Sayfalar

16 Nisan 2014 Çarşamba

Kutsal İnek, Gebelere Balon ve Hamilelik...

(Azıcık iç döküş yazısıdır)
 
Erkeklerde de 'gözü kapalı yorum yapma hakkına sahibim' düşüncesi oluşturan durumlar var mıdır acaba? Belki askerlik ama o da gebeliğin yerini tutamaz...Bizim çeşitliliğimizin katalizörü koccaman 'hormonal' değişimlerimiz var işin içinde, hahha kim boy ölçüşebilir şaşarım!!!
 
Bu gebeliğimde (ki ilkinden kalma engin tecrübelerim olduğunu sanıyordum, yanılmışım) çevremde çok fazla 'akıl veren' yok, e haliyle kendi gelgitlerimi kendim yapıyor, 'ikizler' burcu oluşumdan feyz alıyorum...
 
İlkinde neyin ne olduğunu anlayamadım, bu sefer gebeliğin tüm nimetlerinden faydalanacağım; gece-gündüz aşerme bahanesiyle listeler halinde yiyecekler isteyecek, canım çekince milletin elinden lokmasını bile kapacağım gibi 'oburluk' ekseninde hedeflerle yola çıktım. Tabi evdeki hesap çarşıya uymadı!!! Beş ay kadar kusup 'canım şunu çekti' aşamasına hiç geçemedim. Sonrasında da teşrif eden 'gebelik diyabeti' sayesinde salatalık ve beyaz peynire talim ettim, hala da ediyorum... Hayatım boyunca etrafından dolandığım diyetin kitabını yazıyorum. Meğer ihtiyacım olan eli sopalı irade, damarlarımda akan asil hormonlarda saklıymış...
 
Haa iki arada bir derede de canım birşey çekti; yeşil erik... Rüyalarımı süsleyen bu küçük topların (talebimin üzerinden 1 ay kadar geçtikten sonra, hıza bak!!!) kilosunun altın değerinde olduğu tarafıma bildirilince çeyrek altının daha lezzetli olacağını düşünüp vazgeçtim...Bahçede serada yetiştirdiğimiz ekşi otlar sadık yarimdi artık.
Not: Dün oturup bir kg erik yedim, sanki etrafı daha parlak görüyorum ;))
 
Eylül'e hamileyken ne kadar yazılı kaynak varsa alıp okumuştum; kitaplar, dergiler, internet siteleri, bloglar...vs. Hani görüş alanım sınırlı olmasa kendi sezeryanımı da yapabilecek kapasitedeydim ;) Şimdilerde kendimi rüzgara bıraktım, sırf bu dönemde okumazsam yeterince zevk alamayacağımı bildiğim kitaplarla ilgilendim. Bunlardan birisi Kutsal İnek...
 
 
Hamilelere tam da ihtiyaç duyduğu 'yalnız değilsin' şeklindeki sırt sıvazlamasını sunuyor kitap, hem de eğlenceli bir şekilde. Başlayıp bitiriyorsunuz zaten, nedense o bebek doğmadan kitabı bırakamıyorsunuz :) Belki o kadar yaşlanmadım, kuşak farklılıklarından dem vurmak için erken ama 'bizim dönem/seksenler' yazarlarının kitapları, yaşanmışlıkları daha sıcak geliyor okurken. Sanki soruların çalındığı aynı ÖSS Sınavına girenlerin gebelikte edineceği deneyimler de benzer olurmuş gibi :))
 
Üst üste okuduğum kitaplardan ikincisi de Gebelere Balon
 
 
Ne yalan söyleyeyim kıskanılası bir hikaye bu. Hani Nasreddin Hoca'nın 'damdan düşen gelsin yanıma' demesi gibi kitaptaki gebelerimiz resmen senkronize damdan düşüyorlar, hem de çok samimi iki arkadaş, tadından yenmez valla :) Ben de 'psikolojik gebeliği' ile beni benden alan eşime dayadım sırtımı artık napiyim, tek derdim 'yalancı doğum' ağrılarından yana çok sıkıntı çekmesin garibim, bir avazda doğursun!!!
 
