Sayfalar

Kütüphaneden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kütüphaneden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2018 Salı

Yörünge


Ve Tess Ablamız farklı bir tarz ile karşımızda; Yörünge. Benim aşina olduğum ve beğenilerimin temeli ürkütücü/gizemli katiller, gıcırdayan kapılar, neşterler yok bu kitapta. Tam kaçarken bir şekilde katilin kucağına düşen kahramanlar yok. Zaten ayaklarınız da yere basmıyor...
Onun yerine uzay boşluğu ve gizemli canlılar var. Bir hayatta kalma mücadelesi ve biyolojik savaş var. Tarzı farklı olmakla birlikte soluksuz okunabilecek bir kitap. Tamam bir Marslı değil ama onun kadar da mekanik detay yok en azından :)
Kütüphanede karşıma çıkan kitabı okumak isteyenler için elektronik ortamda da epeyce alternatif bulunmakta. Aklınızda bulunsun...

1 Kasım 2018 Perşembe

İmkansızın Şarkısı


Yeni Murakami kitabıyla tanıştım; İmkansızın Şarkısı. Gençliğine dönüp bize hikayesini anlatan Vatanabe, belki yaşadıkları belki de taşıdığı kanın etkisinde kalan Naoko, insana yaşam enerjisi veren Midori, kendi için yaşayan Nagasawa, iyi bir dost Reiko ile tanıştım.
Murakami'nin garip bir büyüsü var, kitaba başlar başlamaz kitabı sevme şansın olmuyor. Hatta ilk çeyrek ne olduğunu anlamaya çalışırken, ikinci çeyrek 'sanki' sıkılarak geçerken üçüncü çeyrekte garip bir tat almaya başlıyorsun. Son kısımlar seni konunun içine çekiyor, adı geçen şarkıları-kitapları bir kenara not almaya başlıyorsun. İşin garip yanı ise kitap bitince hikayeyi çok sevdiğini fark ediyorsun, not ettiğin şarkıları dinlemeye, kitaplara göz atmaya başlıyorsun.

İmkansızın şarkısı şimdiye kadar okuduğum diğer Murakami kitaplarında da olduğu gibi hikaye esas karakterin kendini sorguladığı bir eksende ilerliyor. Japonların geleneksel yaşamları, bize garip gelen beslenme alışkanlıkları yine ön planda.

İmkansızın Şarkısı bir 'gönülbağı' kitabı bence. Yaşanan bir ölüm ve devam eden hayatlar oldukça etkileyici bir şekilde anlatılmış. Kitap pek çok kişiye Salinger'i anımsatmış olsa da 20li yaşlarındaki Toru'ya ergen muamelesi yapmak haksızlık olurdu. Kitabı okurken benim aklımda daha çok John Fante'nin Bandini'si vardı.

Kitabın orjinal ismi Norwegian Wood, hikayenin başında kulağımıza çalınan bir Beatles şarkısı

Spoiler içerir.

Benim için etkileyici bir kitaptı, en sevdiğim kısımlar Vatanabe, Naoko ve Reiko'nun birlikte zaman geçirdiği klinik günleriydi. Anlatılan tablo kulağa ütopik gelse de çok huzur verici bir tablo belirdi zihnimde. Reiko'nun hikayesi 'zor', Naoko'nun sonu ise 'akla gelen'di. Eksen Japon kültürü olunca intihar sık sık karşımıza çıkıyor, özellikle genç erkeklerde bu oranın çok yüksek olduğunu okumuştum.

Kitap etkilendiğim Murakami kitapları arasında yerini aldı. Sahilde Kafka ise hala zirvede. Kitabı yazarla tanışmış olanlara tavsiye ederim, başlangıç için başka alternatifler denenebilir.

15 Haziran 2017 Perşembe

Zemberekkuşu'nun Güncesi

"Kader, insanın dönüp bakması gereken bir şeydir, önceden bilmesi gereken değil."

Murakami kitaplarını kütüphanede denk getirmek oldukça zor. Sınav haftasının girmesiyle raflar epeyce dolmuş, şansıma hem Murakami'nin hem de Saramago'nun okumadığım birer kitapları denk geldi :)
Zemberekkuşu'nun Güncesi Murakami tarzı bol girdaplı bir kitap. 
Bir hukuk bürosunda çalışan Toru Okada'nın işten ayrılması, ilerleyen günlerde kaybolan (kayınbiraderi Noboru Vataya'nın adaşı) kedilerini aramaya girişimi ve değişen hayatıyla başlıyor kitap. Devamında değişik yeteneklere sahip Kano kardeşler, gizemli mektuplar, harika el yazısına sahip teğmenler, garip çıkarımlar yapan perukçu komşu kızlar, kötü siyasetçi kayınbiraderler, altın çakmaklı zengin kadınlar, deri yüzen kgb ajanlarına uzanan hikayeler bütünü geliyor.

