Sayfalar

12 Ekim 2015 Pazartesi

Buradayım!!!

Aslında elim gitmiyor hiçbir şeye. Ülkenin geldiği durum umutlarımı kırıyor.
 
 
Ama çocuklarıma bakınca her şeye dört elle sarılıp 'biz hep buradayız' demenin gerektiğini görüyorum.
Ben buradayım; görerek, anlamaya çalışarak, konuşarak, dinleyerek, okuyarak buradayım.
En çok da çocuklarım için buradayım...

8 Ekim 2015 Perşembe

İstanbul Kırmızısı


 İki farklı karakterin gözünden arşınlıyoruz eski/yeni İstanbul'u. Bir tarafta kendi yaşamından kesitlerle Ferzan, diğer tarafta da hayatında köklü değişiklikler meydana gelen Anna, sürpriz kesişimler...
Kitabı okumak ile bir Ferzan Özpetek filmi izlemek arasında tek fark; karakterleri fiziken zihninizde kendiniz canlandırıyor oluşunuz ki Ferzan da buna da gerek yok.
Sonbahara yakışan bir hikayeyi filmlerden aldığınız zevkle okuyacağınızı garanti edebilirim.
 

6 Ekim 2015 Salı

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

Haruki Murakami son dönemlerde en merak ettiğim yazarlardan. Birkaç kitabını edinsem de bir türlü okumaya başlayamadım. Öyle bir çırpıda okunabileceği konusunda da (nedense) endişelerim vardı. Geçen senelerde Yaban Koyununun İzinde'ye ucundan kıyısından başlamıştım ama tatile uygun bir kitap olmadığına karar verip koyunu da izlemeyi bırakmıştım :)
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu ilk Murakami kitabım olarak kayıtlara geçsin...
 
 
 
 
Spoiler içermez (hoş içerse de kitaba başladığınızda size hiçbir ışık tutmaz :) )
 
Sabah eşim okuduğum kitabın nasıl olduğunu sordu ve ben tek kelimeyle kitabı özetleyiverdim 'garip'. Evet garip bir kitaptı...
Kitap hakkında az çok fikir sahibi olanların da bildiği gibi olaylar iki paralel dünyada geçiyor; Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu. İsmini öğrenme şerefine nail olamadığımız ana karakterlerimizin ağzından yaşananları dinliyoruz; bir tarafta sistemle, fabrikayla, karanlık karaları ile boğuşan bir hesapçı; diğer yanda eski rüyaları okumakla görevlendirilen, yeni geldiği şehri ve insanları tanımaya çalışan bir rüya okuyucusu var. Her iki dünyayı birbirine bağlayan küçük detaylar ile olaylar gizem/heyecan kazanıyor.
 
 
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı meraklı gözlerle okuduğum, belirli kısımları zihnimde netleştiremediğim, okuru çokça iç hesaplaşmaya iten kısımlardan oluşuyordu.
Dünyanın sonu bende direkt distopik bir hikaye intibası bıraktı. Bulutların ardından çıkamayan bir güneş, etrafı göstermeyen surlar, umutsuz tekboynuzlar, duygusuz insanlar canlandı gözümde.
Sadece gölgeyi üçboyutlu düşünmekte, insani özellikler yüklemekte zorlandım. Bunca karamsar ifadeye rağmen ilginç bir şekilde Dünyanın Sonu'nu daha hevesle okudum.
Murakami'nin farklı bir mizah anlayışı olduğunu kabul etmeliyim, beklenmedik anlarda gelen hoş tespitler/benzetmeler vardı.
 
"Garson gelerek saray doktorunun veliaht prensin çıkan omzunu yerine takması gibi abartılı hareketlerle şarabın tıpasını çıkarıp, kadehlerimizi doldurdu."
 
Kitabın sonuna kadar bekleyip de bulamadığım tek nokta sürprizdi. Yani kahramanımız 'kalkıp işe gidip, dönüşte ejderhalarla savaşıp akşama da makarna yiyeceğim' diyorsa hiçbir aksaklık/farklılık olmaksızın dediklerini yapmış olarak dönüyordu. Olaylar sırasında beklenmeyen, planları bozan bir şeyler olmuyordu. Tamam yaşananlar başlı başına olağan dışı ama ben hep bir köşeden aniden çıkacak, damdan düşecek olaylar beklemekten kendimi alamadım...
 
