Sayfalar

3 Eylül 2015 Perşembe

Eylül

Can kızım Eylül...
Gerçi bu yazı mevsimlere, sonbahara dair ama adı Eylül ya, yazmasam olmaz :)

 
Isındı ısınmadı, esti esmedi derken yaz da bitti gidiyor.
Eylül hep romantik ayların başını çeker ama bu esinti bizim evden içeri pek giremez çünkü okul zamanıdır, hazırlık zamanıdır, konserve zamanıdır, turşu zamanıdır, salça zamanıdır....

Eylülün hızına kapılmadan Ağustosu şuraya not edelim;
Kızlar aynı hızla olmamakla birlikte büyüyorlar. Eylül yemeklere mızmzılanmaya, Duru her gördüğüne 'mamma' diye saldırmaya devam ediyor :)



 Arabayla son poz, eskisini verip yenisini sırtlandık geldik :)(ya da o bizi sırtlandı mı demeli)

 Oburluğun resmi :) Evimizin hüsmen ağası...

 Asmanın altında oturduğundan ağzı üzüm dolu;)


Son piknikler yapıldı, hafiften ürperenler polar marifetiyle ısıtıldı.





Rampalı Çarşıya yapılan bir kaçamakta yukarıdaki kitaplar ve kareye giremeden odaya kaçırılan çocuk kitapları alındı.
 
Bir cuma gülümsemesi bu güzellikle katmerlendi. Tekrar teşekkürler Esra :)

'Winter is coming' denilerek hazırlıklara başlandı.

Ve Eylül gelince Matilda aramıza karıştı :) Yaşasın bir takım gizli kapaklı işler :))

2 Eylül 2015 Çarşamba

Son Sefarad

Beyazıt Akman'ı Dünyanın İlk Günü ile tanıdım, İstanbul'un fethini destansı bir şekilde anlatır, hala tavsiye ettiğim kitapların başındadır (özellikle lise dönemi öğrencilerine öneririm.)
Son Sefarad'ı uzun zaman önce aldım, destansı bir hikaye okuyacağımı biliyordum.
 
 
 
Kitabı başlar başlamaz karşılaştığım 'ithaf' bölümünü hiç sevmedim. Detaya girmeyeceğim ama benim hazzetmediğim mizansenlerden birisi anılıyordu. Neyse ki kitapla ilgili sevmediğim tek şey bu olarak kaldı....
 
Spoiler içermez...
 
Son Sefarad, son Endülüs Yahudisi, yaşanan dehşetin tanığı.
Kitap farklı kollardan ilerliyor, okurun kafasının her köşesinde bir hikaye yol alıyor;
Sultan Bayezıd'ın gençliğinden başlıyor, Şeyh Hamdullah ile değişen hayatını, hattatlıkta ilerleyişini, nefsiyle giriştiği mücadeleyi anlatıyor.
Diğer yandan Granada İslam İmparatorluğu çökmüş, Katolik Kral ve Kraliçe topyekün bir kıyıma başlamıştır. David ve etrafındaki bir grup yahudi kurdukları matba ile gizlice ibranice ve arapça sayfalar basarken, Santiago engizisyonun verdiği yetkiyle tüm ülkeyi karış karış dolaşıp latince dışındaki tüm yazıtları yakmaktadır. Aslında içinde de bir yangın vardır ve zamanla büyümektedir.
Ülkede yaşayan Yahudilere ülkeyi terk etmeleri ya da Hristiyan olmaları için tanınan süre bitmeden katliamlar başlamıştır.
Osmanlı adına Endülüs'te bulunan Kara Davut ise aldığı emirle listelenen insanları yanına katıp zorlu bir yolculuğa başlar, hedefte hem Hilal_i Zafer hem de Elif vardır...
Yahudilere yapılan zulme kayıtsız kalamayan Bayezıd, Kemal ve Burak Resi'i sefaradları getirmeleri için görevlendirir ve eski korsanların da desteğiyle uzun bir deniz yolculuğu başlar. Rotayı belirleyen ise gecelerini yıldızları takip etmekle, hesaplar yapmakla geçiren Piri'dir.
Piri kadar doğru hesaplamalar yapamasa da İspanyol denizci Kristof da denizde tam yol ilerlemektedir. Amaç Hindistan'a ulaşmak olsa da dünya tarihine değiştirecek bir hata ufuktadır.
 