Kitapta yer alan Japonya/Çin/Rusya savaşına dair anlatılanlar ve derin siyasi analizlerden pek hazzetmesem de Teğmen Mamiya'nın anılarını dinlemek oldukça ilginçti.

Ve kitabın esas mekanı kuyu...
İnzivaya çekilmek, düşünmek ve harekete geçebilmek için Okada'nın ihtiyaç duyduğu kuyu bende daha çok klostrofobik etki yarattı. Kitabın sonlarına doğru ise hikaye farklı bir boyut kazanarak tam bir gerilim kitabına dönüştü.
Bazı konuların üzerindeki gizem devam ederken kitap Murakami tarzı bir finalle son buldu.


Murakami kitapları bende farklı bir izlenim bırakıyor; hem merak ediyorum hem zorlanıyorum, hem ne kadar alakasız karakter var diyor hem bu zenginliği kurgulayan zekaya hayran oluyorum. Pek çok kitaptaki gibi tüm ipler birbirine bağlanmasa da, rüyalarımın bile seyri değişse de Murakami kitaplarını seviyorum.

Tavsiye noktasına gelirsek yazarın farklı kitaplarını okumuş olanlar er ya da geç bu kitabını da okuyacaktır, kaçınılmaz :)
İlk kez Murakami okuyacaklara ise şimdilik tavsiyem hala Sahilde Kafka ile başlamaları...

"Eski Rus romanlarında mektuplar genellikle bir kış akşamında, ocakta yakılır. Bir yaz sabahı, salata yağıyla, bahçede değil. Ama, bizim şu an gerçekçi dünyamızda bir yaz sabahı, kan ter içinde mektup yakıldığı da olur. Yeryüzünde, mevsim falan seçiminde beğenmemezlik olmaz. Bakarsın kışa kadar beklemek olanaksızdır."

"İyi haberler, çoğu zaman alçak sesle verilir."


28 Şubat 2017 Salı

Şubat Kitapları

Kütüphaneden okumaya devam...

 Son kitaplarda aksiyon arayışı biraz artmış :)
Glenn Meade okurun beklediği gizemi ve heyecanı sunan bir yazar. Romanov Komplosu da iki farklı zamanda ilerleyen paralel bir hikaye; Devrim sonrası tutuklu olan Çar ve ailesinin kurtarılma öyküsü ile Yekaterinburg'ta yıllar sonra yapılan bir kazıda bulunan donmuş cesedin bağlantısı...
Aksiyon severlere tavsiye derim....


Arizona Çölü'ne düşen bir uçak, kazadan sağ çıkan ve kendisine dair hiçbir şey bilmeyen bir adam.
Kitabın sonunda tatmin edici bir son olsaydı ve kahramanımızın olağanüstü sayılabilecek çıkarım ve yeteneklerinin nereden geldiği anlaşılsaydı belki biraz ilgi çekici olabilirdi.
Baştan sona bir fiyaskoydu bence...

Sen Benim Hayatımsın, uzun zaman önce satın aldığım bir kitap. Kütüphane kitaplarının arasına sıkıştırdım;
Hikaye İstanbul Kırmızısı'nda olduğu gibi otobiyografik bir eksende ilerliyor ama yazılış amacı nispeten farklı; kitap yazarın hayat arkadaşına ithaf edilmiş...
Anlatım fazla dağınık geldi, pek çok karakter aynı zamanda filmlerindeki karakterlere de esin kaynağı olduğu için tanıdık...
Son kısımlar biraz dramatik olduğu için farklı bir gözle okumaya çalıştım ama genelini sevemedim.

8 Şubat 2017 Çarşamba

Kedi Mektupları

İlk Oya Baydar kitabım.
Pek çok alternatif arasından, bir kedisever olarak kedi Mektuplarını seçtim.

