çiziyorlar.
 
Kitapta Hitit Uygarlığı'na dair kazıların olması, işin içine tarihi eser kaçakçılığının girmesi, gizemini koruyan olaylarıyla Toprak bana Ahmet Ümit'in Patasana'sını hatırlattı. Sanki benzer hikayenin genişletilmiş hali gibiydi.
 
İlk kitap olan Su'yu daha büyük beklentilerle okumuş, açıkçası aradığımı  bulamamıştım. Konu çok fazla dağılmış, çok farklı dallarda farkındalık oluşturmak amaçlanmış ama konular bir arada eğreti durmuştu. Toprak bu bakımdan daha derli toplu geldi, daha uzun bir kitap olmasına rağmen daha rahat okudum.
 
Serinin ilk kitabını okumamış olanlar için hikayenin bazı kısımları havada kalabilir ama bire bir ilk hikayenin devamı değil.
 
Patasana'yı severek okumuş olanlar özellikle öneririm.
 
Şimdi serinin üçüncü kitabını beklemek düşüyor bana...

16 Ekim 2015 Cuma

Günübirlik Hayatlar

Pek çok okur gibi İrvin Yalom'u Nietzsche Ağladığında ile tanıdım. Çok uzun zaman önce okumuş olmama rağmen hala aklımda yer eden kitaplardandır.
Günübirlik Hayatlar'ı görünce ise farklı bir deneyim olması için hemen aldım. Sanal alışverişte yakalayamadığım şey tam da bu; gözüne ilişen bir kitabı alabilmek...
 

 
Günübirlik Hayatlar Irvin Yalom'un hastalarıyla yaptığı psikoterapi seanslarından derlediği, on bölüm/kişiden oluşan bir kitap. Her seans farklı noktalardan başlasa da tamamına yakınında ölüm korkusu çıkarılan sonuçlar içerisinde yer alıyor. Yaşadığı hayatın anlamsızlaşmasından şikayetçi olanlar yanında geçmişe ait izleri silemeyenler, mazisiyle barışamayanlar hastalar ve Yalom'un kendisine has sağduyusu ilginç hikayeler çıkıyor karşınıza.
 
 
Altını çizebileceğiniz pek çok cümle ile karşılaşmak mümkün...
 
"Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın."
                                                                                                                    Marcus Aurelius
 
 
Benim gibi elinden bırakmadan okumak da mümkün, elinin altında bulundurup her bir hikayeyi farklı zamanlarda irdelemek de. Seçim sizin...

13 Ekim 2015 Salı

Güvercin

Koku gibi müthiş bir romanla tanıdım Patrick Süskind'i ve Güvercin'le birlikte kitaplığımın kıymetlileri arasına yerleştiriyorum...

 
Daha kitaba başlarken nefis olduğunu fısıldayanlar olunca daha bir hevesle okudum :)
 

Jonathan Noel Paris'te dört duvardan ibaret çatı katında, yalnız yaşayan bir banka bekçisidir. Tüm işi banka müdürünü karşılamak, kapısını açmak, selamlamak ve kapı kilitlemektir. Bir gün saat gibi işleyen bu düzen bir güvercin tarafından alt üst edilir.
Kısacık ama etkileyici bir kitap. Yağmurlu bir öğleden sonraya ya da yolculuklara yakışacak bir hikaye, okumanızı öneririm.
 
Kitaptan aklımda yer edinenler;
 
"Öyle sorular vardır ki, sırf sorulmalarıyla kendi kendilerine hayır yanıtını verirler. Öyle dilekler de vardır ki, insan bunları dile getirir ve bu arada başka bir insanın gözlerinin içine bakarsa iyiden iyiye boşuna oldukları ortaya çıkar."
 
"Yürümek yatıştırır. Yürümede sağaltıcı bir güç vardır. Düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı; bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu - ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa- büyüten, genişleten olaylardır."

8 Ekim 2015 Perşembe

İstanbul Kırmızısı


 İki farklı karakterin gözünden arşınlıyoruz eski/yeni İstanbul'u. Bir tarafta kendi yaşamından kesitlerle Ferzan, diğer tarafta da hayatında köklü değişiklikler meydana gelen Anna, sürpriz kesişimler...
Kitabı okumak ile bir Ferzan Özpetek filmi izlemek arasında tek fark; karakterleri fiziken zihninizde kendiniz canlandırıyor oluşunuz ki Ferzan da buna da gerek yok.
Sonbahara yakışan bir hikayeyi filmlerden aldığınız zevkle okuyacağınızı garanti edebilirim.
 

