Sayfalar

Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2018 Perşembe

İmkansızın Şarkısı


Yeni Murakami kitabıyla tanıştım; İmkansızın Şarkısı. Gençliğine dönüp bize hikayesini anlatan Vatanabe, belki yaşadıkları belki de taşıdığı kanın etkisinde kalan Naoko, insana yaşam enerjisi veren Midori, kendi için yaşayan Nagasawa, iyi bir dost Reiko ile tanıştım.
Murakami'nin garip bir büyüsü var, kitaba başlar başlamaz kitabı sevme şansın olmuyor. Hatta ilk çeyrek ne olduğunu anlamaya çalışırken, ikinci çeyrek 'sanki' sıkılarak geçerken üçüncü çeyrekte garip bir tat almaya başlıyorsun. Son kısımlar seni konunun içine çekiyor, adı geçen şarkıları-kitapları bir kenara not almaya başlıyorsun. İşin garip yanı ise kitap bitince hikayeyi çok sevdiğini fark ediyorsun, not ettiğin şarkıları dinlemeye, kitaplara göz atmaya başlıyorsun.

İmkansızın şarkısı şimdiye kadar okuduğum diğer Murakami kitaplarında da olduğu gibi hikaye esas karakterin kendini sorguladığı bir eksende ilerliyor. Japonların geleneksel yaşamları, bize garip gelen beslenme alışkanlıkları yine ön planda.

İmkansızın Şarkısı bir 'gönülbağı' kitabı bence. Yaşanan bir ölüm ve devam eden hayatlar oldukça etkileyici bir şekilde anlatılmış. Kitap pek çok kişiye Salinger'i anımsatmış olsa da 20li yaşlarındaki Toru'ya ergen muamelesi yapmak haksızlık olurdu. Kitabı okurken benim aklımda daha çok John Fante'nin Bandini'si vardı.

Kitabın orjinal ismi Norwegian Wood, hikayenin başında kulağımıza çalınan bir Beatles şarkısı

Spoiler içerir.

Benim için etkileyici bir kitaptı, en sevdiğim kısımlar Vatanabe, Naoko ve Reiko'nun birlikte zaman geçirdiği klinik günleriydi. Anlatılan tablo kulağa ütopik gelse de çok huzur verici bir tablo belirdi zihnimde. Reiko'nun hikayesi 'zor', Naoko'nun sonu ise 'akla gelen'di. Eksen Japon kültürü olunca intihar sık sık karşımıza çıkıyor, özellikle genç erkeklerde bu oranın çok yüksek olduğunu okumuştum.

Kitap etkilendiğim Murakami kitapları arasında yerini aldı. Sahilde Kafka ise hala zirvede. Kitabı yazarla tanışmış olanlara tavsiye ederim, başlangıç için başka alternatifler denenebilir.

15 Haziran 2017 Perşembe

Zemberekkuşu'nun Güncesi

"Kader, insanın dönüp bakması gereken bir şeydir, önceden bilmesi gereken değil."

Murakami kitaplarını kütüphanede denk getirmek oldukça zor. Sınav haftasının girmesiyle raflar epeyce dolmuş, şansıma hem Murakami'nin hem de Saramago'nun okumadığım birer kitapları denk geldi :)
Zemberekkuşu'nun Güncesi Murakami tarzı bol girdaplı bir kitap. 
Bir hukuk bürosunda çalışan Toru Okada'nın işten ayrılması, ilerleyen günlerde kaybolan (kayınbiraderi Noboru Vataya'nın adaşı) kedilerini aramaya girişimi ve değişen hayatıyla başlıyor kitap. Devamında değişik yeteneklere sahip Kano kardeşler, gizemli mektuplar, harika el yazısına sahip teğmenler, garip çıkarımlar yapan perukçu komşu kızlar, kötü siyasetçi kayınbiraderler, altın çakmaklı zengin kadınlar, deri yüzen kgb ajanlarına uzanan hikayeler bütünü geliyor.

Kitapta yer alan Japonya/Çin/Rusya savaşına dair anlatılanlar ve derin siyasi analizlerden pek hazzetmesem de Teğmen Mamiya'nın anılarını dinlemek oldukça ilginçti.

Ve kitabın esas mekanı kuyu...
İnzivaya çekilmek, düşünmek ve harekete geçebilmek için Okada'nın ihtiyaç duyduğu kuyu bende daha çok klostrofobik etki yarattı. Kitabın sonlarına doğru ise hikaye farklı bir boyut kazanarak tam bir gerilim kitabına dönüştü.
Bazı konuların üzerindeki gizem devam ederken kitap Murakami tarzı bir finalle son buldu.


Murakami kitapları bende farklı bir izlenim bırakıyor; hem merak ediyorum hem zorlanıyorum, hem ne kadar alakasız karakter var diyor hem bu zenginliği kurgulayan zekaya hayran oluyorum. Pek çok kitaptaki gibi tüm ipler birbirine bağlanmasa da, rüyalarımın bile seyri değişse de Murakami kitaplarını seviyorum.