Özellikle hikayeyi yarıladıktan sonra kitabı elinizden bırakamayacağınızın garantisini veririm.
 
Kendinize bir iyilik yapıp bu kitabı okuyun :)

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Senden Önce Ben

Önce videoyu açmanızı öneririm...
 

Senden Önce Ben


Doz aşımı belirtileri ard arda kaç Moyes kitabı okuyunca ortaya çıkıyor acaba?
Aynı yazarı üst üste pek okumam aslında (en son Tess Ablayı okumuş, kendimi kapı-pencere kontrol ederken bulunca bırakmıştım ;) ).
Senden Önce Ben'i daha çok seveceğime dair yapılan yorumlar beni motive etti sanırım ve hakkını vermek lazım daha çok sevdim. Kitabın konusuna hiiç girmeyeceğim zaten internette epeyce boy gösterdi, bense arka kapağını bile okumadım, aklımda kalanlar beni dürtmesin dedim.
Hızla ilerleyen, zaman zaman da burnumun direğini sızlatan, yeni başlayan haftamın üstüne tüm ağırlığıyla oturan bir hikayeydi. Cuma günü bitse de ben içine gireceğim hengame sayesinde hızla normal hayata dönsem daha iyidi tabi :)

Kitap yıllar önce okuduğum bir başka kitabı hatırlattı bana; Mister Mehmet. Şimdi baktım da piyasada görünmüyor, lise döneminde kütüphaneden edinmiştim. Akşamları ben okuyor, okula giderken de anneme bırakıyordum, bazen kimin okuyacağı konusunda anlaşamıyorduk :) Kızlarla bu şekilde kitap okuyabilmek en büyük hayallerimden :)

 
Ben kitaplardan bahsederken acaba bu spoiler sayılır mı diye endişelenedurayım bloglar/siteler arasında daha ilk cümlede kitabın sonunu söylemek, devamında bool argolu yorumlar yapmak moda olmuş!! Kendimi gençlere kızan, gözlüğü burnunun üstünde 'teyze' gibi hissettim ama yine de kızacağım arkadaş; biraz saygı yahu!!!

21 Ağustos 2015 Cuma

Bir Artı Bir


Okuduğum ilk Jojo Moyes kitabı Bir Artı Bir.
 
Jojo Moyes hakkında çok fikir sahibi olmasam da paylaşılan fotoğraflardan bol bol aşinalık kazanmıştım. Daha öncesinde yazarın farklı bir kitabını da almıştım ama okumaya Bir Artı Bir'den başladım. Beklentim akıcı, okuru yormayan ve belki biraz fazla pembe/romantik bir hikayeydi.
Kitaba başlayınca hızla hikayenin içinde buldum kendimi, aynı hızla da bitirdim. Düşündüğüm kadar toz pembe olmayışına sevindim, kitaptaki karakterler de yeterince renkliydi.
Diğer Moyes kitaplarını okursam fikrim/değerlendirmem değişir mi bilemem ama Bir Artı Bir güzeldi, özellikle yolculuklar için ideal (bolca yolculuk içeriyor zaten, okurun empati yeteneğini de geliştirir :) )
 
Kitabı okuyacaklara önerim ilk 8-10 sayfada kim kimdi, o adam topu kime/niye fırlattı diye anlamaya çalışmayın zaten sonrasında hatırlamanız gerekmeyecek :)

20 Ağustos 2015 Perşembe

İşe Dönüş...