6 Ekim 2015 Salı

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

Haruki Murakami son dönemlerde en merak ettiğim yazarlardan. Birkaç kitabını edinsem de bir türlü okumaya başlayamadım. Öyle bir çırpıda okunabileceği konusunda da (nedense) endişelerim vardı. Geçen senelerde Yaban Koyununun İzinde'ye ucundan kıyısından başlamıştım ama tatile uygun bir kitap olmadığına karar verip koyunu da izlemeyi bırakmıştım :)
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu ilk Murakami kitabım olarak kayıtlara geçsin...
 
 
 
 
Spoiler içermez (hoş içerse de kitaba başladığınızda size hiçbir ışık tutmaz :) )
 
Sabah eşim okuduğum kitabın nasıl olduğunu sordu ve ben tek kelimeyle kitabı özetleyiverdim 'garip'. Evet garip bir kitaptı...
Kitap hakkında az çok fikir sahibi olanların da bildiği gibi olaylar iki paralel dünyada geçiyor; Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu. İsmini öğrenme şerefine nail olamadığımız ana karakterlerimizin ağzından yaşananları dinliyoruz; bir tarafta sistemle, fabrikayla, karanlık karaları ile boğuşan bir hesapçı; diğer yanda eski rüyaları okumakla görevlendirilen, yeni geldiği şehri ve insanları tanımaya çalışan bir rüya okuyucusu var. Her iki dünyayı birbirine bağlayan küçük detaylar ile olaylar gizem/heyecan kazanıyor.
 
 
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı meraklı gözlerle okuduğum, belirli kısımları zihnimde netleştiremediğim, okuru çokça iç hesaplaşmaya iten kısımlardan oluşuyordu.
Dünyanın sonu bende direkt distopik bir hikaye intibası bıraktı. Bulutların ardından çıkamayan bir güneş, etrafı göstermeyen surlar, umutsuz tekboynuzlar, duygusuz insanlar canlandı gözümde.
Sadece gölgeyi üçboyutlu düşünmekte, insani özellikler yüklemekte zorlandım. Bunca karamsar ifadeye rağmen ilginç bir şekilde Dünyanın Sonu'nu daha hevesle okudum.
Murakami'nin farklı bir mizah anlayışı olduğunu kabul etmeliyim, beklenmedik anlarda gelen hoş tespitler/benzetmeler vardı.
 
"Garson gelerek saray doktorunun veliaht prensin çıkan omzunu yerine takması gibi abartılı hareketlerle şarabın tıpasını çıkarıp, kadehlerimizi doldurdu."
 
Kitabın sonuna kadar bekleyip de bulamadığım tek nokta sürprizdi. Yani kahramanımız 'kalkıp işe gidip, dönüşte ejderhalarla savaşıp akşama da makarna yiyeceğim' diyorsa hiçbir aksaklık/farklılık olmaksızın dediklerini yapmış olarak dönüyordu. Olaylar sırasında beklenmeyen, planları bozan bir şeyler olmuyordu. Tamam yaşananlar başlı başına olağan dışı ama ben hep bir köşeden aniden çıkacak, damdan düşecek olaylar beklemekten kendimi alamadım...
 
Murakami benim için farklı bir deneyim oldu. Araya farklı kitaplar alıp sonrasında yeni bir kitabını okumak istiyorum (1Q84 dışında tabi, beni biraz ürkütüyor onun hacmi ;) )
Bu süreçte Murakami'ye dair önerilerinizi beklerim.

10 Eylül 2015 Perşembe

Matilda


Matilda, ilham perimiz :)
Çocuk kitaplarıyla başlayan samimi ilişkimiz devam ediyor. Bu insanlık için küçük, benim için büyük bir adım oldu (bence doğrusu bu, karışıklık yok). Bu çok farklı bir dünya, çok farklı bir bakış açısı ve en önemlisi olayları bize bu şekilde anlatabilmek de farklı bir yetenek...
 