Lohusalığım zamanında Siyah Sütü okuma gafletinde bulunmuş birisi olarak derim ki; etrafınızdaki gebelere bu iki kitaptan birisini (kırmızı bir kurdelaya sararak) hediye edin, hem ağlayıp hem de gülerek okusun. Bebeği 4-5 yaşına gelmeden Siyah Sütü eline almaması gerektiğini de hatırlatın.
 
Haftasonu annemle bebek için hazırladığımız bez sepetini de gösterip 'gebelik' temasını sonlandırayım di mi? Birkaç hafta içinde doğum iznine ayrılacağım, o zaman detaylı bir hazırlık postu yaparım artık...
 

Kün'ü okuduktan sonra tüm Sezgin Kaymaz kitaplarını okumalıyım dedim. Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir ile devam edeceğim, hevesli ve de heyecanlıyım...

 
Okunacak kitaplarınız ve yeşil eriğiniz bol olsun :)

7 Nisan 2014 Pazartesi

Bugünlerde...

Havanın ısınmasıyla nispeten hareketli geçen bir haftasonunun ardından işbaşı...
Güneş yüzünü gösterince Eylül'ün bahçe oyuncakları, topları, bizim kazma-küreklerimiz yavaş yavaş boy gösterir oldu. Balkon salıncağımız da yerini alınca tam olacak :)
 
Aynı binayı paylaşan üç komşu olarak yazın en sevdiğimiz faaliyet bahçede çalışıp üzerine de kendimize çay keyfi yapmak, tabi bu keyfe bol kalorili lezzetlerin eklenmesi de kaçınılmaz. İşin içinde diyabetli bir gebe de olunca son aşama uzun akşam yürüyüşleri oluyor tabi ;)

 
Cuma akşamı yapılan künefeci ziyareti ile start verdik, ben akşam yemeği yerine salatalık+beyaz peynir yiyerek hazırlığımı yaptım ;) Bir porsiyon künefeyi Eylül'le paylaşıp üzerine de yürüyünce kan şekerimi dengeledim...
 

 
Cumartesi gününü bebek nevresimi dikerek geçirdik (bir ara onu da fotoğraflarım), ee üstüne de içli köfteyi hak ettik...Benim ilk içli köfte denememdi, komşularım da acemi sayılırdı ama kullandığımız tarif tam 'acemi' işi olduğu için kolaylıkla şekillendirebildik. Pişenlerden de sadece birisi patladı. Sonuç gayet güzeldi. Tabi üzerine gecenin onbirinde yapılan yürüyüşü unutmayalım ;)
Pazar günü menüsünde de kıymalı çiğ börek vardı ama kayıtlara geçebilecek kadar varlık gösteremedi maalesef...Süzme yoğurt eşliğinde yiyenlerden tam not aldı...


 Ve bahçe çalışmalarına da başladık (yani komşular fiilen başladı, ben bu sene seyirciyim). Geçen hafta çiçek saksılarıyla başlayan çalışma bu hafta bahçeye sıçradı :)

 Çileklerin yanına deneme amaçlı fıstık ektik. İklim ve toprak isteği itibariyle çok uygun olmasa da Eylül nasıl yetiştiğini öğrensin istedim, kendi elleriyle ekti küçük hanım. Arka planda yeşil soğan ve sulanan minik marul fidelerimiz.

 Bu hummalı çalışma da maydanoz, marul ve biber için. Biber ve marullar biraz büyüyünce yeni yerlerine aktarılacak.
 
Serayı fotoğraflamayı unutmuşum ama epeyce güzelleşti. Marul ve ekşi otlarımız hevesle büyümekte, tohumdan ekilen domates, salatalık ve biberler de çıkmaya başladı. Mayıs başında asıl yerlerine geçecekler...

Bir gebenin sadık yari, çağla ;) Son derece tok tutucu bir ara öğün benim için...

 Düşe okuma hızımı arttırma çalışması; polisiye. Akıcı bir hikaye ama ben akmaya pek müsait değilim bu günlerde...Bakalım er geç yakalayağız katili ;)

Bebek hazırlıkları tam gaz devam ediyor. Satın alınacaklar bitti gibi, haftasonu sipariş ettiğim kumaşlar da geldi; Eylül'le bana anne-kız elbisesi, bebişe çarşaf, anakucağına örtü vs dikme planlarım var. Komşudan alınacak ufak destekle tabi.
 
