Sayfalar

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kütüphane...

Uzun zamandır aklımda olan kütüphane ziyaretini bu haftasonu gerçekleştirebildik.
Eylül ilk defa gideceği için öncesinde kütüphanenin nasıl bir yer olduğunu, orada nasıl davranması gerektiğini konuştuk.



Kapıdan girerken baktım parmaklarının ucunda yürüyor :)



Göl manzaralı bir İlçe Kütüphanemiz var. Salonları da oldukça ferah. Eşimle umduğumuzdan daha modern , daha donanımlı bir kütüphane bulduk.


Burası giriş kısmı, kahvehane tarzı örtüsü ve karanlık oluşuyla  ilk etapta göz korkutuyor ama salonlar öyle değil. Daha aydınlık, ferah ve de masa örtüsüz...


Tabi Ayşe'yi de götürdük..


Salonlarda fotoğraf çekemedim, hem Eylül'ün hem de benim ayakkabılarımız set zeminde gıcırdayınca zaten herkes bize bakıyordu, olayı turistik geziye çevirmek istemedim :)
 
Bir süre sonra Eylül sıkıldığı için babası ile bahçeye gönderdim, kitaplara hızlıca göz atıp 2 tane seçtim. Kişi başına ikişer kitap alınabildiğini öğrenince sevinçle iki tane daha ekledim. Eşimle üyelik işlemlerimizi tamamladık, 20 sene önceki yöntemin hala kullanıldığını görüp şaşırdık; kitabın arka iç kısmında bulunan cepteki kart alınıp, üyenin kartına koyulur ve bu kart dikdörtgen ahşap kutuya yerleştirilir. Kitabın iç kapağında bulunan çizelgeye de kitabın teslim edilmesi gereken tarih yazılır. Sahi tüm kütüphaneler hala bu yöntemi mi kullanıyor?
Ganimetlere gelince;
 
 
Murat Gülsoy sevdiğim yazarlardan, Tanrı Beni Görüyor mu? yu da daha önce görüp okunacaklar listeme eklemiştim.
 

Jose Saramago artık liste başı, görür görmez aldım. Ama Kabil ve Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş vardı sadece, diğer kitaplarını da alırlar umarım.

Eco eşimin seçimi, biraz sabır isteyen bir kitapmış, zamanı gelince göreceğiz...

Ruh ve Yürek de katalizör kitap, olur da okuma hızımı kaybedersem diye ;)



Saramago'dan başladım, yine çok enteresan bir konusu var, kapağın güzelliğine bakar mısınız?




2 Aralık 2012 Pazar

Asla Arkana Bakma

Ah be Tess Abla naptın sen?



Kitabı okumak isteyenlere tavsiyem; 10 cm X 2 cm ebatınta beyaz bir kağıdın arkasına yapıştırıcı sürün, kitap kapağında Tess Gerritsen yazan kısmın üzerine yapıştırın. Evet kitabın yazarını bilmiyorsunuz şu an. Okuyunca beğeneceğiniz, ortasınıfın biraz üzerinde , heyecanlı bir macera kitabı tutuyorsunuz..
 
Tess Gerritsen'in kendine has, kanlı neşterli kitaplarını okudunuz ve tadı damağınızda mı kaldı? Benim de kaldı, yapacak bir şey yok, ben belki faydası olur diye elma yemeye gidiyorum...

Parfümün Dansı

Geciken bir kitap yazısı...
Uzun süredirkitaplığımda bekliyordu Parfümün Dansı. Bilseydim içinde sakladığı hikayeyi, bu kadar geciktirmezdim okumayı..




Okuduğum en karmaşık arka kapak yazılarından birisine sahip, sanki her eline alan okumaya heveslenmesin der gibi.. "Bu kitapta hayatlarını bir deney olarak yaşayanlar anlatılmaz. Onların okumalarına da gerek yoktur!..." deniyor son cümlede.
 
İlk sayfalardan itibaren okuru kendisine bağlayan bir örgüsü, şahane bir dili var. Bir çok okurun da değindiği gibi insan ufkunu zorlayan ama bir o kadar da taşı gediğine koyan benzetmeler var kitapta. O kadar çok alıntı yapmak istediğim kısım oldu ki..
 
Öyle sert bir adamdı ki, kırk yılda bir yüzüne zorla bir gülümseme kondurduğunda vücudu o gülümsemeye bir hastalıkmış gibi muamele eder, bu yabancı hayatı bünyesinden bir an önce atabilmek için interferon salgılama hızını üç katına çıkarırdı.
 
Sıradan bir insanın inandığı iyi besin fikrini değiştirmeye çalışmaktansa, kuduz buldogla çiklet değiş tokuşu yapmak daha evladır.
 