Spoier içermez çünkü hepsini başka yerlere sakladım :)
 
Matilda tam bir kitapkurdu, çok zeki bir kız. Anne-babası ise Matilda'nın tüm yeteneklerini ve ışığını 'yaramazlık' olarak yorumlayan, televizyonla yatıp kalkan insanlar. Bir de Bayan Trunchbull var ki Eylül'e özellikle okumadım, çocuğu daha başlamadığı okuldan soğutmak, ürkütmek istemedim.
Ama ne mutlu ki Bayan Honey gibi isminin hakkını veren insanlar da var :)
İlk kez Roald Dahl kitabı okudum, dedim ya bu konuda yolun başındayım ve ne şanlıyım ki çok güzel rehberlerim var :) Yeni Dahl kitapları aklımda, çok yakında da kitaplığımda.
İşin en güzel tarafı Eylül okumayı öğrendiğinde ona gönül rahatlığıyla verebileceğim kitaplarım oluyor/olacak, o okurken ben de gözlerindeki pırıltıyı izleyeceğim inşallah...
Bence kendinize bir güzellik yapın, Matildayı okuyun, yanında da ılık bir bardak çikolatalı sütü ihmal etmeyin....

9 Eylül 2015 Çarşamba

Trendeki Kız

Kitabın kapağındaki 'New York Times Bestseller' ibaresini görünce haydaa dedim; o kadar aradığım, beklediğim kitap da mı şişirilmişlerdendi???
 
 
 
Sonra iç kapağa geçip methiyelerin devamını görünce (Amazon Ocak 2015-En İyi Kitap, Goodreads Ocak 2015-En iyi kitap....), bir de Tess Abla tavsiye edince rahatlayıp kitaba başladım. Allahtan kitabın başında azıcık rahatlamışım çünkü tüm kitap boyunca bir rahat nefes alamadım arkadaş!!!

yok canım ne spoileri....

Kitap adı üzerinde zırt pırt trene binen bir ablanın (Rachel) etrafında cereyan etmekte. Sandığımın aksine olayların hepsi trende geçmiyor (klostrofobik bir gerilim yok ortada) , hoş trenden inmesi  de pek Rachel'ın hayrına değil ama...
Kitap günlükler şeklinde ilerliyor ve olayları birkaç ağızdan takip ediyoruz. İlginçtir ki anlatıcılar hep kadın, sanırım olayları erkeklerin gözünden izleseydik iki sayfada gizem çözülür, kitabın tazı tuzu kaçardı. Karmaşık aklımızı seveyim :)
Hergün aynı saatte aynı trenle yolculuk eden Rachel'in gözlediği, hayal ettiği, bir şekilde dahil olduğu aileler ve cevap aranılan sorularla ilerliyor kitap. Gerilim kitabı ama hani gıcırdayan kapılar, etrafı gözleyen psikopatlar yüzünden değil de bir garip tıkanıklık yüzünden geren bir kitap. Bir de çok bir anne yorumu olacak ama 'o kadar içmese olaylar bu kadar sarpa sarmayacaktı arkadaş!!! İşte içki tüm kötülüklerin anası, kitapların katalizörü' :) )
Kitabın tarzı benim aklıma Makinist'i getirdi, konusu da az biraz benziyor gibi, hem o da trenli :)
 
Kitabın kapağını ayrı bir sevenlerdenim...
 
İnternette sıkça gördüğünüz bu kitabı okuyup okumamak size kalmış ama merak etmekten kendinizi alamayacaksınız (reklamlardaki adam gibi oldu-alacaksınız, alacaksınız...:))

2 Eylül 2015 Çarşamba

Son Sefarad

Beyazıt Akman'ı Dünyanın İlk Günü ile tanıdım, İstanbul'un fethini destansı bir şekilde anlatır, hala tavsiye ettiğim kitapların başındadır (özellikle lise dönemi öğrencilerine öneririm.)
Son Sefarad'ı uzun zaman önce aldım, destansı bir hikaye okuyacağımı biliyordum.
 
 
 
Kitabı başlar başlamaz karşılaştığım 'ithaf' bölümünü hiç sevmedim. Detaya girmeyeceğim ama benim hazzetmediğim mizansenlerden birisi anılıyordu. Neyse ki kitapla ilgili sevmediğim tek şey bu olarak kaldı....
 
Spoiler içermez...
 