Murakami benim için farklı bir deneyim oldu. Araya farklı kitaplar alıp sonrasında yeni bir kitabını okumak istiyorum (1Q84 dışında tabi, beni biraz ürkütüyor onun hacmi ;) )
Bu süreçte Murakami'ye dair önerilerinizi beklerim.

4 Ekim 2015 Pazar

Duru



 


 
 
Evde; her gün yeni bir şeyler keşfeden, diş sıkıntısı olmadığı sürece mutlu mutlu dolaşan, kalabalık seven, kırmızı ışıkta yandaki asık suratlı amcalara bile türlü maymunluklar yaparak el sallatan, gülümseten, bebekle oynamayı öğrenen, bir bebeğine mama yedirip bir kendi yiyen, 'hoppaa' gidebilmek için evin kapısını tırmalayan, oda oda Eylül arayan, mütemadiyen bir şeyler yemek isteyen, 'uuu' diyerek su veya süt isteyen, fotoğrafları uzun uzun inceleyen, ablasının kitaplarına dadanan, yastığın üzerine çıkarak yetiştiği kitapları sırasıyla inceleyen-yırtan-yiyen, geceleri hala annesini uyutmayan bir MUTLULUK SEBEBİMİZ var :)

3 Ekim 2015 Cumartesi

Hayal Bu Ya...

 
Eğirdir'de mola verince şu binaya bakıp hayaller kurdum; gölün karşısındaki bu bina bizim evimizdi, teras/verandasında geniş koltuklar, büyük bir yemek masası, köşelerde kandiller vardı. Orada kalabalık misafirler ağırlıyorduk. Bir köşede ayağımı uzatıp gün batımına karşı kitabımı okuyordum, kızlar bir köşede kendince oynuyordu (bu sırada eşim napıyor hiç bilmiyorum bak, bir yerde uyuyup kalmıştır o, ya da internet kurcalıyordur). Küçük ahşap balkonlarda çiçeklerim vardı renk renk, rustik perdelerim, uçuşan tüllerim, kokulu mumlarım vardı.
Üst balkon kocaman pencereleri olan bir odaya açılıyordu, duvardan duvara kütüphane, köşede bir şömine. Kış köşesiydi burası, keyif köşesiydi...
En alt kat kilerdi, atölyeydi, garajdı. Tüm pasaklı hobiler orada icra ediliyordu...
Mutfak aydınlıktı, köşedeki demlikten kendime tazecik bir bardak çay alıp terasa çıkıyordum ki
 
Eşim cama vurup 'burada çok sıra var, balığı başka yerden alırız' dedi
Başka yer???
 

2 Ekim 2015 Cuma

Eylüle Veda

Eylül' e de veda ettik, tahmin ettiğimden çok daha hızlı geçti bu ay, havalar da aynı hızla serinledi. Bir iki gün içerisinde pikelerden yorganlara geçiş yaptık, şortları dolabın arkasına doğru ittirdik. Henüz yazlık-kışlık değişimi yapmadım, bir iki hafta daha beklemeyi düşünüyorum.
Evet hızlı bir aydı Eylül, bir yandan işe adapte olmaya bir yandan da evde benim dışımda birisinin -bakıcının- kurduğu düzen(sizlik)e adapte olmaya çabaladım. Özellikle okulların açılma süresi geciktikçe sapıtan Eylül de yaşadığım strese tuz biber ekti.
Eski bakıcı ile devam ediyoruz, iş+ev hatırladığımdan biraz daha zor. Ben bıraktığımda eve gelince yemek yiyip üzerine de kahve içiyorduk, şimdilerde Eylül de öğle yemeğine geldiği için evde tam bir curcuna hakim. Ne yediğimi anlamadan masadan kalkıp kendimi ocak silerken buluyorum!!! Evden çıkmıyor resmen kaçıyorum... Akşam dağılan evi toparlama, koyduğum yerde bulamadığım eşyaları ısrarla ait olduğu yere getirme, bitmeyen ihtiyaçlar ve market torbaları şimdilerde rutinim. Bu sürecin düzene girmiş versiyonu neye benzer bilemiyorum ama bu sene epeyce yorucu olacak gibi. Haa bugün internette paylaşım yapan bir arkadaş sayesinde bizi bekleyen bir dönemeci de hatırlayıverdim; Terrible Two.... Evet okulları tatile, küçük kızı da terrible two'ya sokacaz kısmetse....