Tavsiye noktasına gelirsek yazarın farklı kitaplarını okumuş olanlar er ya da geç bu kitabını da okuyacaktır, kaçınılmaz :)
İlk kez Murakami okuyacaklara ise şimdilik tavsiyem hala Sahilde Kafka ile başlamaları...

"Eski Rus romanlarında mektuplar genellikle bir kış akşamında, ocakta yakılır. Bir yaz sabahı, salata yağıyla, bahçede değil. Ama, bizim şu an gerçekçi dünyamızda bir yaz sabahı, kan ter içinde mektup yakıldığı da olur. Yeryüzünde, mevsim falan seçiminde beğenmemezlik olmaz. Bakarsın kışa kadar beklemek olanaksızdır."

"İyi haberler, çoğu zaman alçak sesle verilir."


25 Kasım 2016 Cuma

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları


Spoiler içermez..

Renksiz Tsukuru Tazaki istasyon planlaması-inşaatı yapan bir mühendistir. Otuzlu yaşlarında, düzenli bir iş yaşantısı vardır ama özellikle ikili ilişkilerde istikrarı tutturmakta zorlanmaktadır. Bu problemini dayandırdığı gençlik yıllarını sorgularken artık bir adım atması gerektiğine karar ve hac yolculuğu başlar... 
Tsukuru'nun çocukluğu aynı arkadaş grubunda geçmiştir, birbirine bağlı bu beşlide herkesin isminde birer renk ifadesi varken onun ismindeki eksiklik onu 'renksiz' kılmıştır. Üniversite yıllarına kadar devam eden bu arkadaşlık bir anda kesilince Tsukuru olayları anlamlandırmakta zorlanmış, stresten ölümün kıyısına kadar gelmiştir. 
Uzun bir adaptasyon sürecinden sonra kız arkadaşı Sara'nın da desteği ile Renksiz Tsukuru geçmişiyle yüzleşmeye karar verir.

Kitapta günlük yaşama dair ilginç tespitler vardı.

Japonların çoğu gerçekten mutsuz mu değil mi, Tsukuru da pek bilemiyordu. Fakat sabah kalabalığında işe giderken Şincuku İstasyonu'nun merdivenlerinden inen yolcuların, topluca başlarını öne eğiyor olmalarının gerçek nedeni, mutsuz olmalarından ziyade, bastıkları yere dikkat etme endişesidir. Basamak kaçırmamak, ayakkabılarını kaybetmemek için böyle yaparlar. işe gidiş ve dönüş yoğunluğunda devasa istasyonlarda bu çok önemli bir ödevdir...
Zaten koyu renklerde palto giymiş, başlarını öne eğerek yürümekte olan insanlar çoğu durumda  mutluymuş gibi durmaz. Elbette, her sabah ayakkabısını yitirme endişesi yaşamadan işe gidemeyen bir toplumu mutsuz olarak nitelendirmek de, teorik açıdan yeterince olasıdır gerçi.

"Yaratıcı Gelişim Semineri"
"Adı yeni bir şeymiş gibi bir izlenim yaratıyor ama temelde kişisel gelişim seminerlerinden pek farklı değil" dedi Sara. "Kısaca profesyonel hayat savaşçılarını yetiştirmek için hızlı ve kolayca beyin yıkama kursu. Kutsal kitap yerine eğitim kitapçığı, aydınlanma ya da cennet yerine kariyer ve yüksek yıllık gelir vaadi.Pragmatizm çağının yeni dini."...

Okuduğum diğer Murakami kitaplarına göre hikayeye ısınma sürem biraz daha uzundu. İlerleyen süreç daha akıcıydı. Ama sanki finalde bir adım eksikmiş gibi geldi...Okuyanlar, sizce?

27 Ocak 2016 Çarşamba

Sahilde Kafka

Sahilde Kafka uzun zamandır kitaplığımda beklemedeydi. Murakami kitaplarını hemen açıp okumaya başlayamıyorum, kendimi biraz hazırlamam gerekiyor. Çokca tavsiyesini duyduğum kitap 2016'nın ilklerinden olsun istedim.



Spoiler içermez...
Kitap birbirine paralel iki hikaye şeklinde ilerliyor. Bir tarafta onbeş yaşında sert delikanlı Kafka Tamura üzerine yüklenen kehanetin gerçekleşmesini engellemek üzere evden kaçar. Nereye gideceğini bilmeden; hayal meyal hatırladığı annesinden/ablasından uzak kalmaya çalışarak.
 
Diğer tarafta (kitapta en sevdiğim karakter) Nakata, bendeniz Nakata'nın ilginç öyküsü yer alıyor. 9-10 yaşına kadar normal (tabi savaş şartlarında normal) bir hayat süren Nakata'nın hayatı -sebebi uzun uzun araştırılan- bir bilinç kaybı neticesinde alt üst olur; kendine gelen çocuk geçmişe dair herşeyi, öğrendiklerini, okuma-yazmayı unutmuştur. Sonrasında etrafında devam eden yaşamı hep kenardan izlemiş, uzun yıllar marangozluk yapmış, ailesi tarafından yok sayılmış, devlet yardımıyla yaşamını sürdürmektedir. Günlerini kayıp olan kedileri bulup sahiplerine teslim ederek geçirmektedir. Ta ki bir gün Johnnie Walker ile yolları kesişinceye kadar...