Eylül evde 'Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü...' diyerek dolanmakta, 23 Nisan'da şiir okuyacak, ilk kez bir gösteride tek başına sahneye çıkacak, ailecek heyecanlıyız. Ezberi ve kırmızı-beyaz elbisesi hazır... Yıl sonu gösterisi için de çalışmalar devam ediyor, o güne kadar doğurmam inşallah ;)
 
İçimizi ısıtacak bir hafta diliyorum...

25 Mart 2014 Salı

Yılın İlk Pikniği

Piknik sezonunu açmış bulunmaktayız...
Gerçi bu sene benim için sezon iki parçaya ayrılacak; doğumdan önce ve doğumdan sonra. Hazirana kadar minimum yürüyüşle pikniklere dahil olabilsem de sonrasında biraz zor gibi. Neyse hiç yoktan iyidir napalım :)

Pazar gününün bahar havası bizi yüz üstü bırakmadı Allahtan, sabahtan akşama kadar üşümeden / terlemeden rahatça dolaşabildik.

Geçen senelerde keşfettiğimiz sakin bir piknik yeri var, bu kez de tercihimizi aynı yerden yana kullandık, pek sakinliği kalmamış ama yine de huzurlu bir yer, biz çam kokuları arasında dinlenirken çocuklar da bisiklete binip ağaçlara tırmandı...

Piknik alanında pek fotoğraf çekmemişim, aşağıdaki geniş ağacın benzerlerinin bolca bulunduğu bir alan canlandırın siz :)


Günün sonunda yolumuzu uzatıp bir mağara gezisi yaptık. Ben fiziksel olarak gezinin bu kısmında heder olsam da, çocuklar için eğlenceli bir keşifti...




Aşağıda harika manzarası ile yeşil bir gölet vardı, vadi içinden yürüyüşü de gelecek planlarımıza ekledik...


Dönüş yolculuğuna eşlik eden keçiler :)





Mağaranın içinde maksimum bir dakika kalabildik, suyun da etkisiyle müthiş soğuk!

Seçim öncesinde yaşadığımız sevimsiz günlere inat, huzurlu bir gün geçirebildik...

Bugünse VPN'lere de müdahele edilmesiyle, (gerçek) dünyadan bihaber kalmış hissediyorum...
Bu haftanın bir an önce geçmesi dileğiyle...

17 Mart 2014 Pazartesi

Bugünlerde, Gebelik Diyabeti vs...

Raporlu geçirdiğim bir haftanın ardından işbaşı yaptım. Faranjitle başlayan hafta getirdikleriyle bana faranjiti-sinüziti unutturdu.
Zor bir haftaydı...
Hormonları ve de kan şekeri tavan yapmış bir gebe olarak gündeme kayıtsız kalmakla, takip edip ağlamak arasında gidip geldim...'İnsan'ların duygusuzluğundan, hırsından ben utandım, anne olmanın ağırlığı altında ezildim...
Bu bir haftayı da tamamlasak da artık bu insan görünümündeki varlıkların daha ne kadar çirkinleşebileceğine tanık olmasak...
 
Geçen hafta rutin 26. hafta gebelik takibi kapsamında kan şekeri ölçümü yaptırdım. Benim için 'çalışmadan sınava girmek' gibiydi çünkü sonucun iç açıcı olmayacağını az çok biliyordum. Geçen ay içerisinde yaşadığım ani şeker düşmesi sonucunda evde kendim şeker ölçümü yapmış, tokluk şekerimin yüksek olduğunu görmüştüm. Ailede de diyabet yaygın durumda, dal gibi bir hatun olmadığım da göz önünde bulundurulunca :( Ve netice yüksekti (50 gr'lık yüklemede sonuç 205!)
 
Çarşamba gününü doktor, diyetisyen, diyebet eğitimi üçgeninde tamamlayıp kolumun altında diyet listem ve eğitim kitapçıklarımla eve döndüm.
 