Şaka maka tam on beş aydır evdeydim. İzne ayrılırken sürekli annesini tekmeleyen bir bebem vardı, işe dönüş zamanı geldi ve  'anne mama' diyen bir tombalağım var.
Çocuğunu/çocuklarını bırakıp işe dönmek garip bir ikilem; bir yandan çocuğunla kurduğun sarmalın dışına çıkmak istemiyor, vicdan azabı duyuyor, çocuğunu kime/nereye bırakmış olursan ol endişe ediyor, seni bekleyen yeni koşturmaca ve düzensizlikten korkuyorsun, bir yandan da dışarıda akan hayata ucundan kıyısından tutunup daha dik yürüyorsun.
Evde kendine zaman ayıramayan annenin işe başlayınca kendine ait zamanının olması (en azından benim için) kulağa garip gelse de; düzenli saç taramak, kıyafetine çeki düzen vermek, topuklu ayakkabıları dolabın derinlerinden gün yüzüne çıkarmak anneye bir nebze de olsa iyi geliyor.
Mesela ilk günler misafir sayılırım, zaten henüz bilgisayarım da yok diyerek biraz kitap terapisi yaptım. Bir iki günde kitap bitirebilmenin tadını hatırladım :)
 
 
 
Peki ben işe başlarken kader boş mu durdu, hayır bol bol ağ ördü ;)
Pazartesi öğle arasının sürprizi (evet bizim öğle arasında evde olabilme lüksümüz var, ilçe nimeti diyelim) Eylül'ün ateşlenmiş olmasıydı. Zaten hasta olan kuzeniyle vakit geçirmiş olduğundan kulağımız sesteydi ama işe başlamamla bu kadar senkronize olabileceğini düşünmemiştim!!!
İlk günü minimum izinle geçirebilmek için aile hekimini tercih ettik. İki gün kullandığımız ilaçlara rağmen özellikle ateşle baş edemeyince çarşamba günü günübirlik hastaneye yatış göründü...
 
 
 
 
Eylül'ü nispeten stabil hale getirip eve döndüğümüzde Duru uyumuştu. Tüm gün neşeli görünmüş ama uykusunda her sağa-sola dönüşünde 'anne?' diyerek varlığımdan emin olmak istedi, sabah beni gördüğünde çok mutluydu :)
 
İşyerinde çekmecemi her açışımda 'şunu da getirmeliyim' diyor, bir kısmını liste yapıyorum ama listeyi eve götürmeyi unuttuğum gibi evde de hiiç birşey hatırlamıyorum. Allahtan 'bebesi hasta anne' psikolojisiyle kendimi enerjik hissediyorum da ev az biraz eski düzenine yakın seyrediyor.
 
İşyerinde eksiklerimi tamamlamam, mevzuat incelemem, bakıcı teyzemiz için bir beslenme çizelgesi hazırlamam, Eylül'ün yeme problemini çözmem, Duru'yu çokça öpmem ve hastalığın ona da geçmemesi için dua etmem lazım....
 
Bizde bu küçük ve önemsiz gündem varken memleket yangın yerine döndü, ben çocuğumun sadece 1 hafta on gün sürecek hastalığından yakınırken anneler çocuklarını toprağa teslim ediyor... Kolumuzu kanadımızı kıran bu saçma gösterinin son bulması, insanların anlık galeyanla değil sağduyu ile karar vermesi, gençlerin ölmemesi dileğim...

18 Ağustos 2015 Salı

Kurtlara Söyle Eve Döndüm

Kitabı ilk kez instagramda görmüştüm, ilginç bir ismi varmış dedim. Sonrasında telefon ekranından bolca göz kırptı bana ama ben onu alamazdım, zaten evde var olan bebem bana kitap okutmuyordu ki...
 