Son Sefarad, son Endülüs Yahudisi, yaşanan dehşetin tanığı.
Kitap farklı kollardan ilerliyor, okurun kafasının her köşesinde bir hikaye yol alıyor;
Sultan Bayezıd'ın gençliğinden başlıyor, Şeyh Hamdullah ile değişen hayatını, hattatlıkta ilerleyişini, nefsiyle giriştiği mücadeleyi anlatıyor.
Diğer yandan Granada İslam İmparatorluğu çökmüş, Katolik Kral ve Kraliçe topyekün bir kıyıma başlamıştır. David ve etrafındaki bir grup yahudi kurdukları matba ile gizlice ibranice ve arapça sayfalar basarken, Santiago engizisyonun verdiği yetkiyle tüm ülkeyi karış karış dolaşıp latince dışındaki tüm yazıtları yakmaktadır. Aslında içinde de bir yangın vardır ve zamanla büyümektedir.
Ülkede yaşayan Yahudilere ülkeyi terk etmeleri ya da Hristiyan olmaları için tanınan süre bitmeden katliamlar başlamıştır.
Osmanlı adına Endülüs'te bulunan Kara Davut ise aldığı emirle listelenen insanları yanına katıp zorlu bir yolculuğa başlar, hedefte hem Hilal_i Zafer hem de Elif vardır...
Yahudilere yapılan zulme kayıtsız kalamayan Bayezıd, Kemal ve Burak Resi'i sefaradları getirmeleri için görevlendirir ve eski korsanların da desteğiyle uzun bir deniz yolculuğu başlar. Rotayı belirleyen ise gecelerini yıldızları takip etmekle, hesaplar yapmakla geçiren Piri'dir.
Piri kadar doğru hesaplamalar yapamasa da İspanyol denizci Kristof da denizde tam yol ilerlemektedir. Amaç Hindistan'a ulaşmak olsa da dünya tarihine değiştirecek bir hata ufuktadır.
 
Özellikle hikayeyi yarıladıktan sonra kitabı elinizden bırakamayacağınızın garantisini veririm.
 
Kendinize bir iyilik yapıp bu kitabı okuyun :)

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Senden Önce Ben

Önce videoyu açmanızı öneririm...
 

Senden Önce Ben


Doz aşımı belirtileri ard arda kaç Moyes kitabı okuyunca ortaya çıkıyor acaba?
Aynı yazarı üst üste pek okumam aslında (en son Tess Ablayı okumuş, kendimi kapı-pencere kontrol ederken bulunca bırakmıştım ;) ).
Senden Önce Ben'i daha çok seveceğime dair yapılan yorumlar beni motive etti sanırım ve hakkını vermek lazım daha çok sevdim. Kitabın konusuna hiiç girmeyeceğim zaten internette epeyce boy gösterdi, bense arka kapağını bile okumadım, aklımda kalanlar beni dürtmesin dedim.
Hızla ilerleyen, zaman zaman da burnumun direğini sızlatan, yeni başlayan haftamın üstüne tüm ağırlığıyla oturan bir hikayeydi. Cuma günü bitse de ben içine gireceğim hengame sayesinde hızla normal hayata dönsem daha iyidi tabi :)

Kitap yıllar önce okuduğum bir başka kitabı hatırlattı bana; Mister Mehmet. Şimdi baktım da piyasada görünmüyor, lise döneminde kütüphaneden edinmiştim. Akşamları ben okuyor, okula giderken de anneme bırakıyordum, bazen kimin okuyacağı konusunda anlaşamıyorduk :) Kızlarla bu şekilde kitap okuyabilmek en büyük hayallerimden :)

 
Ben kitaplardan bahsederken acaba bu spoiler sayılır mı diye endişelenedurayım bloglar/siteler arasında daha ilk cümlede kitabın sonunu söylemek, devamında bool argolu yorumlar yapmak moda olmuş!! Kendimi gençlere kızan, gözlüğü burnunun üstünde 'teyze' gibi hissettim ama yine de kızacağım arkadaş; biraz saygı yahu!!!

21 Ağustos 2015 Cuma

Bir Artı Bir


Okuduğum ilk Jojo Moyes kitabı Bir Artı Bir.
 