 
 
Diyetisyenin verdiği liste oldukça haşmetliydi, ben bunları yesem daha da kilo alırım diye düşünmedim değil!!!
 
İlk gün neyi ne kadar yiyeceğimi bilememenin stresiyle geçti, yediklerimi not ederek bir düzen yakalamaya çalıştım. Sonraki günlerde diyet listesinden belirlediğim miktarlarla devam ettiğimde (mesela uygun miktarda kıymalı pide yediğimde) şekerimin yükseldiğini fark ettim. Rafine unu tamamen çıkarıp, süt yerine ayran içip, meyve porsiyonunu küçülttüğümde ise daha sağlıklı sonuç aldım. Yıllardır bildiğim diyet şekilleri ve ailemden aşina olduğum diyabet diyeti gebelikle pek uyuşmuyor, tecrübe ise en büyük yol gösterici...
Evde kısmen oturttuğum düzeni işyerine uyarlama zamanı, umarım sıkıntısız adapte olabilirim.
 
Geçtiğimiz haftadan kareler;
 Son iki aydır çaydan kahveye yönelmiş durumdayım. Sadece kokusu bile benim için çok cezbedici.

 Yere temas edebilecek kadar ömrü olmasa da kar yağdı...


 Akşam yeşilleri :)
 
 Eylül profil resmimi çizmiş :) Saçlarımın dağınıklığını mazur görün lütfen :)

Yeni başladığım kitabım, azıcık yavaş ilerliyor...

Bu da akşam Eylül'e okuduğumuz kitap.
 
Yeni haftadan sağlık ve sabır bekliyorum...

Ve Dağlar Yankılandı

Khaled Hosseini benim için vurucu kitapların yazarıdır. Uçurtma Avcısı'nı okuduktan sonra anlatılanları hazmetmekte ve kendime gelmekte zorlanmıştım. Son kitabını da Bin Muhteşem Güneş'te olduğu gibi merakla ama diken üstünde okudum.


Hikayemiz yine Afganistan'da başlıyor, farklı ülkelere yol alarak devam ediyor. Olayların odak noktasında iki kardeş yer alsa da farklı dillerden dinlediğimiz hikayelerle birçok sancılı yaşama tanıklık ediyoruz...
 
Khaled Hosseini romanları anlatım ve olayların örgüsü nedeniyle rahat okunabilen, akıcı kitaplar arasında. Siyasi baskı ve savaşın etkisini uygun bir dozda anlatıyor, okurken  yaşananlara bunalmadan tanıklık edebiliyorsunuz. Diğer iki kitapta benim rahatsız eden 'kahraman ABD' vurgusunun bu kitapta fazlaca yer almaması da benim için sevindiriciydi.
 
Yazarın diğer iki kitabına aşina olanların son kitaba kayıtsız kalmadığının farkındayım ama yine de okumanızı tavsiye edeceğim...
 
Not: Üçüncü kitabını okumuş olduğum ve hakkında kendimce çıkarımlar yaptığım yazarın (nedendir bilinmez) ismini ilk okuduğum andan bu yana kadın olduğunu düşünmüştüm. Belki Afganistan'da yaşayan kadınların mevzut baskıdan daha çok etkilenmiş olduğu düşüncesiyle belki de hikayelerdeki hassas yaklaşımı bir kadına uygun görmüş olmamdan...Bu cahil okur yazarın asıl adını daha geçenlerde öğrendi; Halit Hüseyni :)
Aynı okur Kirpinin Zarafeti'nin yazarı Muriel Barbery'nin de (aynı bilinmeyen nedenle) erkek olduğunu düşünmekteydi ;)
 
Huzurlu bir hafta dileğiyle...

Kirpinin Zarafeti

Uzun zamandır listemde alınmayı bekledi kitap, bir ara hediye etmek istedim ama alışveriş yaptığım sitede kalmamıştı...Nihayetinde uzun bir aradan sonra kitaplığıma dahil olabildi.
 