 
 
Ta ki yaşadığımız ilçede ilk kez kitap fuarı açılıncaya dek, hem de ne fuar ; kulağa inanılmaz gelecek ama kitaplar etiket fiyatıyla satılıyordu :) çok satanları kitap yığını içinden bulabilmek bir mucizeydi, aldığınız kitapları koyabilecekleri poşetleri bile yoktu... Peki ben bunlarla yılar mıyım, hayıııırrr... Üç kitap alınca ikisinin fiyatını ödeyeceğimi öğrenip, canla başla çalıştım ve üç tane kitap edinebildim. Hem okunacak hem de aynı fiyatta olacak üç kitap düşük bir olasılıktı, dolayısıyla kazıklanmıştım ama kitapları almıştım... Pazar poşetine sıkıştırılan kitaplarımla mutlu mesut döndüm eve :)
 
Kitabın başına türlü talihsizlikler gelse de, tatil yollarını arşınlayıp sadece iki sayfası okunsa da, Duru her seferinde kitabımı ele geçirip ayracının yerini değiştirse de okudum...
 
Spoiler içermez...
 
Farklı bir hikayesi var kitabın, durağan sayılabilecek bir anlatıma sahip ama esrarını koruyor, bir sonraki sayfaya ilgiyle geçiriyor.
Kitapta çok fazla karakter yok, kitabı bir kenara bırakıp günler sonra dönseniz de kim kimdi karmaşası yaşamıyorsunuz.
Ana karakter June yaşıtlarından farklı merakları olan Orta Çağ hayranı, çizmelerle dolaşan, ormanda hayallere dalan bir kız, sanatçı kişiliğiyle popüler olan ablası Gretayı ise beklentiyle okudum ama çok da farklı yerlere çekemedi akışı. Elbus ailesi ise  'çok çalışan-konserve/yahni yiyen-birbirinden habersiz-komik olmayan şovlarla eğlenen' ailelerden yani bizlik değil :)
Tüm kitapta Finn'den bahsedilse de perdenin arkasındaki isim Tobby çok daha ilgi çekici... Bir an istediğim zaman arayabileceğim/gidebileceğim, bana 'ne istersen yapabiliriz' diyen birileri olsa ne hoş olurdu diye düşündüm. Burada yazamayacağım detaylar isteğime dahil değil tabi...
 
Bence 'naif' olan bu kitabı sevdim, okumadan önce ufak bir araştırmayla daha detaylı bilgilere ulaşabilir, ona göre karar verebilirsiniz...
 
Veee benden bir not
Kurtlara Söyle İşe Döndüm....
 

9 Ağustos 2015 Pazar

Buralardayım...

Blog aleminden epey uzak kaldım. Evde var olan koşturmacadan fırsat kalmıyor hiç ama lale devri bitiyor, haftaya işbaşı. Yeni bir tempo bizi bekler...
Evde bir yaşını çoktaan geçen bir afacan, bir ilkokul adayı ve hiiç işe dönmek istemeyen bir anne mevcut, bakalım yeni günler bize ne getirecek...



Yeni ve güzel haberlerle görüşebilmek dileğiyle....

14 Temmuz 2015 Salı

Konstantiniyye Oteli

Kitabı epey zaman önce bitirmiştim ama araya Ramazan  girince bloga zaman ayıramadım...



Konstantiniyye Oteli Zülfü Livaneli'nin Mayıs 2015'te piyasaya çıkan son kitabı. Kendi hikayeleriyle bolca karakteri var kitabın. İstanbul'un eski yeni tüm misafirlerini çatısı altına toplayan Konstantiniyye Oteli'yle başlıyor, İstanbul'un pek çok yerini ziyaret edebiliyorsunuz. Küçük öyküler barındıran kitapları çok severim özellikle karakterler birkaç yerde kesişiyorsa. Kitap bu noktada pek sürpriz barındırmasa da hikayeler ilgi çekici. Bu tür kitaplar içerisinde favorim Bir Deliler Evinin  Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, onu tahtından edecek bir kitap da kolay kolay gelmeyecek gibi...

Kitabın okuru yormayan bir anlatımı var ama o kadar kötü bir kağıt kalitesi var ki birkaç kez okumayı bırakacaktım. Baskıyı kağıt değil soğan zarına yapmışlar!!! Sayfaları çevirmek çok zor, kitap keyfini baltalayan bir seçim olmuş. Adı duyulmamış bir yazar olsa maliyet kaygısı diyeceğim ama Livaneli'nin ismine yakışmamış...


