Sayfalar

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Bahçeden...

Artık canlanmaya başlayan bahçemizden bahsedeceğim bugün..
Binada üç aile oturuyoruz ve bahçeyi de birlikte ekiyoruz. Biz taşınmadan önce hep birlikte ilgilenmişler bahçeyle, biz de ayrı bir yer ayarlamak yerine onlara dahil olduk:) Alan geniş olduğu için rahat rahat yetiyor hepimize.
Mayıs ayı başında ekilmiş olması gereken sebze fidelerimizi ancak dün alabildik. Bugün mesai sonrası dikeceğiz.. Fasülyeleri iki hafta önce ekmiştim ama hava tam ısınmadığından daha çıkmadı, her gün bakıyorum bir hareket var mı diye :)
Ev sahibimiz çiçeklere, annesi de sebzelere meraklı, iş bölümü var yani :)..Sebzeleri ve çiçeklerimizi sulama konusunda teyze imdadımıza yetişiyor sağ olsun. Biz de kızımla çapalarımızı alıp  sık sık otları kazıyoruz, kızaran çilekleri topluyoruz. Eylül kovalarını oyuncaklarını toplayıp toprağın üzerine yayılmayı çok seviyor. Üzeri kirlenecek diye endişe etmeden oynamasına müsaade ediyorum, eve girerken tepeden tırnağa değiştiriyoruz kıyafetlerini..
Ben hep bahçeli evlerde yaşadığım içi, sebzeyi dalından toplamaya alışığım, kızımın da böyle bir avantaja sahip olmasını istiyordum, henüz kendi evimiz olmasa da istediğimiz şartların çoğuna sahibiz..

Ön bahçemiz..Adını bilmediğim bir sürü çiçek var.. Eylül'e çiçekleri kokla da fotoğrafını çekeyim dedim, o da sıradan hepsini (gülün yaprağı da dahil) kokladı :)

 Sarmaşık güller geçen sene hasta oldu, bu da yenisi dikilmeyi bekliyor..

 Bu çiçeğin 2-3 farklı rengi var..

Soğuklardan hanımeli bile çiçek açamadı henüz ..

Arka bahçeye geçiş..(Gerçi fotoğrafta Eylül ters yöne gidiyor ama :))

 İlk üç sıre çıkması beklenen fasülyeler :) Yanında domates var çekirdekten kendi yetiştirdiğimiz, köyden gelenler. Henüz canlanamadılar, gübreyle motive ediyoruz kendilerini..

 Çilekler..En sevdiğimiz köşe :) Bu toplanmış hali tabii, fotoğraf öncesi Eylül'le yedik kızaranları ;)



Elma, kiraz ve kayısı ağaçları..Yan bahçede de şeftali, ayva ve meyve vermese de yeşilliği yeten fındık ile zeytin var..Buralarda ceviz ağacı da bol ama bahçemizde yok maalesef..



 Teras manzarası..Görünen ağaçlık alana doğru yürüyüşe gidiyoruz, gerçi bir haftadır yağmurdan yürüyemiyoruz ama ..Uzakta görünenler de Üniversite'nin binaları.

Bu da göl manzaramız. Güneş batarken çektiğim için pek net değil. Gölde gün batımı çok güzel oluyor, bolca fotoğrafını çekiyorlar ama benim gibi telefonla olacak iş değil tabii bu..

Terasta ortak kullandığımız bir oda var, eski çekyat, tv vesaireyi çıkardık. Büyük bir ocağı ve sobası da var,  kışın keyif yapması güzel oluyor, külde patatesse favorimiz. Çocukların eski oyuncakları da çatıda olduğu için Eylül çok seviyor çatıyı. Boş duvarı da projeksiyonla sinemaya çeviriyor eşim sağ olsun :). Ailenin tüm fertleri için eğlenceli bir mekan yani..
Tüm bunları zevkli hale getiren en önemli şey komşularımız tabii. Çok şükür iyi insanlarla karşılaştık. Benim çocukluğumda kalan komşuluk ilişkileri burada devam ediyor. Bir yerlere giderken evini, eşyanı rahatlıkla emanet edebileceğin insanlar..