 
 
Kitabı okunacaklar listeme büyük bir hevesle eklemiş ve de satın almış olsam da kitabın diline, tarzına dair fikir sahibi değildim, başlamadan önce ise biraz 'ağır' bir üsluba sahip olduğunu öğrendim.
 
Kitabın yazarı bir Felsefe Profesörü, bunun da etkisiyle kitap derin felsefik incelemeler ve çıkarımlarla başlıyor, zaman zaman daha anlaşılır ifadeleri okumak eğlenceli gelse de çoğunlukla iki kez okusam da söylenmek isteneni tam olarak anlayamadığım sayfalarla karşılaştım. Bu şekilde yaklaşık 100 sayfa ilerledikten sonra kitabın tarzı kısmen rahat anlaşılan bir romana dönüşüyor ( ya da okuyan alışıyor:) ).
Kitabın ağır topu, kapalı kutusu Renee...Zarafeti dillere destan olan kahramanımız bir kapıcı ama dairesinin dışında kalan yaşamla içerideki çok farklı. Renee'nin gözünden apartmanda yaşayanların sosyal statülerinin ve günlük yaşamlarının detaylarını öğrenirken bir yandan da Paloma'nın hikayesine kulak veriyoruz. On üçüncü yaş gününde intihar etmeyi planlayan Paloma ile zarif Renee'nin yollarının kesişmesiyle hikayenin boyutu da derinleşiyor.
 
Kirpinin Zarafeti dünya genelinde büyük ilgi görmüş, filme de uyarlanmış bir roman. (Benim gibi) felsefeyle ucundan kıyısından ilgilenmemiş olanlar için kitaba adaptasyon biraz zor olsa da devamında dingin hikayesiyle huzurla okunabilecek bir kitap. Gördüğünüz üzere kitabın  harika da bir kapağı var :)
Bol kitaplı günler dilerim...

3 Mart 2014 Pazartesi

Venüs

Venüs-Şebnem İşigüzel
 
Şebnem İşigüzel aklımda Eski Dostum Kertenkele ile kalmıştı, çok severek okumuştum o kitabı. Oradan yola çıkarak karar verdim Venüs'ü okumaya, zaten harika kapağı ile okuyucuyu cezbeden bir tarafı da var kitabın.
 
Ama gelin görün ki hevesle başladığım, bir çırpıda okunabilecek bu kitap on gün süründü elimde!! Okuyabilmek için zamanım da vardı ama hikayeye adapte olamadım. Aslında konu ve karakterleri düşününce ortaya tadından yenmeyecek bir hikaye çıkmalıydı; bir aile ve de ailedeki kadınların hikayesi, geçmişi saray ve hareme dayanan Nergis, yaşadığı döneme inat çalkantılı hayatıyla Şekina Hala, Führer'e özenen Doktor Adnan, yaşı (!) itibariyle Gırtlakçı, denizin ortasında dünyaya gözlerini açan Venüs...Tabi bir de 'kapağı bu kadar güzel olan bir kitap sıkıcı olmamalı' saplantısı...
 
Başladığım kitabı bitireyim düşüncesiyle okudum, ne yazık ki listelerinizin başına eklenmeli diyemeyeceğim, onun yerine Eski Dsotum Kertenkele'yi deneyin :)
 
Yağmurlu bir pazartesi ile bahara ve yeni haftaya merhaba dedik burada, yağmuru-bereketi bol günler dilerim...

Akşam okuması posizyonu :) Eylül'e kitabı okunur, sıra bana gelir (tabi okuma lambasıyla). Öyle 5-10 dakika sürdüğünü de sanmayın, uykusevmeyengillerden olan kızım 1,5 saat kadar yatakta dönecek, binbir ahiret sorusu sorduktan sonra sızacaktır...

20 Şubat 2014 Perşembe

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi

Bir polisiye-sever olarak Ahmet Ümit kitaplarının birçoğunu zevkle okumuşumdur.
 
 
 
Beyoğlu'nun En Güzel Abisi de detaylı tasvirleri ile ön plana çıkan bir  'İstanbul' romanı. Bize Tarlabaşı'nın geçmişini, asıl sahiplerini anlatıyor. Kitapta karşımıza çıkan insanlar 'yaşayan' karakterler, anlatılan toplumsal olaylar -insanlar kabullenmekte zorlansa da- yakın geçmişimize ait...
 