Ülkenin çalkantılı siyasetinden paylarına sürgün düşmüş bir grup insan, kedileri ve umutları üzerine yazılmış bir kitap. Gece, Nina, Yoldaş, Arthur, Kirli.. Kitabın başında da belirtildiği üzere bu romandaki kahramanlardan yalnızca kediler gerçektir.
Yaşananlar sadece kedilerin gözünden anlatılıyor; sahiplerinin ruh hallerini irdeleyen, altıncı hisleri ile pek çok şeyi sezen, zaman zaman karşılaştıkları duygu karmaşasına anlam veremeyen, kendi konumlarını sorgulayan kediler...
Hayvanların gözünden anlatılan hikayeleri hep sevmişimdir. Favorim ise yıllar önce okuduğum Böceklerin Kralı Yoktur.
Oya Baydar okumaya devam :)

Kitabın kapağındaki kediyi seviyor :))

7 Şubat 2017 Salı

Ocak Kitapları (2)

Bu aralar kitapları yazma kısmını geciktiriyorum...

Ocak ayında okuduğum son iki kitap da Unutma Beni Apartmanı ve Ölümün Gölgesi Yok.

 Kitabı kütüphane rafında gördüğümde sevinçle aldım, isme çok aşinaydım, kesin listemde bir yerlerde olmalıydı. İş yerinde tüm kitap listelerimi alt üst ettim ama bu isme rastlamadım :) Galiba ismi ilginç gelmiş ve aklımın köşesinde bir yerlerde kalmış.
Kitap güncel zamanla geçmiş arasında gidip gelen, 43 yaşından sonra annesiyle tanışan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Anlatım tarzı biraz boğucuydu, çok okuma isteği uyandırmadı bende..

Adnan Binyazar son dönemde keşfettiğim ve harika kitaplara imza atmış bir yazar.
Ölümün Gölgesi Yok, yazarın eşi Filiz'in hastalığını ve ilişkilerini anlattığı müthiş bir kitap. Okurken etkilenmemek, aralarındaki ilişkiye imrenmemek elde değil. Kitabın sonu gelecek diye korkarak okudum, zaman zaman gözlerim dolu, yutkunamadan okudum.
Murat Gülsoy'un Sevgilinin Geciken Ölümü'nünden de etkilenmiştim ama Adnan Binyazar'ın kitabı çok daha gerçek, yanıbaşımda yaşanmış gibiydi.
Tavsiye ederim, mutlaka okuyun...

30 Aralık 2016 Cuma

Gökdelen

Gökdelen-Tahsin YÜCEL


2073 Türkiyesi, teknoloji hızla ilerlemiş, evlerin yerini yüzlerce katlı gökdelenler, yolda ilerleyen motorlu araçların yerini de kişisel mekikler almıştır. Ülkede eğitimden turizme akla gelebilecek tüm alanlar özelleştirilmiştir.
Ülkenin popüler avukatlarından Can Tezcan'ın ise en büyük derdi, müvekkili Nivyorklu Temel Diker'in gökdelenleri ile anıtına engel teşkil eden bahçeli ev ve sahibidir. Bir yandan da haksız yere tutuklanmış olan arkadaşı. 
Tüm bu problemlerin tek çözümü vardır o da yargının özelleştirilmesi. İlk etapta kulağa çok mantıksız gelse de bu fikri topluma benimsetmek hiç de zor olmayacaktır.
Olaylar her ne kadar 2073 yılında geçse de mevki sahibi insanların olaylara bakış açısı günümüzle büyük oranda uyuşmakta. Zaman zaman okuru karamsarlığa iten kitap, hemen her distopik hikayenin finali gibi umut kıpırtıları ile son bulmakta...
Okumanızı öneririm.

28 Kasım 2016 Pazartesi

Sevda Dolu Bir Yaz


Füruzan kitaplarıyla tanışmadan önce ne ile karşılaşacağımı biliyordum sanki. Yani ismi bu kadar etkileyici ise yazdıkları daha da etkileyici olmalı diyordum. Ne kadar bilimsel bir yaklaşım :)

Kütüphanelerde ilk aradığım yazarlardan olsa da pek denk gelememiştim, ta ki Doğan Hızlan Kütüphanesi'nde tesadüfen buluncaya kadar. Tesadüf oldu çünkü bilgisayar kayıtlarında görünmüyordu, bu durum hevesimi daha da katladı tabi...

Sevda Dolu Bir Yaz iki bölümden oluşuyor. 
İlk kısımda hikayeyi bir köşkün odalarında koşturan bir ufaklıktan dinliyoruz. Özenle giydirilip, bahçede hazırlanmış özel kahvaltılara oturan, babasını anlata anlata bitiremeyen bir kızdan. Köşkü ve bahçeyi kafanızda o kadar canlandırıyorsunuz ki, hanımeli kokusunu duymak işten bile değil.
Olayların seyri yavaş yavaş değişmeye, ufaklığın kurduğu kule sarsılmaya başlıyor. Ara ara burnumun direği sızlayarak okudum...