Pek bir doluyum ama ben Eylül ayını şuraya bir yere özetleyeyim de ileride okurum ;
Efenim bizim için Eylül ayı kendine en yaraşır şekilde, yollarda geçti. 2000 km yol yapmışız bu ay, yok her km'yi saymıyoruz da araba yeni ya, gözümüz kadranlarda, bi nevi buldumcukluk :)

Ay başında Isparta'da geçen bir haftasonu ile başlangıç yaptık.

 Kalabalık piknikler yaptık, toza toprağa bulandık.


 Yol çalışması sayesinde tam bir göl turu yaptık :)

 

Bendeki de nasıl bir bahtsızlıksa okeyde hiç bir oyunu alamadım. Ve hiiç aklınızdan geçirmeyin aşkta falan da kazanmadım. Bildiğin züğürt tesellisiymiş o...

Araya giren bayram tatilinde ilk durak Antalya'ydı;

Mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava biz Antalya'ya ayak basınca 'bu ne biçim sonbahar deyip' celallendi ve deniz-kum-güneş hayallerim suya düştü. Hayallerim dedim farkındaysanız çünkü diğer zat-ı muhteremler iki arada bir derede buldukları azıcık güneşli havada denizde girerken ben Duru'nun uyanmasını bekliyordum. Duru uyanıp yemek faslı bitince yağmur bulutları göz kırpmaya başlamıştı. Sonraki günler de bizi bir an olsun yalnız bırakmadılar.



Dönüşte tek tesellim yağmurla güzelleşen manzara idi...
 
 
Ahanda ruh halim tam da buydu...
 
 
Bayramda Karaman sınırına dayanıp köy ziyareti, bir köy daha, bir de ilçe eklenince annemlere pelte olarak döndük. Ama bitmemişti, ertesi gün sökmemiz gereken bir düğün vardı. Biz kuaförden çıkıp da salona ulaştığımızda düğün yarı olmuştu, zaten bizim gibi düğünden hazzetmeyen şahıslar  (yengemle ben) için de en çekilebilir düğün süresi buydu...Devamı misafir-ziyaret-misafir-ziyaret şeklinde sürüüüp gitti.
 
 
 
Sonrası malum okul süreci başladı...
Dün ilk veli toplantısını yaptılar, ben de aklımdaki soruların hepsini sorunca 'müdürün hiiç hazzetmediği, çok konuşan, her bişeye burnunu sokan veli' nişanını kapıverdim. Aferin bana :)
Eylül ilk ödevini 'üff keşke ödev diye bir şey olmasa, hiç sevmiyorum' diye söylenerek bitirdi, 'anne kalemi neden öyle tuttuğumu sorma, benim tarzım bu' diyerek de noktayı koydu. Evet Allah bize kolaylık versin :)
 
 Bu zaman zarfında kendim için yaptığım sınırlı şeylerden birisi meşhur nokta birleştirme kitaplarından birisini edinmem oldu. Hoş onu da yanlış anlayıp, noktaları gösterdiği renge göre birleştirmeye çalışıp, şöyle bir renk cümbüşüne sebep oldum ama olsun yapması zevkliydi. Bir ara eşimle çek elini-kolunu deyip kendimize yer açmaya çabalıyorduk :)

 Fırsat bulabildiğim ender zaman dilimlerinde de kitabıma devam ettim. Biraz yavaş ilerleyen bir kitap, süreç de çalkantılı olunca epeyce süründü elimde. Ama oldukça ilginç bir işleyişi var, bakalım devamını okuyup göreceğim...
 