Gülümseyerek uyudular. İşte şeytan denen varlık, horozlara sabahın beşinde ötmeyi, uyuyan çiftlerin yüzündeki gülümseme ifadesini silebilmek için öğretmiştir.
 
Kudra'nın suratındaki gülümseme öyle kocamandı ki, içine mektup atıp postalayabilirdiniz. Hem de bir on birinci yüzyıl mektubu. Parşömene yazılmış, rulo yapılmış, kurdeleyle bağlanmış.
 
Öyle çok konuşuyorsun ki, öldüğün zaman dilini ayrıca sopayla öldürmek zorunda kalacaklar.
 
İlginç kapak resmini de çok beğendiğimi söyemeliyim.
Büyük bir zevkle okuduğum, masalsı ve esprili bir anlatımı olan Parfümün Dansı tavsiye ettiğim kitaplar arasına; Tom Robbins de diğer kitaplarını merak ettiğim yazarlar arasına dahil oldu.

22 Kasım 2012 Perşembe

Yayın işte...

Of yayına isim bulmak da ayrı dert...
Bugün bakıcı teyzemiz hastaneye gittiği için yavru ortada kaldı. Sabah izin mi alsam, yanımda mı götürsem ikileminden sonra işyerine getirdim. Şimdilik boş olan yan masada kulağında kulaklık Caillou izlemekte :) Bakıcısı öğle arasına yetişir umarım..
 
Çubukların çikolatalı kısımlarını kemirmiş, kalanları itina ile sıralamış hanımefendi :)
 
Bugün resmen kışa uyandık, poyraz uğurladı bizi işe..
1,5 senedir Beyşehirdeyiz, bir çok yoldan ilk kez yaya olarak geçiyorum. Taş Köprü de bunlardan birisi...

 
Kitap okuma hızım dann diye düştü!! Malum yeni işyerim daha yoğun; serviste geçen 45'er dakikadan 1,5 saat ve öğle arası boş kaldığım 1 saat yok artık. Amaa en azından akşamları sızmıyor, kitap okuyabiliyorum o da yeter :)
Parfümün Kokusuna Dansına devam ediyorum, eğlenceli bir kitap. Başladığımda kullanılan küçük yazı karakterleri gözümü yormuştu ama alıştım..(Kitabın ismini de iyi sallamışım ;))
 
 
Geçen haftasonu komşularla bahçeyi toparladık, sona kalan pırasaları, turpları ve pancarları söktük. Bu yörede pırasalar torbaya sarılıp tekrar toprağa gömülüyor, kışın da çıkarıp yeniyor. Rengi açık sarı ve çıtır çıtır oluyor. Yemeğini fazla yapmıyor, yeşil soğan niyetine yiyorlar. Patates salatasının yanına çok yakışıyor.
 Maydanozların yanına marul, tere ve yeşil soğan ekip üzerini kapattık, artık küçük de olsa bir seramız var :) Ama soğuk kendini iyice hissettirdiği için kat kat giyinerek yapabildik bunları. Artık mayısa kadar bahçe keyfine paydos..(Tabi kış gelince terasta soba başı keyfi başlar :))
 
Bu haftasonu da birlikte aşure yapacağız. Hazırlık kısmını hep sevmişimdir, ayıkla-yıka-minik minik doğra :) Hoş yemesini de çok severim ya ;)
Eşim şifayı kaptı, bildiğim tüm yöntemleri üzerinde deniyorum, umarım bize bulaşmaz...
Sağlıklı günler dilerim... Aşure yapacaklara kolay gelsin, bereketli olsun..

12 Kasım 2012 Pazartesi

Kasım..

İyiden iyiye kış geldi..
Artık haftasonları eve mahkumuz. Lülü'yü oyalayacak oyunlar, kendimi oyalayacak örgü-dikiş vs ayarlamalı...
Yağmurlar başlamadan son kez yapabildiğimiz geziden resimler;

 Bu kez farklı bir balık lokantası bulabilmek için düştük yollara.

 Bol ördekli-kazlı bir yer bulduk. Kendi açlığımızı unutup önce bu yavruları besledik.


 Şirin olmaya şirinler ama bir an olsun susmuyorlar!!

 Gün batmak üzere, sonbaharla birlikte artık resimler de canlılığını yitirdi.

 Eylül'ü korkudan yarım metre sıçratan yavru köpek :) Ağzında bir balık kafası, sakız gibi çiğneyip durdu onu..

 Senkronize yüzen ördekler ;)


Kedisi de boldu mekanın, üstelik çok da iyi dost olmuşlardı köpekle..

 Uyur yazar kızım benim :)

 Görebildiğim son güneşli günlerden...