İkinci kısımda hikayesi kadar ismini sevdiğim, her okuyuşumda iki kez telaffuz etmekten zevk aldığım Şemsigül Şehrazat Debrecenli'nin öyküsü var. Her ne kadar o isminden nefret edip okul numarasıyla çağrılmayı seçse de kulağa hikaye gibi geliyor ismi. 
Şehrazat'ın okul günleri ile okumaya başlıyor, bir yetişkin olarak vedalaşıyoruz. 

Ben bu konukluğun ortada yaşanan bölümlerini, kuş sesleri, ot hışırtıları, ağustosböceklerinin yazı baskınlaştıran ötmeleriyle çevrelenen korunağımın uzaklığından izledim.
Yüreğim çarpmıyor gibiydi.
O günlerde, dokunaklı bir şarkı bilmeyi ah ne çok istemişimdir.

Bezgin, vaktinden önce yaşlanmış anneler, kışın soğuktan korunmaları için birçok kumaş yığınının, eklenmiş yünlerin oluşturduğu şeylerle üst üste giydirilen hantal görünüşlü nezleli sıska çocuklar, evlerine döner dönmez bağırmaya başlayan babalar, herkes uykuya çekildiğinde gecenin ağırlığını sıklıkla bozan öksürükler. Tan yeri ağarmadan başlayan iniş çıkışlar...
Bir bizden ses çıkmıyordu.

Okul günlerini bir an önce geçsin isteyerek okuyup, deniz aşırı ülkelerden elleri kolları hediye dolu olarak gelen babasını dört gözle bekledim. Yurdanur'un hikayesini kendi arkadaşım gibi dinleyip, derdine ortak olmak istedim.
Ama en çok Kerim Ali Dayı'yı dinlemek istedim. Bana Berrin'i anlatsın, gözlerindeki perde aralansın istedim.

Sevda Dolu Bir Yaz Ankara  Devlet Tiyatrosu tarafından da sahnelenmiş.

Okunacaklar listenize bir Füruzan kitabı eklemelisiniz...

25 Kasım 2016 Cuma

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları


Spoiler içermez..

Renksiz Tsukuru Tazaki istasyon planlaması-inşaatı yapan bir mühendistir. Otuzlu yaşlarında, düzenli bir iş yaşantısı vardır ama özellikle ikili ilişkilerde istikrarı tutturmakta zorlanmaktadır. Bu problemini dayandırdığı gençlik yıllarını sorgularken artık bir adım atması gerektiğine karar ve hac yolculuğu başlar... 
Tsukuru'nun çocukluğu aynı arkadaş grubunda geçmiştir, birbirine bağlı bu beşlide herkesin isminde birer renk ifadesi varken onun ismindeki eksiklik onu 'renksiz' kılmıştır. Üniversite yıllarına kadar devam eden bu arkadaşlık bir anda kesilince Tsukuru olayları anlamlandırmakta zorlanmış, stresten ölümün kıyısına kadar gelmiştir. 
Uzun bir adaptasyon sürecinden sonra kız arkadaşı Sara'nın da desteği ile Renksiz Tsukuru geçmişiyle yüzleşmeye karar verir.

Kitapta günlük yaşama dair ilginç tespitler vardı.

Japonların çoğu gerçekten mutsuz mu değil mi, Tsukuru da pek bilemiyordu. Fakat sabah kalabalığında işe giderken Şincuku İstasyonu'nun merdivenlerinden inen yolcuların, topluca başlarını öne eğiyor olmalarının gerçek nedeni, mutsuz olmalarından ziyade, bastıkları yere dikkat etme endişesidir. Basamak kaçırmamak, ayakkabılarını kaybetmemek için böyle yaparlar. işe gidiş ve dönüş yoğunluğunda devasa istasyonlarda bu çok önemli bir ödevdir...
Zaten koyu renklerde palto giymiş, başlarını öne eğerek yürümekte olan insanlar çoğu durumda  mutluymuş gibi durmaz. Elbette, her sabah ayakkabısını yitirme endişesi yaşamadan işe gidemeyen bir toplumu mutsuz olarak nitelendirmek de, teorik açıdan yeterince olasıdır gerçi.

"Yaratıcı Gelişim Semineri"
"Adı yeni bir şeymiş gibi bir izlenim yaratıyor ama temelde kişisel gelişim seminerlerinden pek farklı değil" dedi Sara. "Kısaca profesyonel hayat savaşçılarını yetiştirmek için hızlı ve kolayca beyin yıkama kursu. Kutsal kitap yerine eğitim kitapçığı, aydınlanma ya da cennet yerine kariyer ve yüksek yıllık gelir vaadi.Pragmatizm çağının yeni dini."...