28 Eylül 2015 Pazartesi

İlk Adım

Bu bayramı da kazasız belasız geçirdik, yorulduk ama değdi :)
Bayramın son günü pek çok evde olduğu gibi bizde de okul telaşı vardı. Eylül iki yıldır anaokuluna gitse de birinci sınıfın heyecanı başka... Eylül sırtında çanta, Duru boynunda beslenme çantası tüm gün evde dolaştılar durdular :)

 
Sabah okulda ufak bir tanışma faslından sonra Eylül'ü öğrtemenine emanet edip geldik. Allah tüm çocukların yardımcısı olsun...
Tatil dönüşü işbaşı yapan annelere daha çok kolay gelsin :))


18 Eylül 2015 Cuma

O Zamanlar

O zamanlar büyük bahçesi olan bir evimiz vardı. Armut - badem ağaçları, annemin süt mısırları, taze salatalıkları...

Haftasonundan kalma bir kare...

O zamanlar bahçede kesilirdi kurbanlar, birkaç aile bir arada olurduk, yazılı olmayan kurallar işler herkes organize olur, işin ucundan tutardı. Ben yanımda bir iki çocukla 'steril' ekiptendim :) Kurbana yaklaşmaz, kesilirken görmez, çiğ ete dokunmaz, evden çıkmazdım. Evden istenilenleri balkondan uzatmak, çay demlemek, çalışanların kollarını sıvamak-katlamaktı işim... Aslında hayatımıza yön veren zamanlarmış da farkında değilmişşiz; ekibin başı (ben) Gıda Mühendisi, yanımdan ayrılmayan elemanım Doktor oldu :)
Küçük kardeşimin grubu bir çeşit çeteydi :) Onlar koyunun öd kesesini alır bir köşede kurcalar, hayvanın çenesini-dişlerini inceler, bahçenin bir köşesinden diğerine koşarlardı. Büyüdüler birisi Diş Hekimi oldu, diğeri biraz çizginin dışına çıkarak Öğretmen...
Bayramlıklarımla gün saydığım zamanlardan, kendimi geçtim çocuklarıma bile bayramlık almaya üşendiğim, çocuklarımın konforunu göz önüne aldığım için bayram gezmediğim, çocuklarımın tabaktan şeker avuçlamayı-bayramlaşmayı bilmediği zamanlara geldim. Hevesle koştuğum bahçede kuyuya düşmüş gibiyim. İleride çocuklarımın 'bayram' algısı ne olacak acaba???
Bayram tatilini de uzatınca bize yol göründü, bayram kıymetini bilenlere emanet...
Demem o ki;
İyi Bayramlar...

10 Eylül 2015 Perşembe

Matilda


Matilda, ilham perimiz :)
Çocuk kitaplarıyla başlayan samimi ilişkimiz devam ediyor. Bu insanlık için küçük, benim için büyük bir adım oldu (bence doğrusu bu, karışıklık yok). Bu çok farklı bir dünya, çok farklı bir bakış açısı ve en önemlisi olayları bize bu şekilde anlatabilmek de farklı bir yetenek...
 
Spoier içermez çünkü hepsini başka yerlere sakladım :)
 
Matilda tam bir kitapkurdu, çok zeki bir kız. Anne-babası ise Matilda'nın tüm yeteneklerini ve ışığını 'yaramazlık' olarak yorumlayan, televizyonla yatıp kalkan insanlar. Bir de Bayan Trunchbull var ki Eylül'e özellikle okumadım, çocuğu daha başlamadığı okuldan soğutmak, ürkütmek istemedim.
Ama ne mutlu ki Bayan Honey gibi isminin hakkını veren insanlar da var :)
İlk kez Roald Dahl kitabı okudum, dedim ya bu konuda yolun başındayım ve ne şanlıyım ki çok güzel rehberlerim var :) Yeni Dahl kitapları aklımda, çok yakında da kitaplığımda.
İşin en güzel tarafı Eylül okumayı öğrendiğinde ona gönül rahatlığıyla verebileceğim kitaplarım oluyor/olacak, o okurken ben de gözlerindeki pırıltıyı izleyeceğim inşallah...
Bence kendinize bir güzellik yapın, Matildayı okuyun, yanında da ılık bir bardak çikolatalı sütü ihmal etmeyin....

9 Eylül 2015 Çarşamba

Trendeki Kız

Kitabın kapağındaki 'New York Times Bestseller' ibaresini görünce haydaa dedim; o kadar aradığım, beklediğim kitap da mı şişirilmişlerdendi???
 