Nakata'nın kendi deyimiyle 'çok da kafası çalışmamaktadır' ama hayata bakış açısı ve kendini ifade ediş biçimi çok sıcak, sempatiktir. Kedilerle uzun uzun sohbet eden, yılanbalığını çok seven, vali beye müteşekkir yaşayan Nakata, karşısına çıkan insanların hayatlarında da kalıcı etkiler bırakmaktadır; en çok da Hoşino'nun...
Kitapta uzun uzun anlatılan kütüphane gözümde çok net canlandı; girişinden, bahçesinden merdivenlerine kadar. Gözümü kapatsam tüm detayıyla çizebilecekmişim gibi.
Saeki Hanım ve Sahildeki Kafka da tüm dinginliği ile zihnimde ...



Kitabın en ilginç ve sürpriz karakterleri de şüphesiz Johnnie Walker ve Albay Sanders...
Kitap özellikle son 100-150 sayfada çok ilginç bir hal alıyor. Bittiğinde ise derin bir etki bırakıyor.

Kitap benim için 2016'nın enleri arasında yerini alacak. Kafka Tamura ve Nakata ile tanışmanızı çok isterim..

6 Ekim 2015 Salı

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

Haruki Murakami son dönemlerde en merak ettiğim yazarlardan. Birkaç kitabını edinsem de bir türlü okumaya başlayamadım. Öyle bir çırpıda okunabileceği konusunda da (nedense) endişelerim vardı. Geçen senelerde Yaban Koyununun İzinde'ye ucundan kıyısından başlamıştım ama tatile uygun bir kitap olmadığına karar verip koyunu da izlemeyi bırakmıştım :)
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu ilk Murakami kitabım olarak kayıtlara geçsin...
 
 
 
 
Spoiler içermez (hoş içerse de kitaba başladığınızda size hiçbir ışık tutmaz :) )
 
Sabah eşim okuduğum kitabın nasıl olduğunu sordu ve ben tek kelimeyle kitabı özetleyiverdim 'garip'. Evet garip bir kitaptı...
Kitap hakkında az çok fikir sahibi olanların da bildiği gibi olaylar iki paralel dünyada geçiyor; Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu. İsmini öğrenme şerefine nail olamadığımız ana karakterlerimizin ağzından yaşananları dinliyoruz; bir tarafta sistemle, fabrikayla, karanlık karaları ile boğuşan bir hesapçı; diğer yanda eski rüyaları okumakla görevlendirilen, yeni geldiği şehri ve insanları tanımaya çalışan bir rüya okuyucusu var. Her iki dünyayı birbirine bağlayan küçük detaylar ile olaylar gizem/heyecan kazanıyor.
 
 
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı meraklı gözlerle okuduğum, belirli kısımları zihnimde netleştiremediğim, okuru çokça iç hesaplaşmaya iten kısımlardan oluşuyordu.
Dünyanın sonu bende direkt distopik bir hikaye intibası bıraktı. Bulutların ardından çıkamayan bir güneş, etrafı göstermeyen surlar, umutsuz tekboynuzlar, duygusuz insanlar canlandı gözümde.
Sadece gölgeyi üçboyutlu düşünmekte, insani özellikler yüklemekte zorlandım. Bunca karamsar ifadeye rağmen ilginç bir şekilde Dünyanın Sonu'nu daha hevesle okudum.
Murakami'nin farklı bir mizah anlayışı olduğunu kabul etmeliyim, beklenmedik anlarda gelen hoş tespitler/benzetmeler vardı.
 
"Garson gelerek saray doktorunun veliaht prensin çıkan omzunu yerine takması gibi abartılı hareketlerle şarabın tıpasını çıkarıp, kadehlerimizi doldurdu."
 
Kitabın sonuna kadar bekleyip de bulamadığım tek nokta sürprizdi. Yani kahramanımız 'kalkıp işe gidip, dönüşte ejderhalarla savaşıp akşama da makarna yiyeceğim' diyorsa hiçbir aksaklık/farklılık olmaksızın dediklerini yapmış olarak dönüyordu. Olaylar sırasında beklenmeyen, planları bozan bir şeyler olmuyordu. Tamam yaşananlar başlı başına olağan dışı ama ben hep bir köşeden aniden çıkacak, damdan düşecek olaylar beklemekten kendimi alamadım...
 
Murakami benim için farklı bir deneyim oldu. Araya farklı kitaplar alıp sonrasında yeni bir kitabını okumak istiyorum (1Q84 dışında tabi, beni biraz ürkütüyor onun hacmi ;) )
Bu süreçte Murakami'ye dair önerilerinizi beklerim.