 Eski işyerimde son kahvem...

Ve yeni işyerime ilk ziyaret :)

Zor gibi görünse de güneşli günler diliyorum...

10 Kasım 2012 Cumartesi

Anıyoruz...

Bağımsız bir ülke olabildiysek bunu Mustafa Kemal'e borçluyuz.
Saygıyla anıyorum...



7 Kasım 2012 Çarşamba

Yenilik...

1,5 senelik gecikme sonunda oturduğum ilçeye tayin olabildim. Tayin isteyip de Konya'ya geldiğimiz zamanı hatırlıyorum da farklı bir ilçeye gidecek olmak çok canımızı sıkmıştı. Zor da olsa gidip geldim, zaman zaman vesile olanlara lanet ettim, zaman zaman o kadar da kötü değil canım deyip kendimi avuttum.
Kısmet bugüneymiş ve sabah ilişiğimi kesip yeni işime başladım. Allah pişman ettirmez inşallah.
Ve 9 yıllık iş hayatımda ilk defa öğle arasında evime gidebilmenin keyfini yaşayacağım :)
Ve tekrar eşimle aynı çatı altında çalışacağım.
Darısı benzer durumdakilerin başına...
 
 

31 Ekim 2012 Çarşamba

Bayram...

Bu bayram istikamet Konya'ydı.

 Haftayı yağmurlu geçirip, yolda da bulutları görünce Bayramı ıslak geçireceğiz galiba dedim.

Ama Konya arefe günü de dahil hep güneşliydi..
 
Kurban işleri kazasız belasız halledildi, akşam çocuklar da dahil herkes sızdı.
İkinci gün öğlen evden çıkıp bir ilçe, bir kasaba ve de bir köy gezip gece annemlere zar zor dönebildik...Hızlı ve bir o kadar da yorucu bir gündü..

 Molada çocuklar; benim yavru kek yiyor, ileride 1. yeğenim diğer çocukları inceliyor, 2. yeğenim de her zamanki gibi koşuyor...


 Babamların köyü..Bizimkiler mezarlık ziyaretinde bana da yavruları oyalamak düştü..


Kalan iki gün alışveriş ve gezmeyle geçti. Alışveriş merkezi önüne sıkıştırılmış lunaparkta da çocukların gönlü hoş edildi...



 Pazar gününden bu yana Eylül durmaksızın boyama yapıyor, en çok kalemlerini özlemiş galiba :)
Dün de tüm akşam doktorculuk oynadık, oyuncağını muayene edip reçete yazdı. Reçeteye ne yazdın dedim "geçmiş olsun" yazmış :)


Şaka maka sonbaharın da 2/3 'sini bitirdik...Bizim kış geldi sayılır, kaloriferler ara vermeden yanmaya başladı, şallar, polar battaniyeler baş köşeye yerleşti...
 
Bayramın en ötü sürprizi biz yokken sigortanın atması, dondurucudaki tüm malzemelerimin ziyan olmasıydı...Eve girince oturma odasına bile girmeden kolları sıvadık temizlik yaptık, üç çöp torbası malzeme attık. Kurban etini nereye sığdıracağım düşüncesi de buhar oldu uçtu ...
 
Ve gözüm yolda, bayram öncesi yazılan tayin yazımı bekliyorum...

29 Ekim 2012 Pazartesi

22 Ekim 2012 Pazartesi

Watership Tepesi

Bu aralar maymun iştahımla aldığım her kitaba ucundan kıyısından okumaya kalkınca, daha önce başlamış olduğum Watership Tepesi'ni epey süründürdüm.
Kitap Kulübü'nün  etkinliğinde Kerim'İn hediyesi bu kitap :)



Ve bir çok kişinin hatırlayacağı üzere Sawyer'ın adada okuduğu kitap :)