 
 
Sonra iç kapağa geçip methiyelerin devamını görünce (Amazon Ocak 2015-En İyi Kitap, Goodreads Ocak 2015-En iyi kitap....), bir de Tess Abla tavsiye edince rahatlayıp kitaba başladım. Allahtan kitabın başında azıcık rahatlamışım çünkü tüm kitap boyunca bir rahat nefes alamadım arkadaş!!!

yok canım ne spoileri....

Kitap adı üzerinde zırt pırt trene binen bir ablanın (Rachel) etrafında cereyan etmekte. Sandığımın aksine olayların hepsi trende geçmiyor (klostrofobik bir gerilim yok ortada) , hoş trenden inmesi  de pek Rachel'ın hayrına değil ama...
Kitap günlükler şeklinde ilerliyor ve olayları birkaç ağızdan takip ediyoruz. İlginçtir ki anlatıcılar hep kadın, sanırım olayları erkeklerin gözünden izleseydik iki sayfada gizem çözülür, kitabın tazı tuzu kaçardı. Karmaşık aklımızı seveyim :)
Hergün aynı saatte aynı trenle yolculuk eden Rachel'in gözlediği, hayal ettiği, bir şekilde dahil olduğu aileler ve cevap aranılan sorularla ilerliyor kitap. Gerilim kitabı ama hani gıcırdayan kapılar, etrafı gözleyen psikopatlar yüzünden değil de bir garip tıkanıklık yüzünden geren bir kitap. Bir de çok bir anne yorumu olacak ama 'o kadar içmese olaylar bu kadar sarpa sarmayacaktı arkadaş!!! İşte içki tüm kötülüklerin anası, kitapların katalizörü' :) )
Kitabın tarzı benim aklıma Makinist'i getirdi, konusu da az biraz benziyor gibi, hem o da trenli :)
 
Kitabın kapağını ayrı bir sevenlerdenim...
 
İnternette sıkça gördüğünüz bu kitabı okuyup okumamak size kalmış ama merak etmekten kendinizi alamayacaksınız (reklamlardaki adam gibi oldu-alacaksınız, alacaksınız...:))

3 Eylül 2015 Perşembe

Eylül

Can kızım Eylül...
Gerçi bu yazı mevsimlere, sonbahara dair ama adı Eylül ya, yazmasam olmaz :)

 
Isındı ısınmadı, esti esmedi derken yaz da bitti gidiyor.
Eylül hep romantik ayların başını çeker ama bu esinti bizim evden içeri pek giremez çünkü okul zamanıdır, hazırlık zamanıdır, konserve zamanıdır, turşu zamanıdır, salça zamanıdır....

Eylülün hızına kapılmadan Ağustosu şuraya not edelim;
Kızlar aynı hızla olmamakla birlikte büyüyorlar. Eylül yemeklere mızmzılanmaya, Duru her gördüğüne 'mamma' diye saldırmaya devam ediyor :)



 Arabayla son poz, eskisini verip yenisini sırtlandık geldik :)(ya da o bizi sırtlandı mı demeli)

 Oburluğun resmi :) Evimizin hüsmen ağası...

 Asmanın altında oturduğundan ağzı üzüm dolu;)


Son piknikler yapıldı, hafiften ürperenler polar marifetiyle ısıtıldı.





Rampalı Çarşıya yapılan bir kaçamakta yukarıdaki kitaplar ve kareye giremeden odaya kaçırılan çocuk kitapları alındı.
 
Bir cuma gülümsemesi bu güzellikle katmerlendi. Tekrar teşekkürler Esra :)

'Winter is coming' denilerek hazırlıklara başlandı.

Ve Eylül gelince Matilda aramıza karıştı :) Yaşasın bir takım gizli kapaklı işler :))

2 Eylül 2015 Çarşamba

Son Sefarad

Beyazıt Akman'ı Dünyanın İlk Günü ile tanıdım, İstanbul'un fethini destansı bir şekilde anlatır, hala tavsiye ettiğim kitapların başındadır (özellikle lise dönemi öğrencilerine öneririm.)
Son Sefarad'ı uzun zaman önce aldım, destansı bir hikaye okuyacağımı biliyordum.
 