Okuduğum diğer Murakami kitaplarına göre hikayeye ısınma sürem biraz daha uzundu. İlerleyen süreç daha akıcıydı. Ama sanki finalde bir adım eksikmiş gibi geldi...Okuyanlar, sizce?

23 Kasım 2016 Çarşamba

Ölü Kelebeklerin Dansı


Düşünde kendini bir kelebek olana gören biri, bir kez uyandıktan sonra bir kelebek olmadığından ve artık düşünde kendisini bir insan olarak görmediğinden hiçbir zaman emin olamaz...

Ölümümün on altıncı gününde anılarımı yazmaya karar verdim ben.
Öldükten sonra karşılaştığım insanlar, anılar evinde gezinmenin bir ölüye hiç bir yarar sağlamayacağını söyledilerse de onlara inanmadım. Öldüm ve Tanrı burada da yok! Ne yapabilirim?
Hikayeyi 22 yaşında bir posta görevlisi olan Haldun'dan dinliyoruz, ölümünün on altıncı gününde yazmaya karar veriyor. Hem bir ölü olma sürecini kabullenişine hem de nasıl/kim tarafından öldürüldüğünü araştırma sürecine tanıklık ediyoruz.

Haldun'un yeni yaşantısına -ölü olarak tabi- alışmasına Doktor Sametyan yardımcı oluyor...

Öldükten sonra ilk bir kaç günde nasıl bir yerde olduğunu kavrayamıyor insan. Aptallaşıyor, alık alık çevresine bakınıyor, neler olup bittiğini anlamak için harcadığı tüm çabalar boşa çıkıyor. Bu şokun etkisinin adamına göre değiştiğini öğrendim Doktor'dan. Benimki bir hafta sürdü.

Bir de özel ölüm şoku var. Gerçekten özel! Ölüm anını unutuyorsunuz; nasıl öldüğünüz, ölürken neler hissettiğiniz aklınızdan siliniyor. Normal bir ölü için pek bir anlam taşımıyor bu şok, ama benim gibi bir ölüyseniz, bir cinayete kurban gitmişseniz, o zaman düşünceleriniz alt üst oluyor işte. Öel ölüm şokunun nasıl atlatılabileceğini henüz ben de bilmiyorum. Doktor Sametyan bu konuda bir şeyler biliyor, ama sanırım söylemek istemiyor o da...Dediği yalnızca şu;

"Bir düş gördüğünde her şeyi anlayacaksın."

İyi de nasıl düş göreceğim? Biz ölüler düş görmüyoruz ki!

Doktor'la ilk karşılaştığımda, yaşarken hiç olmadığım kadar huzursuzdum. Kendimi, sonradan diskotek haline getirilmiş bir huzur evinin tavan arasında unutulan yaşlı bir adam gibi hissediyorum. Korkuyordum, özgürce hareket edemiyordum.



Kitapta Hüsnü Arkan'a has o naifliği aramamak lazım, oldukça farklı bir tarzı var. Bende bir Murakami kitabı okuyormuşum hissi uyandırdı. Kitabı okuyan pek çok kişinin tavsiyesine ben de katılıyorum; güzel kitap ama Hüsnü Arkan'la tanışmak için ideal olmayabilir. İdeali için önerim.



14 Kasım 2016 Pazartesi

Son Zamanlarda Okuduklarım

En son yazının üzerinden neredeyse iki ay geçmiş...
Bir ara Eylülde okuduklarımı yazmalıyım derken Kasım gelmiş. En iyisi hepsini 'son dönemler' adı altında toparlamak sanırım.



 Antalya'ya Napoli Romanlarının ilk kitabıyla  gelmiştim. Umduğum okuma coşkusunu oluşturamasa da beklemedeydim.



İkinci kitap nispeten akıcıydı, Lina ve Lenu ile birlikte çalkantılı bir döneme şahit olmuştum.



Üçüncü kitapta en çok kendime 'ben olsam ne yapardım?' diye sorarken buldum. Bana arkadaşlık kavramını bolca sorgulattı bu  kitap.
1,2,3 ve sırada dördüncü olmalı di mi? Olamadı, sırasını kaptırdı:)


Evimize en yakın kütüphane olan Doğan Hızlan Kütüphanesinin keşfiyle evdeki kitaplarla arama mesafe koyup, gözüm dışarda pardon raflarda dolanmaya başladım ;)


İlk etapta aldığım kitaplar bunlar oldu. Yekta Kopan ve Sema Kaygusuz'u severek okuyacağımın bilincinde, Ursula K. Le Guin'i hala okumamış olmanın  mahçupiyetiyle, Şibumi'yi aklımdaki okunacaklar listesinden, Boşluk'u  da  kapağına kanıp aldım.