Bir kaç çiçek, yeşil soğanlarımız ve Eylül'ün nohudu da balkonda :) O da ayrı bir yazı konusu olsun...

Çekiliş

Kitaplı, nutellalı bir çekiliş. Bir çekilişten daha ne beklenir ki? :))



22 Mayıs 2012 Salı

Bugün...

Bugün hava güzel, dedim ki kendi kendime "gel sana bi yemek ısmarlayayım.." Tabi etraftan napıyor bu kadın demesinler diye kaş göz işaretleriyle anlaştık..
Adı ilçe olup hacmi kasabayı geçmeyen memlekette yemek yiyebilecek fazla mekan yok..Bir tane köftecim var, ufacık ama mutfağı temiz. Çekirdek aile olarak işletiyorlar, baba hazırlıyor, anne mutfakta, oğul serviste..Menüde köfte, döner ve yeni eklenen adana var..Bahçe işleri başladığı için eşi yokmuş, çilekler toplanmaya başlamış..Bu sene çileği onlardan alacağım, toplayıp servise verecekler benim için..Eylül çilekli süt seviyor, aslında gönlümden geçen sade içmesi ama çilekliyle ancak alıştırabildik süt içmeye. Ben de çilekleri hafif şekerle pulp haline getirip dondurucuya koymayı, Eylül'ün sütünde kullanmayı planlıyorum..Tabi reçel de yapacağım. Aralık ayına kadar çilek bulunuyor burada, organik üretim de var. Gerçi organiğe pek itibar etmiyorum, çünkü yol kenarında yetişenin bile adı organik. Tanıdık birisinden almak daha mantıklı. Bahçedeki çilekler de kızarmaya başladı ama onlar daha ziyade günlük birer avuç toplamak için uygun. Eylül arka bahçeye geçti mi direkt çileklere gidiyor artık:)
Havalar ısınsın da nimetlerinden faydalanayım ilçede yaşamanın, o kadar karına kışına göğüs gerdik dimi?
Dün araç beklerken yol kenarından papatya topladım kızıma, "hastaydın ya sana çiçek getirdim" dedim, pek bi sevindi :))



Akşam komşularla çatıda pişi-saç böreği işine girdik. Tam bir imece yapıp cümbür cemaat çalıştık, sonuç oldukça lezzetliydi (kalorisine hiiç girmiyorum, bugün zaten yoldan çıktım)...Yarına da bahçeye sebze fidesi dikeceğiz...
Ve uyku zamanı........

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Makinelendim döndüm...

Bir haftalık eğitimden sonra tekrar işbaşı..
Yokluğumuzda hava epeyce soğumuş, eve girip de kaloriferlerin yandığını görünce çok sevindim. Eylül'ü hasta etmeden yıkadığımı umuyordum ama bu sabah mide bulantısıyla uyanmış ...Babası doktora götürüyor şimdi, ciddi bir şey değildir umarım..Soğuktan kımıldamaya üşenir haldeyim, bir de üstüne "çocuğu hasta olan çalışan anne" ağırlığı bindi ki, zaman geçmez artık!! Farklı bir ilçede çalışmanın sıkıntısı en çok bu durumlarda hissediliyor. Acil durumlarda baba harekete geçiyor, ben telefonla takipteyim. Mesafe çok değil aslında, büyük şehirdeki mesafelere eşdeğer neredeyse ama her istediğinde araç bulunmuyor, özellikle öğleden sonrası sıkıntılı...
Makinelenme mevzusuna gelince;
Geçen hafta nihayet dikiş makineme kavuştum. En basit modelinden bir Singer aldım. Hiç tecrübem olmadığı için bir süre bakıştık, annemi izledim, bir kaç düz dikiş denemesi yaptım. Bolca parça kumaş ve patronla eve döndüm. İlk iş olarak aldığım kumaştan masa örtüsü diktim, bir de Eylül'e evde giymek için pantolon. Gerçi kumaşım çocuklara uygun bir kumaş değildi ama maksat elim alışsın. Uzaktan bakıp detaya inmeyince pantolona benziyor :) Eylül de nasıl sevdi, akşam zor çıkardı, sabah da hevesle giymiş:) Uygun kumaşlarla alternatifleri çoğaltmalıyım..
Konya'da hava kapalı ve çoğunlukla yağmurluydu geçen hafta...Nadir yakaladığım açık havalardan bir kaç fotoğrafla kaçıyorum...Diktiğim kıyafetler başlıklı bir yazı hazırlayabilme umuduyla...
(Blogları epeyce inceledim ama dikiş konusunda önerilerinizi bekliyorum (site, kitap, forum vs..)