Jojo Moyes hakkında çok fikir sahibi olmasam da paylaşılan fotoğraflardan bol bol aşinalık kazanmıştım. Daha öncesinde yazarın farklı bir kitabını da almıştım ama okumaya Bir Artı Bir'den başladım. Beklentim akıcı, okuru yormayan ve belki biraz fazla pembe/romantik bir hikayeydi.
Kitaba başlayınca hızla hikayenin içinde buldum kendimi, aynı hızla da bitirdim. Düşündüğüm kadar toz pembe olmayışına sevindim, kitaptaki karakterler de yeterince renkliydi.
Diğer Moyes kitaplarını okursam fikrim/değerlendirmem değişir mi bilemem ama Bir Artı Bir güzeldi, özellikle yolculuklar için ideal (bolca yolculuk içeriyor zaten, okurun empati yeteneğini de geliştirir :) )
 
Kitabı okuyacaklara önerim ilk 8-10 sayfada kim kimdi, o adam topu kime/niye fırlattı diye anlamaya çalışmayın zaten sonrasında hatırlamanız gerekmeyecek :)

18 Ağustos 2015 Salı

Kurtlara Söyle Eve Döndüm

Kitabı ilk kez instagramda görmüştüm, ilginç bir ismi varmış dedim. Sonrasında telefon ekranından bolca göz kırptı bana ama ben onu alamazdım, zaten evde var olan bebem bana kitap okutmuyordu ki...
 
 
 
Ta ki yaşadığımız ilçede ilk kez kitap fuarı açılıncaya dek, hem de ne fuar ; kulağa inanılmaz gelecek ama kitaplar etiket fiyatıyla satılıyordu :) çok satanları kitap yığını içinden bulabilmek bir mucizeydi, aldığınız kitapları koyabilecekleri poşetleri bile yoktu... Peki ben bunlarla yılar mıyım, hayıııırrr... Üç kitap alınca ikisinin fiyatını ödeyeceğimi öğrenip, canla başla çalıştım ve üç tane kitap edinebildim. Hem okunacak hem de aynı fiyatta olacak üç kitap düşük bir olasılıktı, dolayısıyla kazıklanmıştım ama kitapları almıştım... Pazar poşetine sıkıştırılan kitaplarımla mutlu mesut döndüm eve :)
 
Kitabın başına türlü talihsizlikler gelse de, tatil yollarını arşınlayıp sadece iki sayfası okunsa da, Duru her seferinde kitabımı ele geçirip ayracının yerini değiştirse de okudum...
 
Spoiler içermez...
 
Farklı bir hikayesi var kitabın, durağan sayılabilecek bir anlatıma sahip ama esrarını koruyor, bir sonraki sayfaya ilgiyle geçiriyor.
Kitapta çok fazla karakter yok, kitabı bir kenara bırakıp günler sonra dönseniz de kim kimdi karmaşası yaşamıyorsunuz.
Ana karakter June yaşıtlarından farklı merakları olan Orta Çağ hayranı, çizmelerle dolaşan, ormanda hayallere dalan bir kız, sanatçı kişiliğiyle popüler olan ablası Gretayı ise beklentiyle okudum ama çok da farklı yerlere çekemedi akışı. Elbus ailesi ise  'çok çalışan-konserve/yahni yiyen-birbirinden habersiz-komik olmayan şovlarla eğlenen' ailelerden yani bizlik değil :)
Tüm kitapta Finn'den bahsedilse de perdenin arkasındaki isim Tobby çok daha ilgi çekici... Bir an istediğim zaman arayabileceğim/gidebileceğim, bana 'ne istersen yapabiliriz' diyen birileri olsa ne hoş olurdu diye düşündüm. Burada yazamayacağım detaylar isteğime dahil değil tabi...
 
Bence 'naif' olan bu kitabı sevdim, okumadan önce ufak bir araştırmayla daha detaylı bilgilere ulaşabilir, ona göre karar verebilirsiniz...
 
Veee benden bir not
Kurtlara Söyle İşe Döndüm....
 

8 Haziran 2015 Pazartesi

Abim Deniz...



Neredeyse altı ay önce başladım okumaya, belgesel nitelikli olduğu için farklı kitaplarla birlikte okudum. Hikaye ilerledikçe 'bilinen' sona yaklaşmaya ürktüm, hem birinci ağızdan dinlemek hem de bu konuda hiçbirşey duymaktan çekindim.
Kitap hakkında uzun uzun yazmak istemiyorum, kitabı son sayfasını okuyup kapattığımda kendimi en çok Mukaddes Hanım'ın yerine koydum. 



Deniz en sevdiğim isimlerden birisidir...