 
 
Kitabı başlar başlamaz karşılaştığım 'ithaf' bölümünü hiç sevmedim. Detaya girmeyeceğim ama benim hazzetmediğim mizansenlerden birisi anılıyordu. Neyse ki kitapla ilgili sevmediğim tek şey bu olarak kaldı....
 
Spoiler içermez...
 
Son Sefarad, son Endülüs Yahudisi, yaşanan dehşetin tanığı.
Kitap farklı kollardan ilerliyor, okurun kafasının her köşesinde bir hikaye yol alıyor;
Sultan Bayezıd'ın gençliğinden başlıyor, Şeyh Hamdullah ile değişen hayatını, hattatlıkta ilerleyişini, nefsiyle giriştiği mücadeleyi anlatıyor.
Diğer yandan Granada İslam İmparatorluğu çökmüş, Katolik Kral ve Kraliçe topyekün bir kıyıma başlamıştır. David ve etrafındaki bir grup yahudi kurdukları matba ile gizlice ibranice ve arapça sayfalar basarken, Santiago engizisyonun verdiği yetkiyle tüm ülkeyi karış karış dolaşıp latince dışındaki tüm yazıtları yakmaktadır. Aslında içinde de bir yangın vardır ve zamanla büyümektedir.
Ülkede yaşayan Yahudilere ülkeyi terk etmeleri ya da Hristiyan olmaları için tanınan süre bitmeden katliamlar başlamıştır.
Osmanlı adına Endülüs'te bulunan Kara Davut ise aldığı emirle listelenen insanları yanına katıp zorlu bir yolculuğa başlar, hedefte hem Hilal_i Zafer hem de Elif vardır...
Yahudilere yapılan zulme kayıtsız kalamayan Bayezıd, Kemal ve Burak Resi'i sefaradları getirmeleri için görevlendirir ve eski korsanların da desteğiyle uzun bir deniz yolculuğu başlar. Rotayı belirleyen ise gecelerini yıldızları takip etmekle, hesaplar yapmakla geçiren Piri'dir.
Piri kadar doğru hesaplamalar yapamasa da İspanyol denizci Kristof da denizde tam yol ilerlemektedir. Amaç Hindistan'a ulaşmak olsa da dünya tarihine değiştirecek bir hata ufuktadır.
 
Özellikle hikayeyi yarıladıktan sonra kitabı elinizden bırakamayacağınızın garantisini veririm.
 
Kendinize bir iyilik yapıp bu kitabı okuyun :)

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Senden Önce Ben

Önce videoyu açmanızı öneririm...
 

Senden Önce Ben


Doz aşımı belirtileri ard arda kaç Moyes kitabı okuyunca ortaya çıkıyor acaba?
Aynı yazarı üst üste pek okumam aslında (en son Tess Ablayı okumuş, kendimi kapı-pencere kontrol ederken bulunca bırakmıştım ;) ).
Senden Önce Ben'i daha çok seveceğime dair yapılan yorumlar beni motive etti sanırım ve hakkını vermek lazım daha çok sevdim. Kitabın konusuna hiiç girmeyeceğim zaten internette epeyce boy gösterdi, bense arka kapağını bile okumadım, aklımda kalanlar beni dürtmesin dedim.
Hızla ilerleyen, zaman zaman da burnumun direğini sızlatan, yeni başlayan haftamın üstüne tüm ağırlığıyla oturan bir hikayeydi. Cuma günü bitse de ben içine gireceğim hengame sayesinde hızla normal hayata dönsem daha iyidi tabi :)

Kitap yıllar önce okuduğum bir başka kitabı hatırlattı bana; Mister Mehmet. Şimdi baktım da piyasada görünmüyor, lise döneminde kütüphaneden edinmiştim. Akşamları ben okuyor, okula giderken de anneme bırakıyordum, bazen kimin okuyacağı konusunda anlaşamıyorduk :) Kızlarla bu şekilde kitap okuyabilmek en büyük hayallerimden :)

 
Ben kitaplardan bahsederken acaba bu spoiler sayılır mı diye endişelenedurayım bloglar/siteler arasında daha ilk cümlede kitabın sonunu söylemek, devamında bool argolu yorumlar yapmak moda olmuş!! Kendimi gençlere kızan, gözlüğü burnunun üstünde 'teyze' gibi hissettim ama yine de kızacağım arkadaş; biraz saygı yahu!!!