 Akyokuş'tan Konya manzaraları..Sağdan sola doğru (Meram'dan Selçuklu'ya doğru) yeşil azalıyor, bina yüksekliği artıyor..


 Japon Parkı. Restoranı dışında çok bir özelliği yok ama yine de Eylül'ü zor çıkardım parktan..

 Eylül ve kaçamak bakışıyla "Ayşe". Evet evet ayımızın adı Ayşe:) Kendisi yeğenimden kızıma ismiyle birlikte kalan, her yere bizimle gelen çilekeş bir oyuncaktır. Ayşesiz evden çıkılmaz!!


 Annemlerin sokağı..(Ben işe başladıktan sonra taşındılar bu eve, o yüzden "evimiz" diyemiyorum, kendimi her zaman misafir hissediyorum.. Çocukluk ve öğrencilik anılarım eski evlerde kaldı:( )

 Yağmura rağmen semaverde çay..(Teras henüz yaz formatında değil tabii)

Daha eskilerden bir fotoğraf; bir iki  hafta önce, güneşi görebildiğimiz bir hafta sonu. Aynı zamanda bir yaz klasiği..Eylül bahçede oynar, annesi işini bitirip çayını alır ve Eylülü izler..

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Satranç

Geçen sene bolca gördüğüm, duyduğum bir kitap Satranç..
Kısa ama çarpıcı bir hikaye...

Satrançta kendi karşı oynamak, kendi gölgenin üstünden atlamak gibi bir çelişkidir....




SATRANÇ
New York'tan Buenos Aires'e giden bir yolcu gemisinde yolcular arasında
bulunan bir milyoner, dünya satranç şampiyonu Mırko Czentovıc'e, ücreti
karşılığında, bir parti satranç oynamayı teklif eder. İkisinin oyununu izleyen
Avusturyalı bir göçmen, Dr. B., oyun sırasında kendini tutamayıp onlara
karışınca şampiyonla karşılaşması önerilir kendisine. Gestapo tarafından bir otel
odasına kapatılan ve uzunca bir süreyi bu odada, tek başına ve oyalanacak hiçbir
şeyi olmadan geçiren, yalnızca sorgulama için odadan çıkarılan Dr. B., bir gün
rastlantıyla eline geçirdiği bir satranç kitabı sayesinde bu oyunun inceliklerini
öğrenmiştir. Satranç tahtası ve taşları olmamasına rağmen, önce ekmekten
yaptığı satranç taşlarıyla sonra da tümüyle zihninden oynayarak kuramsal bir
satranç ustası olup çıkar. Ancak bu tutkusu yüzünden sinir krizine, beyin ateşine
yakalanır. Tedavi olur, arkasından da serbest bırakılır. Yirmi yıldır eline satranç
taşı almamış olsa da, Dr. B., gemide satranç şampiyonuyla oynadığı oyunu
inanılmaz bir biçimde kazanır. Kendini olayın heyecanına kaptırarak maçın
rövanşını oynamayı isteyince şaşırtıcı, bir şon bekler onu. Stefan Zweig'm
büyük bir ustalıkla kaleme aldığı kısa, ama yoğun romanı Satranç, gerilimli
kurgusu, kahramanının ruhsal gelgitlerinin incelikle işlendiği dokusuyla bir
solukta okunuyor.
Stefan Zweig - Satranç

Çekiliş

Lavantalı bir çekiliş için;
tık..