Şibumi içerdiği felsefesi ve ilginç hikayesi ile okuru kendisine tek hamlede bağlayabilen bir kitap. İlk sayfalarda kitaptan şüphe duyduğumu itiraf etmeliyim ama akabinde elimden bırakmakta zorlandım. Evet o kadar methedilmesi boşuna değilmiş.


Daha önce Yekta Kopan kitabı okudunuz mu? Okuyan şanslı gruptansanız bu kitapta da aynı okuma zevkine varacaksınız. Okumadınız mı? Büyük kayıp...


Sema Kaygusuz okumak her  zaman her koşulda çok keyifli ve etkileyici.
Bu kitapla incir ağaçlarına farklı biz gözle bakmaya, sıkıntılı anlarınızda Hızır'ı bekleyecek ve henüz ayak basmadığınız köyünüzü özleyeceksiniz...


Okuduğum ilk Ursul K. Le  Guin kitabı. Farklı bir dili vardı.
Dünyaya orman denir çünkü insanlar tarafından 'medeniyet' getirilen orman yerli halk için aynı zamanda dünyayı ifade etmektedir. Distopik bir kitap mı tam olarak kestiremesem de hikayesinin ve işlenişinin Avatar ile çok örtüştüğü bir gerçek...


Ödülü bir kitap oluşuna kapılıp, okumaya çalışıp çalışıp çalışıp okuyamadığım kitabım Boşluk. Benim için bir boşluktan ibaret. Halbuki ne Frida hayalleri kurmuştum....


İkinci kütüphane turuyla gelenler.
Murakami kitaplarını gördüm mü sevinçle atıyorum sepete çünkü rafta denk getirmek zor.
Enver Aysever sevdiğim televizyon programcılarından, kitapları ile tanışmak bugüne kısmetmiş.
Hüsnü Arkan'ı severek dinler, severek okurum.
Fakir Baykurt'un dilinden köy hikayeleri dinlemek, özünü unutmamak için gerekli. Karakterler ise alabildiğine tanıdık.
Kenize Mourad'ı Saraydan Sürgüne ile tanımıştım. Bu tanışıklığı pekiştirmekte fayda var :)


Morsay Yaylası'nda başlayan bir arkeolojik kazı, yaylacı halk ile kazı ekibi arasında yaşananlar üzerine bir kitap. Kitabı 'kahrolsun bürokrasi' diyerek kapacağınız garanti...

(Kitap benim, fotoğraf emanet :) )
Enver Aysever okumak güzeldi. Kitap farklı karakterlerin hikayeleri üzerinden ilerliyor, ortak noktaları ise tiyatro. Anlatım şekli etkileyiciydi, bazı tanımlar ise akılda yer edici;

Rakı kadehleri nasıl yaşamın vazgeçilmez bir parçasına dönüşür anlamam. Sanki onsuz söyleşiler keyifsizleşir, insan sahtelerinden arınamaz gibidir. Tuhaf bir işlevi vardır.Konuşmayı sıcaklaştırır, derinleştirir. Sıvı psikolog da diyebiliriz onun için...


Ve Sineklerin Tanrısı. Uzun zamandır sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Bir yolculuk öncesi attım çantama, yarıladım kitabı ama kütüphane kitaplarıyla paralel okuduğum için henüz bitemedi.


Hüsnü Arkan'ın kitabı ise oldukça farklı ilerliyor, bir Saramago havası  estirdi bana. Bakalım sonuç nasıl olacak...

5 Ocak 2016 Salı

Dönüş

Kütüphaneden...
Dönüş-Ayşe Kulin , yılın ilk kitabı. Gönül isterdi ki açılışı şöyle ağız tadıyla okunan bir kitapla yapmış olayım ama bu kitap benim için bir zaman kaybıydı.

Spoiler içermez...

 
Dönüş Gizli Anların Yolcusu , Bora'nın Kitabı ve Handan daki bitmek bilmeyen hikayenin bilmem kaçıncı kez ısıtılmış versiyonu. İlhami, Bora, Handan tarafından anlatılanları bu kez de Derya (İlhami'nin kızı) dile getiriyor. Hepi topu 10 sayfada özetlenebilecek hikayenin 295 sayfaya yayılmış versiyonu. Bir de kitapta tekrar tekrar 'bizim hikayemiz roman olsa çok satardı' çıkarımları yapılmış ya insanı televizyon dizisiyle konuşan anneanneye çeviriyor, denk geldikçe kitaba 'hadi oradan !' derken buluyorsun kendini....
Uzun uzun yazmak istemiyorum şuralarda aktardığım düşüncelerim baki...
 