Kitabı bol günler dilerim....

8 Haziran 2015 Pazartesi

Abim Deniz...



Neredeyse altı ay önce başladım okumaya, belgesel nitelikli olduğu için farklı kitaplarla birlikte okudum. Hikaye ilerledikçe 'bilinen' sona yaklaşmaya ürktüm, hem birinci ağızdan dinlemek hem de bu konuda hiçbirşey duymaktan çekindim.
Kitap hakkında uzun uzun yazmak istemiyorum, kitabı son sayfasını okuyup kapattığımda kendimi en çok Mukaddes Hanım'ın yerine koydum. 



Deniz en sevdiğim isimlerden birisidir...

7 Haziran 2015 Pazar

Otomatik Portakal

Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...  Anthony Burgess

 Portakalın da otomatiği manueli mi olurmuş ;)

Uzun zamandır kitaplığımda bekleyen bu kitap ilginç bir deneyim oldu benim için.
Alex'in hızlı yaşamı ve anlatım tarzı biraz Dövüş Kulübü'nü biraz da Kinyas ve Kayra'yı hatırlattı bana. Kitapta yer alan argo tabirler ve ilginç fiiller ilk etapta kulağa garip gelse de zamanla normalleşiyor.

Alex'in küçük yaşına rağmen liderlik ettiği çetesi ve yaşadıkları olaylarla başlıyor kitap, bir  aşamadan sonra bu kısımlar sıkıcı gelebiliyor -kabul-. Kitabın ortalarına doğru başlayan rehabilitasyon senasları ile gidişat çok farklı bir hal alıyor.

Kitap Stanley Kubrick tarafından filmleştirilmiş, beğenilen kitap uyarlamaları içinde yerini almıştır.  Bizim ailedeki -yazılı olmayan- işbirliği kuralları gereği filmi eşim izledi (izlemiş), ben de kitabını okudum. Karşılaştığım sahneler gereği filme biraz mesafeliyim şimdilerde, ilerleyen günlerde bakarız...

5 Haziran 2015 Cuma

Ben Küçükken (MİM)

Sevgili arkadaşım Ülkü sayesinde uzun bir aradan sonra mim zamanı...

Ben küçükken;
-Akıllı-uslu, fazlaca temkinli, tehlikeli şeylerden sakınan, doğrucu davut bir çocuktum. Son özelliğim abimi sinir ederdi :)
- En iyi evcilik arkadaşım erkek kardeşimdi, o bebek olurdu (onun tabiriyle cüccebek), ben de anne olurdum.
-Annem kardeşimi bana emanet etmiş, ben de gezdirirken burnunun üzerini bir teneke parçasına kestirmiştim, hala durur o iz.
-Annem en sevdiğimiz un çorbasını yaptığında kardeşime içindeki hamur parçalarını gösterir 'onlar yağ, yeme tamam mı? ' derdim, o da inanır hepsini bana bırakırdı ;)
-Kaldığımız kasabada lojmanın önü golf sahası gibi bir çimenlikle kaplıydı, bol bol bisiklet sürerdik,
-Kasabada bayan kuaför olmadığından babam beni erkek berberine götürürdü,
-Kasabada bisiklete binen tek kız bendim, saçlarım da kısa, yaşlı teyzeler arkamdan bağırırdı 'yavrum sen kız mısın erkek mi?' diye, ben de 'karışık' derdim :)
- Küçükken koluma yemek dökmüştüm, tüm çocukların koluna yemek döküldüğünü sanırdım ;)
- Tavşanların iki ayağı üzerinde yürüdüğünü sanırdım (hep buggs bunny yüzünden;) )
- Babam ya da abime kumbara yaptırır, harçlıklarımı harcamaya kıyamaz biriktirir bu kez de aldığım oyuncakları oynamaya kıyamazdım. Büyüyünce bu 'varyemezlik' alışveriş sevdasına dönüştü...