11 Mayıs 2012 Cuma

Fahrenheit 451

Popüler distopya (ya da kara ütopya) romanlarından birisi.




Gelecekte geçen bir hikaye, kitap okumanın ve hatta bulundurmanın suç olduğu bir toplum..Bu suçun cezası ise kitapların ve karşı koyması durumunda sahibinin de kitaplarla birlikte yakılması..
Bir zamanlar yangınları söndürmekle görevli itfaiyeciler artık omuzlarında Fahtenreit 451(kitapların tutuşmaya başladığı sıcaklığı ifade eden) yazısıyla kitapları yakmakla sorumlular..Gece-gündüz demeden baskınlar yaparlar..
Ama bir yerlerde hala umut vardır...Yazılı olan kitapların bulunma ve yakılma riski olduğundan, kitaplardaki bilgileri bir sonraki nesillere aktarmanın tek bir yolu vardır...

"Evin arka kısmındaki avluya geçip, arka sokağa çıktı, Beatty diye düşündü, artık benim için bir problem değilsin. Daima söylerdin 'bir problemle yüzleşme, onu yak' diye, artık ikisini de yaptım. İyi geceler Yüzbaşım..."

"Onlardan biri yanmayı durdurmalıydı, güneş yanmak zorundaydı. Bunun için yanmayı durdurmak Montag'a düşüyordu. Tasarruf yapmak da şarttı. Birisinin tasarruf yapması gerekliydi. Kitapların, kayıtların şu ya da bu şekilde saklanması lazımdı."

"İsanın doğuşundan önce yandıktan sonra tekrar kendi külünden vücut bulan efsanevi bir kuş varmış. Bu kuş zaman zaman kendisini ateşte yakarmış. İnsan oğlunun ilk benzeri. Ateşte yanıp kül olduktan sonra birden alevlerin arasından tekrar fırlar hayat bulurmuş. Biz de şimdi aynı şeyi yapar görünüyoruz.  Fakat bu kuşun sahip olmadığı bir şeye sahibiz biz. Yaptığımız şeyin saçmalığını kavrayabiliyoruz. Binlerce yıldan beri yaptıklarımızı biliyoruz. Bunu hatırlayan insanlar da bu dünyada yaşıyor, bunu hiç unutmamak gerekir."

Distopik kitaplar ve çoğunluğu kitaplardan uyarlanmış filmlerle ilgili uzayan listeler bulmak mümkün. Okumayı  düşündüğüm (ancak konusu hakkında henüz çok fikir sahibi olmadığım) 1984'ün de bu gruba dahil olduğunu öğrendim ( uygun bir zamanda okuyacağım). Daha çok karamsar işleyişleriyle ön plana çıkan bu kitaplardan şimdilerde en popüler olanı da Açlık Oyunları Serisi. Seride anlatılan on iki mıntıka ve sürdürülmek zorunda kalan yaşam tam bir kara ütopya örneği. Bu arada filmini hala izlemediğimi hatırladım şimdi..

Fahrenheit 451 de filme uyarlanan kitaplardan, ancak filmi çok başarılı bulunmamış.
Bu arada eşime bitirdiğim kitabı anlatırken (ki rahatlıkla konusunu ve sonunu anlatabilirim çünkü kitabı okuma ihtimali yoktur ;) Belki okur düşüncesiyle Açlık Oyunlarını anlatmamıştım, onun da filmi çıktı, hayatta okumaz. artık.) "ben de buna benzer bir film izlemiştim" dedi:) Eşimin film kartelası geniştir, genelde ben kitabını okumayı sever, daha çok zevk alırım; o da okumaya hiç yanaşmaz illa ki filmini izler..
İleride kızımın tercihini okumaktan yana kullanmasını istiyorum ama, bakalım..:)

10 Mayıs 2012 Perşembe

Bu bu nedir bu?