Ekşi arkadaşın gazabına mı uğradım bilmiyorum ama son yıllarda Ayşe Kulin kitaplarından hiiç tat alamıyorum. Nerede Adı Aylinler, Füreyalar, Umut/Vedalar....
 
Ölçün tartın sonra okumaya başlayın derim.
 
Not: Yeni yıl dileğimde düzeltme yapmak istiyorum, 'bol kitaplı' değil 'bol ve kıymetli kitaplar getiren ' bir yıl olsun ...

31 Aralık 2015 Perşembe

Daha

Kütüphaneden
Uzun bir aradan sonra Hakan Günday okumaya devam...
Daha; Günday severler için yine bol girdaplı, sürükleyici bir kitapken ilk kez okuyacak olanları tahriş edebilecek bir hikaye...
Kitap yayımlanmasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen; hemen her gün bir mülteci teknesinin haberlere taşındığı, metrekareye üç suriyelinin düştüğü ülkemin üstlendiği köprü vazifesini çok net yer yer de karlı görüntülerle anlatmış.
 
 
"Aşık olmanın avlanmaktan pek bir farkı yoktu aslında. Hatta dünyanın ilk leopar desenli giysisini üreten adam da böyle düşünmüş olmalıydı. Aşk, avlanmakla ilgiliydi, yoksa hangi kadın bir hayvan gibi görünmek isterdi?"
 
"Diyor ya Aşık Veysel 'iki kapılı bir han' diye. Ondan cereyan yapıyor bu hayat! Onun için üşüyorum hep. Gideyim de kapatayım birini!"
 
"Kısırdöngü asla yok olmaz. Sadece genişler, sonra da kendisini unutturur. Niye? Çünkü döngü dediğin, bildiğin daire. Üstünde tam tur atmak o kadar uzun sürer ki, aynı noktadan ikinci kez geçtiğini anlayamazsın bile. Hatta bazen, kısırdöngü öyle bir genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. İnsan da , kör bir at gibi koşturur üstünde. Düz gittiğini zanneder. İlerlediğini. Hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla verir! Ama kör olmak şart, tabii! Yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. Onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme. Mekanik bir tepkidir yani! Hayatın kendisi gibi..."
 
"Ne de olsa, memuriyet bir hayatta kalma sanatıydı. Memurlar, daima hayatta kalacak ve kıyametin resmiyet kazanmasını sağlayacak olanlardı. Yalnız tek sorunları, bütün tırnakları ve bordrolarıyla tutundukları o hayatla ne yapacakları  hakkında hiçbir fikirlerinin olmamasıydı. Çünkü konuyla ilgili bir yönetmelik yayımlanmamıştı."
 
Kütüphaneden kitap seçerken zamanım dar, sistem arızalıydı. Sorgulama yapamadan önüme çıkan iki kitabı seçtim; Daha ve Dönüş (Ayşe Kulin). Daha'ya başlamadan internette spoilerlara takılmadan şöyle bir gezindim, bir ekşisözlük yazarının Hakan Günday için söylediklerine epeyce güldüm;
 
"Yerli yazarlar içinde önemli bir yeri olduğunu düşündüğüm adamdır. Ha size Ayşe Kulin'ler müstahak o ayrı". 'Ekşiyazar'ımız ikizleri düşünmeden yazmış olmalı :)
 
 
 
 
 

25 Aralık 2015 Cuma

Sırça Fanus

Kütüphaneden
 
Sırça Fanus okuduğum tavsiyeler üzerine listeme eklediğim, kendisi ve yazarı hakkındaki bilgileri kitap elime geçince öğrenme şansı bulduğum, yayımlandığı günden bu yana üzerine çokça konuşulan bir kitap.
 
(Spoiler içermez)
Sylvia Plath; hayatını manik-depresif bozukluk içinde geçiren, küçük yaşlarda şiir yazmaya başlayan, farklı dergilerde editörlük yapan, üniversitelerde tezler hazırlayan, meslektaşları tarafından oldukça başarılı bulunan bir İngilizce öğretmeni, yazardır.
Plath "Yaşamımın büyük bir bölümünü sanki bir sırça fanusun içindeki yoğunluğu azaltılmış havada geçirişim oldukça şaşırtıcı" derken, arkadaşlarına göre "Sanki Sylvia yaşamın kendisine gelmesini beklemiyor, onu karşılamak için öne atılıyor, herşeyi gerçekleştirmeye çalışıyor" dur.