Kendi küçüklüğüme ait olmasa da hatırladığımda gülümsediğim cümleler babamdan;
-Küçükken köyden görünen büyük dağın arkasında dünya bitiyor sanırdım,
-Duvardaki herhangi bir yere musluk borusunu sokunca su akacak sanırdım :)

Bir başka tanıdık da küçükken yollardaki büyük elektirk direklerini Allah sanırmış ;)

Gülümseten anılarımızın artması dileğiyle...



1 Haziran 2015 Pazartesi

Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler

İkinci el kitaplarımdan...


Geçtiğimiz ay başlamış, biraz okumuş ama hikayeye ısınamamıştım. Okuduğum diğer Binchy kitaplarında konu daha hızlı başlardı, bu kitapta biraz karakter karmaşası vardı. Araya başka kitaplar girdi.
Tekrar başladığımda isimleri yerine oturtmam biraz zaman alsa da konuyu sevmeye başladım, aslında olayların geçtiği yerleri daha çok sevdim; Yunan Adaları. Dışarıda nazlanan bir güneşle yaza girerken masmavi deniziyle anlatılan mekan insanı heveslendiriyor, tatil özlemi ağır basıyor.
Farklı ülkelerden (ve olmazsa olmaz Dublin'den :) ) gelen insanlarla ilerleyen bir hikaye, biraz kafa dağıtmak için ideal...

31 Mayıs 2015 Pazar

Bugün İlk Kez...

Tarine not...

Eylül ilk kez köşedeki markete ekmek almaya gitti... Ben bahçe kapısının önünde beklerken o heyecanlı adımlarla yürüdü, yoldan geçerken 3-4 kez sağına-soluna baktı, koşarak döndü :)


29 Mayıs 2015 Cuma

Mayıs Pikniği

Mayısın sonlarına doğru tekrar güneşi özler olduk.
Güneşli günlere ait fotoğrafların tam zamanıdır o zaman. Mayıs ortalarından kalma bir yayla pikniği, bol yeşil, bol oksijen, bol huzur...

 Konya-Isparta arası bir yerlerdeyiz, Kaymakamlığın düzenlediği kurumlar arası kaynaşma pikniği ve doğa yürüyüşü vardı. Biz gidinceye kadar yürüyüş başlamıştı, etrafta gezinip yarım saat kadar kaynaştık ve doğaya karışmaya karar verdik.

 Adı her ne kadar dağ başı olsa da gide gele aşina olduk buralara :) Kendimizce bir yer beğenip ilk iş semaveri yaktık. Yavrular çoktan oyuna dalmıştı...

 Etraf haşmetli ağaçlar ve papatyalarla kaplıydı, kokunun ise tarifi imkansız.

 Abimin arabası karavanı aratmayacak donanımdaydı; uyuyan ufaklıklar için yatak, mama için ocak, bagajda bisiklet, masa... ne ararsan vardı :)

 Eylül ve kuzenleri gün boyu kendi tabirleriyle 'keşif'  yaptılar. Küçük su birikintileri onların gözünde şelale, çamurlar bataklık oldu. Akşam dönerken tanınmayacak kadar kirlilerdi o ayrı ;)



 Ayaklar ıslanmadan piknik yapılır mı hiç :)


 Küçük hanım en konforlu piknik yapanımızdı ;)

Bisiklet tüm gün elden ele dolaştı, uzun zamandır bisiklete binmemişim onu fark ettim, bodrumdaki bisikletimi elden geçirme zamanı gelmiş...

E daha yazın başındayız,  devamı gelecek :)

28 Mayıs 2015 Perşembe

Agapi

 
Alık okur bilgisayar başından bildiriyor;
 
Rampalı Çarşı'ya Kumkurdu aramaya gitmiş, bulamamıştım. Her zaman uğradığım kitapçılardan birisine girince kitap kokusuna karışan sigara kokusunun etkisiyle görüşüm bulanıklaştı (amanın aşkı mı görecektim yoksa? ), kendime geldiğimde çantamda kitaplar Mevlana'ya yürüyordum. Meğer ig'de okuduğum yorumlar sayesinde notunu verdiğim Sarah Ablamızın kitabını almışım...
 