Eski bir reklamın meşhur sorusu, hatırlayanınız vardır muhakkak :) Kaan Girgin oynardı, bir de bankacı kız vardı ama onu tam hatırlayamıyorum...
Neyse benim soruma gelirsek;


Bu küreyi dün bir köy okulunun bahçesinde gördüm. Sordum okulun Müdür Yetkili Öğretmenine (bu kavramı yeni duydum da yazasım geldi:)), Beyşehir Gölü'nden çıkarmış balıkçılar, muhtemelen 100 yıllıktan fazla. Bu ters halde duruşu, diğer tarafı açıkmış, bir tür küp yani..Oldukça büyük, boyu 1,5 metre civarında, üst kısmındaki çıkıntılı kısım üzerinde gayet dengeli bir şekilde duruyormuş bulunduğunda..
İlgili kurumlara haber verdiniz mi diye sorduk, resmi yazı yazılmış ama sahiplenen bir kurum olmamış, daha önce okulun içindeymiş ama şimdi tozun toprağın ve hatta yıkılmak üzere olan bir duvarın dibinde bekliyor.
Tabii kimsenin ilgilenmemesine de kızdık, kırılıp parçalanmadan alınsa buradan keşke..
Bu kadar büyük bir şeyi nasıl bu kadar muntazam yapabilmişler şaşırdım doğrusu, üzerinde yiv gibi çıkıntılar var...Zamanında yiyecek depolanmasında kullanıldığını düşündük...
Siz ne dersiniz, var mı bilen gören daha önce?

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Aferin...

Uzun zamandır yaptığım bir şey için bana "Aferin" diyen olmamıştı, taa ki düne kadar..



Dün işlerimi erken bitirince biraz da kendime bakayım diye siyah maske yaptım yüzüme. İçeriye girince Eylül yüzüme bakıp "Niye sürdün onu yüzüne ?" diye sordu. Anlattım, yüzüm daha güzel olsun diye sürdüm dedim, "Hiç güzel olmamışsın, çabuk yıka onu!" diye dikildi başıma. Yarım saatlik süreyi doldurmak için oyalamaya çalıştım ama bana mısın demedi, tuttu elimden lavaboya götürüyor, ben banyoda yıkarım diyorum, "olmaaz lavaboda yıka" diye ağladı ağlayacak, görecek illa yıkadığımı...
Zar zor yarım saati doldurup yüzümü yıkadım, içeri girince en ciddi haliyle Eylül bakıp "Aferin, yıkamışsın yüzünü" dedi. Bir an o anne olan Eylül, yaramazlık yapıp elini yüzünü kirleten benmişim gibi hissettim:)

Mim (Kitaplar)

Mimlendim, hem de tam benlik bir konuyla; Kitaplar...
Kitapladans / Gonca Hanım 'dan gelmiş, teşekkür ederim..


Gelelim sorulara:
1. Ne sıklıkla kitap okursunuz?
Hemen her fırsatta okurum; yolculukta, serviste, öğle arasında, uyumadan önce, yemeğin pişmesini beklerken mutfakta, eliptik bisiklet üzerinde, telefonumdan okuyorsam servis beklerken ...

2. En sevdiğiniz yazarlar?
Hakan Günday, Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Ahmet Ümit, Ayfer Tunç, Vedat türkali, İhsan Oktay Anar, Jean Christophe Grange, Tess Gerritsen, Margaret Mazzantini...diye uzar.