Yazarın 'çıraklık dönemine ait otobiyografik yapıt' olarak nitelendirdiği Sırça Fanus ilk ve tek romanı.
Roman yazarın kitabın edebi değerinden emin olamayışı, ciddi bir yapıt olarak görmeyişi ve çevresinde yaşayan insanların kitapta anlatılanlar yüzünden zarar görebileceğini düşünmesi nedeniyle 1963 ocağında Victoria Lucas takma adıyla yayımlanmıştır.
 
 
Yazar kitabın yayımlanmasından bir ay sonra 31 yaşında yaşamına son vermiştir.
 
Kitaptan;
 
"Kafamda akıl namına ne kalmışsa onu kullanarak bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu. Yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan bir yaşama mahkum edecekti. Ve annem dilini ne kadar tutarsa tutsun, aklımı yitirdiğimi herkes er geç anlayacak ve annemi, tedavi edileceğim bir tımarhaneye kapatılmam gerektiğine inandıracaktı."
 
"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür."
 
Kitap bana Patti Smith'in Çoluk Çocuğu'nu anımsattı, kitaba benzer bir ruh hali hakim. Depresif anlatımdan sıkılmayan okurlara öneririm.
 
(Kütüphaneye teslim edeceğim gün bitirmeyi planlarken kitabı evde unuttuğumu fark ettim. Son sayfaları internetten zar zor bulduğum e-book'tan okuyabildim. Kitaba ulaşabilmek için kaç tane kumar, arkadaş(!!), oyun sitesini reddettiğimi sayamadım! E-book sevmemek için nedenlerime bir ekleme daha...)

15 Aralık 2015 Salı

Çıkış Yok

Bu bir 'ben ettim siz etmeyin, ben okudum siz okumayın' yazısıdır...

Kütüphaneden aldığım ve polisiye/gerilim vaat eden kitabım Çıkış Yok. Bir kere kitap gerilim konusunda çok başarılı; kitaba başlar başlamaz gözünüze batan yazım yanlışları, arada isim değiştiren (kötü)esas adam, insanı kızıl saçtan soğutan esas kız, saf mı bu çocuk dedirten (iyi) esas oğlan ve saçma sapan hikayesi sayesinde geriim geriim geriliyorsunuz!!!

 
 
Ola ki kitaptan ve kötü adamdan sıkıldıysanız diye kitap görülmemiş bir değişikliğe girişiyor ve Mustafa'yı üç-dört sayfa boyunca Hüseyin'e dönüştürüyor...

 
Olur da kitabı okurken aklınız başka yere kayar; esas kızın kızıl saçlı, mavi gözlü ve çok güzel olduğunu unutursanız diye bu ifadeleri iki-üç sayfada bir hatırlatıyor size.
 
Bu polisiye(!!!) hikayeyi -ki işin içinde iki kere adı geçen Emniyet Müdürü dışında hiç polise rastlamadığımız hikayeyi- bitirmeden bırakmadım, inat ettim, okudum, aferin bana!!!
Aynı hatayı şu kitabı okuyarak da yapmıştım. Umarım akıllanmışımdır...

2 Aralık 2015 Çarşamba

Filin Yolculuğu

Samarago kitabı seçmeye çalışan bir öğrenci sayesinde masaya dizilen kitaplar içerisinden -kütüphane görevlisinin- girişimiyle aldığım, yazarın bir bölümünü hasta yatağında yazdığı, tamamlayamadan ölmekten korktuğu, son eseri Filin Yolculuğu...
Her Saramago kitabında kullanacağım kelimelerin yetersiz kalacağını bilerek yazıyorum.



Kitap Portekiz Kralı tarafından İmparator III. Maximillian'a hediye edilen fil (süleyman) ve bakıcısı Subhro'nun Lizbon'dan Viyana'ya kadar uzanan zorlu ve garip yolculuğunu anlatıyor. Daha önce hiç fil görmemiş olan halkın süleymana gösterdiği ilgi, kiliselerin bu devasa yaratığa zorla da olsa yükledikleri mucizevi özellikler, Subhro'nun yalın düşünce tarzıyla giriştiği ilginç tartışmalar, hikayeler ve meşakkatli bir yol... Ve en önemlisi Saramago'nun farklı anlatım tarzı, ince mizahı...


Yazarın birkaç kitabını okuduktan sonra yazım tarzını az çok benimsiyor, kitabın ilerledikçe daha ilgi çekici bir hal alacağını tahmin edebiliyorsunuz. Saramago severlerin beğeneceğini düşünüyorum....