Agapi sonsuz aşkmış bana daha çok 'herhangi birşey düzenleme sanatı' gibi gelmişti, değilmiş...
Duru'yu uyuttuğum zamanlarda balkonda salıncakta okudum, kitaba uygun olarak eteğim uçuşmalıydı, başımda bahar yelleri esmeliydi. Saçma sapan alışverişler yaparım ama ambians benim işim ;)
 
İşte bilinen hikayeler; Debbie Macomber işin menopoz versiyonunu, Maeve Binchy turistik versiyonunu, Sarah Jio da 30'luk versiyonunu anlatıyor...
 
Şezlonga uygun mu? Sanki orada bile iç sıkabilir, serin suya dalmak varken bana ne mutfaktaki şömineden diyebilirsiniz. Belki PMS'de, bir gecede okunabilir ;)
 
 
Yaz gelse de battaniyeden kurtulamayan yavrudan sevgilerle...

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Göl Kitap Fuarı

Beyşehirde ilk kez kitap fuarı düzenleniyor. İlk duyduğumda çok sevindim. 20 gün sürecek olması da ilginç dedim...


İlk ziyareti Eylül'le yaptık, cebimizde kitap listelerimizle. Ama karşılaştığımız manzara umduğumuz gibi değildi. Katılım yayınevi boyutunda değil, anladığım kadarıyla tek bir kitapçıyla anlaşılmış, o da elindeki kitaplarla gelmiş. Sorduğum kitapların hiçbiri yoktu, kolilerin hepsi açılınca tekrar uğrayın dediler.
En azından çok satan kitaplara bakayım dedim ama o kısım da hazır değildi. Eylül'e birkaç kitap aldık, okulla geldiğinde alması için birkaç kitap belirledik ve ayrıldık.
 
Bir hafta sonra tekrar uğradım, yetişkin kitapları nispeten düzenlenmiş ama aradıklarınızı bulma şansınız pek yok, mevcut olanlardan seçebilirsiniz sadece. Fiyatlar etiket fiyatıydı, vazgeçmek üzereydim ki üç tane alırsanız birisi bedava dediler. Ben ve maymun iştahım üç tane kitabı zar zor seçebildik ;) İnternetten yarı fiyatına alabileceğimiz kitaplar çantamızda evimize döndük, olsun kitap aldık ya :)


Hep eleştiri gibi oldu ama ilk yılın acemiliği çok barizdi, ilerleyen yıllarda daha iyi işlere imza atılması dileğim. İmza günlerini ve söyleşiler de vardı ama yazarlar pek bana hitap etmiyordu, belki Canan Karatay'dan bi fırça yemeye giderim ;)
 
 

26 Mayıs 2015 Salı

Paranoya

Tami Hoag not aldığım öneriler nedeniyle okunacaklar listeme, Paranoya da kargo ödediği için alışveriş listeme girdi.


Kitap mevzu olarak olmasa da Psikopat'ın devamı niteliğindeymiş, bilmeden okudum gitti.
 
Eskisi yenisiyle bolca polis içeren bir hikaye; öleni, popüler olanı, sinirlisi, sigara bırakmaya çalışanı, kahveyle yaşayanıyla ... Esas adamlarımız Liska ve Kovac, bolca polisiye gerilim okuyanlar için karakterler 'evimizden biri' niteliğinde.
 
Hikaye intihar eden polisler üzerinden ilerliyor, biraz ağır işliyor ama yine de sıkıcı olduğunu söyleyemem.
 
 
 
Tami Hoag'ı zaman zaman Tess Gerritsen'le birlikte anıldığı, benzetildiği için okumak istiyordum. Şimdilik Tess Abla yanında heyecan dozu düşük ama birkaç kitap daha okuyup karar vermek lazım, Ablamızın da tat vermeyen 'market' kitaplarını unutmamak gerek...