3. En beğendiğiniz kitaplar?
Kara Kitap, Yeni Hayat, Amat, Nietzsche Ağladığında, Az, Göçebe, Bizim Köy, Tutunamayanlar, Dünyanın İlk Günü, Yeşil Peri Gecesi, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, Sakın Kımıldama, Açlık Oyunları, Mavi Karanlık, Kayıp Romanlar, Az, Kinyas ve Kayra, Zargana, Cerrah ve devamı, Sis ve Gece, Kabil...

4.(Yerli/Yabancı) hangi yazarların kitaplarını daha çok tercih edersiniz?
Aslında net bir ayrım yapmam yerli veya yabancı oluşuna göre. Ama bazen üst üste yerli yazarları okumayı severim, özellikle son dönem yazarları çok beğeniyorum (Afilli Filintalar, Yeraltı edebiyatı..)

5. Bugüne kadar en beğendiğiniz kitap serisi?
Seri deyince en iyisi diyebileceğim bir örnek yok ama Açlık Oyunları Serisini oldukça sürükleyici bulmuştum..

6.Daha çok hangi tarz okumaktan hoşlanırsınız?
Gerilim, polisiye, macera..

7. En son hangi kitabı okudunuz?
Sis ve Gece-Ahmet Ümit



8. Şu anda hangi kitabı okuyorsunuz?
Fahrenheit 451-Ray Bradbury.



9. Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsunuz? Yeterli mi?
Bir kitabı araştırırken, satış siteleri ya da gazete haberleri yerine bir blog yazısı bulmak çok güzel tabii. Son yıllarda hızla arttı kitap blogları, keşke artsın daha da artsın..İnsanlar okusun, okutsun, kitaplarını paylaşsın anlatsın..Bundan güzeli var mı?



10. Kitap okumak sizin için ne ifade ediyor?
Bir tür terapi (strese, depresyona karşı birebir)...
Bir tür tedavi (kitaplarla ağrımı sızımı unuturum)...
Bir tür eğlence (bana özel bir sinema izlemek, ışık hızıyla dünyayı dolaşmak gibi)..
Bir tür eğitim (anneliğin yan etkisi/çocuğum için iyi bir örnek olmak, onun için her şeyin en iyisini araştırmak)...
Bir tür dekorasyon (kitaplarımı raflara sıralamak; rengine göre, boyuna göre, yazarına göre).......uzar gider..:)

Bloğunun isminde "kitap" geçenler, sizlere gönderiyorum...







Çekiliş

Yeni haftaya bir çekilişi duyurarak başlıyorum..
Kitap Bahçesi  iki güzel kitap veriyor ..Katılmak isteyenler bu sıcak bloğu ziyaret edebilir..


6 Mayıs 2012 Pazar

Düğme...

Bugün hummalı bir çalışma ile tüm yazlık gömlek ve pantolonları ütüledim. Allahtan buhar kazanlı ütüler var, yarı yarıya kar ediyorum zamandan..



Ütülediğim gömleğin düğmesinin kopmuş olduğunu görüp diktim ve her düğme dikişimde olduğu gibi çocukluğumu hatırladım; her arefe akşamında bizim evde aynı şeyler yaşanırdı..Alınan bayramlıklar çorabına varıncaya kadar giyilir, prova edilirdi. Sonra annem elime bir iğne-iplik verir tüm yeni kıyafetlerin düğmelerini sıkıştırmamı isterdi. Her düğmenin üzerinden geçer, yeniden diker, sağlamlaştırırdım. Eskiden kıyafetlerin düğmesi zayıf mı dikilirdi yoksa bu benim için bir alıştırmamıydı emin değilim ama usanmadan hepsini elden geçirirdim.
Şimdi ise nadiren düğme dikiyorum...Artık kıyafet çokluğundan düğmesi kopuncaya kadar bir kıyafet giyilmiyor bile sanırım, ya da daha sağlam dikiliyor düğmeler..
Şimdiki kıyafetlerin bir güzelliği de yedek düğmelerinin oluşu. Eskiden bir düğme kopup kaybolmuşsa düğme kutusu dökülür, düğme uydurulmaya çalışılırdı..Annemin metal bir kutusu vardı dikiş malzemelerini koyduğu, çok orjinal ve sağlamdı, hep aklıma gelir keşke alıp saklasaymışım diye...