21 Ağustos 2015 Cuma

Bir Artı Bir


Okuduğum ilk Jojo Moyes kitabı Bir Artı Bir.
 
Jojo Moyes hakkında çok fikir sahibi olmasam da paylaşılan fotoğraflardan bol bol aşinalık kazanmıştım. Daha öncesinde yazarın farklı bir kitabını da almıştım ama okumaya Bir Artı Bir'den başladım. Beklentim akıcı, okuru yormayan ve belki biraz fazla pembe/romantik bir hikayeydi.
Kitaba başlayınca hızla hikayenin içinde buldum kendimi, aynı hızla da bitirdim. Düşündüğüm kadar toz pembe olmayışına sevindim, kitaptaki karakterler de yeterince renkliydi.
Diğer Moyes kitaplarını okursam fikrim/değerlendirmem değişir mi bilemem ama Bir Artı Bir güzeldi, özellikle yolculuklar için ideal (bolca yolculuk içeriyor zaten, okurun empati yeteneğini de geliştirir :) )
 
Kitabı okuyacaklara önerim ilk 8-10 sayfada kim kimdi, o adam topu kime/niye fırlattı diye anlamaya çalışmayın zaten sonrasında hatırlamanız gerekmeyecek :)

20 Ağustos 2015 Perşembe

İşe Dönüş...

Şaka maka tam on beş aydır evdeydim. İzne ayrılırken sürekli annesini tekmeleyen bir bebem vardı, işe dönüş zamanı geldi ve  'anne mama' diyen bir tombalağım var.
Çocuğunu/çocuklarını bırakıp işe dönmek garip bir ikilem; bir yandan çocuğunla kurduğun sarmalın dışına çıkmak istemiyor, vicdan azabı duyuyor, çocuğunu kime/nereye bırakmış olursan ol endişe ediyor, seni bekleyen yeni koşturmaca ve düzensizlikten korkuyorsun, bir yandan da dışarıda akan hayata ucundan kıyısından tutunup daha dik yürüyorsun.
Evde kendine zaman ayıramayan annenin işe başlayınca kendine ait zamanının olması (en azından benim için) kulağa garip gelse de; düzenli saç taramak, kıyafetine çeki düzen vermek, topuklu ayakkabıları dolabın derinlerinden gün yüzüne çıkarmak anneye bir nebze de olsa iyi geliyor.
Mesela ilk günler misafir sayılırım, zaten henüz bilgisayarım da yok diyerek biraz kitap terapisi yaptım. Bir iki günde kitap bitirebilmenin tadını hatırladım :)
 
 
 
Peki ben işe başlarken kader boş mu durdu, hayır bol bol ağ ördü ;)
Pazartesi öğle arasının sürprizi (evet bizim öğle arasında evde olabilme lüksümüz var, ilçe nimeti diyelim) Eylül'ün ateşlenmiş olmasıydı. Zaten hasta olan kuzeniyle vakit geçirmiş olduğundan kulağımız sesteydi ama işe başlamamla bu kadar senkronize olabileceğini düşünmemiştim!!!
İlk günü minimum izinle geçirebilmek için aile hekimini tercih ettik. İki gün kullandığımız ilaçlara rağmen özellikle ateşle baş edemeyince çarşamba günü günübirlik hastaneye yatış göründü...
 
 
 
 
Eylül'ü nispeten stabil hale getirip eve döndüğümüzde Duru uyumuştu. Tüm gün neşeli görünmüş ama uykusunda her sağa-sola dönüşünde 'anne?' diyerek varlığımdan emin olmak istedi, sabah beni gördüğünde çok mutluydu :)
 
İşyerinde çekmecemi her açışımda 'şunu da getirmeliyim' diyor, bir kısmını liste yapıyorum ama listeyi eve götürmeyi unuttuğum gibi evde de hiiç birşey hatırlamıyorum. Allahtan 'bebesi hasta anne' psikolojisiyle kendimi enerjik hissediyorum da ev az biraz eski düzenine yakın seyrediyor.
 