Hikaye tıkanmadan, okuyucuyu sıkmadan devam ediyor, karakterler -diğer kitaplardan- aşina olduğumuz insanlar olduğu için 'kaldığımız yerden devam ediyormuş' gibi geliyor ama sayfaları heyecanla çevirdiğimi söyleyemeyeceğim, aksiyon dozu diğer kitaplara göre biraz düşük.
 
 
Arka kapağın büyük harflerle yazılmış olmasının sevimsizliği dışında kitabın kapak resmini ve rengini çok beğendim...
 
Polisiye sevenlere öneririm...
Nevzat Başkomiserimden daha nice hikayeler dinleyebilmek dileğiyle...

17 Şubat 2014 Pazartesi

Çatıdaki Pencere

Çatıdaki Pencere-Jose Saramago
 
Kitap Saramago'nun ilk romanı, aynı zamanda da yayımlanan son kitabı.
Yazar ilk kitabını yayınevine gönderir ama aradan uzun zaman geçmesine rağmen kitabın basılıp/basılmayacağına dair bir cevap gelmez. Ta ki Saramago ün kazanmış bir yazar oluncaya dek...Unutulduğu tozlu raflardan indirilen kitap için yayınevi yazarı arayıp onay almak ister ama Saramago kitabın basılmasını istemez, kitabını geri alır, yaşadığı sürede de kitabın yayımlanmasına karşı çıkar.
 
Kitap Saramago'nun ölümünün ardından eşi Pilar Del Rio tarafından yayımevine teslim edilmiş ve 'Saramago'ya giriş kapısı' olarak tanımlanmış.
 
 
Kitap 1940'larda Lizbon'da geçiyor, bir nev'i Bizimkiler apartmanı anlatılıyor :) Kitabın anlatımı aşina olduğumuz Saramago tarzından farklı, herhangi bir roman gibi. Ben sadece yazara has sert eleştirilere denk gelebildim, onun dışında tekrar okumak isteyeceğim cümleler göremedim.
 
Her ne kadar Pilar Del Rio kitabı 'Saramago'ya  giriş kapısı' olarak tanımlamış olsa da girişin ilerisinde bizi bekleyen diğer kitapların tarzı, dili çok daha farklı olduğu için Çatıdaki Pencere'nin onlara rehberlik edebileceğini düşünmüyorum.
Beklenti içerisinde olmadan bakabilirseniz kitap ilgiyle okunabilir ama (benim gibi) bir çok Saramago kitabını hayranlıkla okuyanlar aradığını bulamayacaktır... 

13 Şubat 2014 Perşembe

Kün

Kün, 2013 yılında okunacaklar listeme dahil olmuş, yıl sonunda da kütüphanemde yer edinebilmişti, okuduğum yorumlar sayesinde ön sıralara almıştım, çok da iyi yapmışım...




(Yazı spoiler içermemektedir)

 Arka kapaktan;

Ankara Çayı, bağrına şefkatle basıp muhafaza ettiği sivrisinek larvalarını usul usul kabuğundan salıyor, evlad-ı haşerattan dokunmuş vızıltı pikesini, ana avrat sövmüşmüş sövmemişmiş hiç aldırmadan civardan geçenlerin burun deliklerine, kulak memelerine doğru sallıyordu. Şımarık şımarık bahar müjdesi vereceğiz diye uçuşan kavak pamukları, terli enselere, çıplak alınlara yapışıp kaşındırarak milleti illet ediyordu. Börtü böcek antenini sallıyor, kıllı bacaklarını sıvazlıyordu. Danaburnu topraktaki tohuma, uçuç böceği yapraktaki bite, tırtıl yaprağa, solucan toprağa saldırıyor, peygamberdevesi alayına saldırıyordu. Çocuk yaşta beyaz bulutlar havai gökyüzünde uzun eşek oynuyor, kararsız tavırlarla kah yavşayıp kıç kıça sokuluyor, kah gavur görmüş gibi kopup birbirinden uzaklaşıyorlardı.
Bahar gelmişti.
 