Sis ve Gece

Ahmet Ümit'in öykü kitaplarından sonra yazdığı ilk roman, bana göre en iyilerden..



İstihbaratçı Sedat'ın saldırıya uğraması, sevgilisi Mine'nin ortadan kaybolması ve her iki olayda da başrolde olan örgüt üyesi Fahri...Teşkilat içinde yaşanan fırtınalar, Sedat'ın içinden çıkamadığı bilinmezler..
Bir yanda karısı ve çocukları, diğer yanda beraberinde götürdüğü soru işaretleri ile Mine..
Oldukça sürükleyici bir hikaye, yerliyerine oturan taşlar ve sürpriz final..Polisiye kitaplarda final beklentileri karşılamazsa insanda "boşuna okumuşum" düşüncesi oluşuyor haliyle, Sis ve Gece bu açıdan tüm beklentileri karşılayan ve tadı damağınızda kalacak bir kitap...
Bu kitap kütüphanemde yoktu ve daha önce okuyup okumadığım konusunda emin değildim, kitaba başladım ve çok da tanıdık gelmedi gidişat, ama kitabın yaklaşık dörtte birine geldiğimde okuduğum bir cümle ile kafamda bir ampül yandı resmen :) Yani kalanını finali bilerek okudum ama yine de müthiş zevk aldım...
Tavsiye edeceğim A. Ümit kitaplarının başında geliyor..

Yine filmi yapılan bir Ahmet Ümit kitabı Sis ve Gece, kadro tek kelime ile süper. Sadece isimlere bakarak kimin hangi rolde oynayacağını tahmin edebildim:) Yani karakterler ve oyuncuların uyumu müthiş..



En kısa zamanda filmini de izlemek istiyorum.



4 Mayıs 2012 Cuma

Bir Sis Böler Geceyi

Bu hafta Ahmet Ümit'ten gidiyorum. Okumadığım 2-3 kitabı kalmıştı, elimdekilerle devam ediyorum. Aynı yazarın birkaç kitabını üst üste okumak rahat oluyor, kitabın diline aşina oluyorsun az çok, tanıdık birisiyle sohbet etmek gibi. Tabi sayıyı çok tutunca sıkıcı da olabiliyor. (Hatta Tess Gerritsen gibi yazarlar da insanı paranoyak yapabiliyor:))



Bir Sis Böler Gece'yi alışıldık A. Ümit kitaplarından biraz farklı; öncelikle kısa bir kitap, bir günde bitiyor. Tarzı da farklı biraz, beklenen cinayetler-soruşturmalar yerine daha gizemli...Alevilik ekseninde işlenmiş bir hikaye ve ona paralel olarak  (ya da teğet geçen mi demeliyim-ki bu terime gıcık oluyorum artık, matematikten- teğetten-çemberden soğuttular beni!!) sorgulanan bir geçmiş..
Kitabı okurken filminin de çekilmiş olduğunu öğrendim. 



Mart ayında vizyona girmiş, fragmanı çok cazip görünmedi ama geneli nasıldır bilemiyorum. Cem Davran varmış başrolde, çok başarılı bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum, Ali Sürmeli dışında da pek tanıdık isimler yok, o yüzden çok gündeme gelmemiş sanırım (ya da ben duymamışım)..

Kitabı ilgiyle okudum,  tasvirler oldukça etkileyiciydi olayların geçtiği köyü çok net canlandırabildim gözümde ama final çok tatmin edici gelmedi açıkçası, daha net bir yere bağlanmasını umuyordum..