İşyerinde eksiklerimi tamamlamam, mevzuat incelemem, bakıcı teyzemiz için bir beslenme çizelgesi hazırlamam, Eylül'ün yeme problemini çözmem, Duru'yu çokça öpmem ve hastalığın ona da geçmemesi için dua etmem lazım....
 
Bizde bu küçük ve önemsiz gündem varken memleket yangın yerine döndü, ben çocuğumun sadece 1 hafta on gün sürecek hastalığından yakınırken anneler çocuklarını toprağa teslim ediyor... Kolumuzu kanadımızı kıran bu saçma gösterinin son bulması, insanların anlık galeyanla değil sağduyu ile karar vermesi, gençlerin ölmemesi dileğim...

18 Ağustos 2015 Salı

Kurtlara Söyle Eve Döndüm

Kitabı ilk kez instagramda görmüştüm, ilginç bir ismi varmış dedim. Sonrasında telefon ekranından bolca göz kırptı bana ama ben onu alamazdım, zaten evde var olan bebem bana kitap okutmuyordu ki...
 
 
 
Ta ki yaşadığımız ilçede ilk kez kitap fuarı açılıncaya dek, hem de ne fuar ; kulağa inanılmaz gelecek ama kitaplar etiket fiyatıyla satılıyordu :) çok satanları kitap yığını içinden bulabilmek bir mucizeydi, aldığınız kitapları koyabilecekleri poşetleri bile yoktu... Peki ben bunlarla yılar mıyım, hayıııırrr... Üç kitap alınca ikisinin fiyatını ödeyeceğimi öğrenip, canla başla çalıştım ve üç tane kitap edinebildim. Hem okunacak hem de aynı fiyatta olacak üç kitap düşük bir olasılıktı, dolayısıyla kazıklanmıştım ama kitapları almıştım... Pazar poşetine sıkıştırılan kitaplarımla mutlu mesut döndüm eve :)
 
Kitabın başına türlü talihsizlikler gelse de, tatil yollarını arşınlayıp sadece iki sayfası okunsa da, Duru her seferinde kitabımı ele geçirip ayracının yerini değiştirse de okudum...
 
Spoiler içermez...
 
Farklı bir hikayesi var kitabın, durağan sayılabilecek bir anlatıma sahip ama esrarını koruyor, bir sonraki sayfaya ilgiyle geçiriyor.
Kitapta çok fazla karakter yok, kitabı bir kenara bırakıp günler sonra dönseniz de kim kimdi karmaşası yaşamıyorsunuz.
Ana karakter June yaşıtlarından farklı merakları olan Orta Çağ hayranı, çizmelerle dolaşan, ormanda hayallere dalan bir kız, sanatçı kişiliğiyle popüler olan ablası Gretayı ise beklentiyle okudum ama çok da farklı yerlere çekemedi akışı. Elbus ailesi ise  'çok çalışan-konserve/yahni yiyen-birbirinden habersiz-komik olmayan şovlarla eğlenen' ailelerden yani bizlik değil :)
Tüm kitapta Finn'den bahsedilse de perdenin arkasındaki isim Tobby çok daha ilgi çekici... Bir an istediğim zaman arayabileceğim/gidebileceğim, bana 'ne istersen yapabiliriz' diyen birileri olsa ne hoş olurdu diye düşündüm. Burada yazamayacağım detaylar isteğime dahil değil tabi...
 
Bence 'naif' olan bu kitabı sevdim, okumadan önce ufak bir araştırmayla daha detaylı bilgilere ulaşabilir, ona göre karar verebilirsiniz...
 
Veee benden bir not
Kurtlara Söyle İşe Döndüm....
 

9 Ağustos 2015 Pazar

Buralardayım...

Blog aleminden epey uzak kaldım. Evde var olan koşturmacadan fırsat kalmıyor hiç ama lale devri bitiyor, haftaya işbaşı. Yeni bir tempo bizi bekler...
Evde bir yaşını çoktaan geçen bir afacan, bir ilkokul adayı ve hiiç işe dönmek istemeyen bir anne mevcut, bakalım yeni günler bize ne getirecek...



Yeni ve güzel haberlerle görüşebilmek dileğiyle....