Kitap mistik güçleri sayesinde başlarına gelecek kötü durumu tahmin edebilen Fiver, en yakın arkadaşı Hazel ve onlara güvenen bir kaç tavşanın kolonilerini terk etmesiyle başlıyor ve inanın kolay kolay bitmiyor :)
Yazar tavşanlara has dünyayı birebir tasvir etmiş, yani öyle çizgi filmlerdeki gibi birisi diğerine gelip "tamam dostum, iyi iş çıkardın" vs demiyor; tavşanlara özgü hareketle burnunu diğerinin burnuna dokunduruyor, kokluyor, dürtüyor vs. Geçtileri yerler en ince ayrıntısına kadar (çiçek açan her bir ot öbeğinden, çiçeğin üzerine konan kelebeğe kadar) oldukça detaylı tasvir ediliyor. Grange okurken kızardım; sokakları-caddeleri o kadar detaylı anlatmaya ne gerek var diye, artık hiiç şikayet etmeyeceğim :)
Farklı hayvanlar birbirleriyle kolayca anlaşamıyor, birbirinin dilinden anlamıyor.(Bu özellik kitabın gerçekçiliğini arttırmıştı bence).
Tüm bunları yazabilmek için yazarın çok kapsamlı bir araştırma yaptığı aşikar. Olayları tavşanların gözünden anlatabilmesi tüm bu övgülerin nedeni olsa gerek...
Yalnız bu kadar detay zaman zaman sıkıcı oluyor, özellikle tavşanlara özgü terimler kullanılması beni okurken zora soktu. İlk kısımlar hem kitaba alışma hem de olayların aksiyon dozunun nispeten düşük olması nedeniyle zor okunuyor.
 Efrafa ile karşılaştıktan sonra ise kitabı elimden bırakamadım. Distopik bir koloni oluşturulmuş ve olaylar çok ince kurgulanmıştı. Kitabın karanlık tarafına ait olsa da Woundwort'a hayran olmamak mümkün değil..

Bu uzun kitabı bitirdikten sonra tavşanlara aşinalık kazanmaktan öte, tavşanlardan bıktığımı fark ettim...Eylül'ün izlediği tavşan çizgi filmleri bile gözüme sevimsiz göründü ;))

Watership Tepesi benzerine az rastlanır bir kitap. Benim önerim alın/edinin ve zamanınızın bol olduğu bir dönemde mutlaka okuyun...

(Kitabın kapağında Lost'a ilham verdiğinden bahsediliyor. Çok fazla benzerlik göremedim açıkçası, zaten Lost'un senaristlerinin bir aşamadan sonra 'zihnen ishal' olduklarını düşündüğümüzde, ilham için pek çok kaynak kullandıkları aşikar gibi...)

Fark Etmeden Beyti...

Millet fark etmeden diyet yapar, bense beyti!! Adam ve de ince olamayacağımın göstergesi....
Cumartesi evde kalan yufka ve kurban öncesi bitirilmesi gereken kıymayı değerlendirmekti amacım. Oktay Usta'nın bir tarifini görmüştüm, yufkaya sardığı kıymayı küçük küçük kesip çöp şişe takmış, fırınlamıştı. Onu yapayım dedim ama evde çöp şiş bulamadım. Amaan benimki de şişsiz olsun deyip, hazırladığım köfteyi yufkaya sardım, tepsiye sıralayıp pişirdim. Bu arada  kuru olmasın üzerine salçalı bir sos yapayım dedim, e kıyma ve salçalı sos varsa üzerine yoğurt dökmek farz olur.
 
 
 Bu arada eşim mutfağa girdi, alıcı gözle yemeğe bakıyor, "ben bir yemek uydurduğumu sanıyordum ama sabırım beyti yaptım" dedim :)
 
 
Junior porsiyon..
 
Eşim ve Lülü severek yediler ama sos yufkaları yumuşattığı için bana göre değildi (kıyma pişmezse düşüncesiyle, sosu döktüten sonra tekrar fırınladım). Beytinin kendisini de pek sevmem zaten. Ayrıca bir sonraki denemede köftesini önceden pişirmeye karar verdim..
 
Cumartesi hava oldukça güzeldi, eşimi bisiklet turuna gönderip biz Lülü ile bahçeye yayıldık. O toz toprak oynadı, ben sırtımı güneşe dönüp keyifle çayımı içtim, kitabımı okudum.
 

Önümüzde hazır kabağı ve bal arılarını görünce, kabak ile kavak ağaçını karıştıran Lülü'ye aradaki farkı anlattım. O da bana bal arıları ile ilgili bildiklerini anlattı :)
 
Ve Watership Tepesi bitti nihayet, yazısı geliyor...
 
Pazar gününün de güneşli geçeceğini düşünüp bahçede keyifi tekrarlamayı planlıyordum. Sabah beni balkondaki saldalyeleri devirip kalan çamaşırlarımı ıslatan fırtına uyandırdı!!!Tüm gün yağmurluydu, ev karanlıktı ve yaptığım hiç birşeyden keyif alamadan dolandım durdum...
Resim, boyama, aradaki farkı bulma, yapboz vs ile günü bitirdik...
 
 
 
 
Dünkü havaya karanlık derken yanıldığımı sabah evden çıkarken anladım. Bildiğin sahur vaktiydi yahu!!Korka korka durağa kadar koşar adım gittim. Alalım artık şu saatleri ileri...
 
Bu sahneye bir de köpek musallat iyi mi? Şemsiye marifetiyle ürküttüm...