Okumak isteyenlere farklı bir Ahmet Ümit kitabı olduğunu tekrar hatırlatmak isterim...
(Farklı deyince Ninatta'nın Bileziği de çok farklı bir kitaptı ve ben çok sevmiştim, okumayanlara onu da tavsiye ederim..)

Ahmet Ümit kürüne devam ediyorum, sırada Sis ve Gece var....

3 Mayıs 2012 Perşembe

Bahar geldi...(Gelecek:)

...Nihayet baharımız geldi, güneşi hissedebiliyoruz...Göl kenarında üşümeden oturabiliyor, çiçeklerimizi balkona çıkarabiliyoruz. Lülü durumdan son derece memnun :)...
Bunlar dün hazırladığım cümlelerdi, ben yazımı tamamlayıncaya kadar yağmur geldi kapıya dayandı..
Ben de 23 Nisan'dan kalma güneşli fotoğraflarla durumu dengelemeye karar verdim...


















2 Mayıs 2012 Çarşamba

Vanilya Club Mayıs Kutusu

Akşam eve dönüşte beni Vanilya Club kutusu bekliyordu. İzin dönüşü telaşeden unutmuşum, sürpriz oldu:)
Güzel kokulu bir kutu olmuş...


Yüz ve vücut için güneş kremi-Lancaster Sun Beauty
Dudak kalemi-Alessandro Lip Liner
Çok hoş bir oje-China Glaze
Boya korumalı şampuan/krem-Global Keratin
Vücut losyonu  (güzel  ve kalıcı bir kokusu var)-Bath&Body Works Collection
Parfüm testerları-Azzaro Pour Homme L'eau/Swarovski Aura (bunun kokusuna bayıldım)
Tırnak sitckerları (buna da Lülü bayıldı:)







Sultanı Öldürmek

Ahmet Ümit'in gündemdeki kitabı Sultanı Öldürmek.
Fetih ve Fatih'in ön plana çıktığı günümüzde, popüler olmaya aday bir kitap..
Aslında yeni çıkan kitaplarla arama hep mesafe koyarım ama bir kaç yazar söz konusu olduğunda bu geçerli olmuyor. Ahmet Ümit de bunlar arasında..



Kitaba  başlarken (belki pek çok insan gibi ) sadece Fatih döneminde geçen bir konusu olduğunu düşünmüştüm, işin içinde başka "Sultan"lar da varmış. Aslında konu birbirini güzel tamamlıyor ama Fatih'in hikayesinin finali biraz havada kalıyor.
Gerçi beklentiyi karşılamasa da ben Fatih ve Fetih'in gündemde kalmasını, daha iyi çalışmalar ortaya çıkabilmesi için yapılanlara (eksik de kalsa / yanlış olmadığı sürece) destek olunması taraftarıyım. Kıytırık Vietnam hikayeleri ile büyüyen bir nesil olarak, Fetih'in işlenmeye fazlasıyla müsait olduğunu düşünüyorum. (Haremli halvetli diziler bu kapsamda değil tabii:)

Kitaba dönersek, biraz daha derinlerden, psikolojik açıdan işlemiş konuyu A. Ümit. Tarzını biraz Masumiyet Müzesine (evlerden ırak) ve Orhan Pamuğa benzettim (gerçi artık kendisine sinir olmakla birlikte, Orhan Pamuğun tarzını daha doyurucu bulurum). Dönem itibariyle Benim Adım Kırmızı'ya da benzetilebilir ama Sultan'ı Öldürmek çok daha zayıf kalır yanında..
Neyse ne çok kıyaslama yaptım.
Kitap vesvesesi bol, finali şaşırtıcı, Fetih'in anlatıldığı kısımlar ise oldukça heyecanlı. Hemen alın okuyun diyemeyeceğim ama aklınızın bir köşesinde dursun, okunacaklar arasına ekleyin...
(Fetih'le ilgili Beyazıt Akman'ın kitabı Dünyanın İlk Günü'nü öneririm, okuyun ve de özellikle gençlere okutun)