Kün, yani 'Ol'...Neleri neleri olduran bir roman, Kün. Ölülerin daha da ölebildiği-ya da tam ölemediği-, cami imamıyla ateistin birbirini 'aydınlatabildiği', köpeklerin (hem Konya ağzıyla!) konuşabildiği, el kadar oğlanın kendisine el kaldıranı haşat ettiği bir aleme kapı aralanıyor. Şerefsizler şerefsizliğin gözüne vuruyorlar, 'iyiler' canını dişine takıyor, feleğin zarı hepyek de gelse bir bakıyorsunuz altı kapı alıyor.
Segzin Kaymaz, kendine özgü üslubu ve hȃlesiyle, yine eğlenceli ve ürpertili bir hikaye anlatıyor. Anlattığı hikayenin heyacanıyla anlatışın neşesi yine birbirini coşturuyor.
'Sıradan' denen insanların 'sıradan' denen hallerinin ve dillerinin usta yazarı, Angara'nın kıyısına, rengahenk bir Konya dekoru kuruyor ayrıca -Eski Konya. Eski Taşra yaşantısı...Sezgin Kaymaz'ın gizemine, mizahına, olay örgüsüne, anlatıcılığına tutulan kadar, 'yerliliğine' tutulanlar yok mu? Kün, her zevke yetişiyor, her şeyi olduruyor!
 
Sezgin Kaymaz, eski Konya ile Ankara arasında ve hatta yaşayanlar ile hergün biraz daha ölen ölülerin arasında gidip gelen bir hikaye anlatıyor; yerel unsurları, tarihi mekanları, şiveyi ve hatta otu-böceği hikayenin içine öyle ustaca yerleştiriyor ki kitap tadından okunmuyor...
 
 
 
Belki Konya'lı olmanın verdiği 'aşinalıkla' daha da kolay anlıyorum anlatılanların abartılmış şiveler olmadığını, günlük hayata dair gözden kaçmış detayların gün yüzüne çıkarılmış olduğunu, ölüye 'ölük' diyen Angara'lıların gabalığını :)
Büyük bir zevkle, bitirmeye kıyamayarak okudum. Benim için 2014'ün 'en iyi' kitaplarından birisi olacağı kesin.
Mutlaka okumanızı öneririm...
 

31 Ocak 2014 Cuma

Cennette Kabus

 
 
Takasla gelen kitaplardan Cennette Kabus, konusu umduğumdan çok daha sürükleyici ve farklıydı.
Bir vadide herkesten uzak doğal yaşamını sürdüren bir komünün arazilerini tehdit eden baraj inşasına karşı çıkmalarıyla başlıyor olaylar, işi ilginç kılan kısım da bu konuda ellerinde bulundurdukları tehdit unsuru...
 
Hikayeye hem komünü hem de FBI ajanlarının gözünden bakıyor olmak kitabın akıcılığını arttırmış.
 
Kitap eski basım, satış sitelerinde bulunmuyor ama kütüphanede/takasta denk gelirseniz sürükleyici bir polisiye olduğunu göz önünde bulundurun...
 
Mutlu haftasonları dilerim, ben iş çıkışı kızıma gidiyorum :)

30 Ocak 2014 Perşembe

Bugünlerde...

Bol dalgalanmalı günler yaşıyoruz, işin psikolojik boyutu yanında ben fiziksel olarak da gel-gitler yaşıyorum, kimi gün bulantıdan yeşerirken kimi gün rahat oluyorum, bir de 'ben burdayım' dalgalanmaları' var ki tadından yenmez :)




Eylül ilk karnesini aldı, hepimiz heyecanlandık. Devamında ise yarıyıl tatili sorunuyla tanıştık, güvendiğimiz bakıcımız ameliyat olunca Eylül'e anneanne yolu göründü. Günler öncesinden Eylül'ü bu duruma adapte etmeye çalışırken kendimi alıştırmayı unutmuşum!! Pik yapan hormonlarımın da etkisiyle iki gün oturup ağladım!!!
 
Neyseki elimi ayağımızı nereye koyacağımızı şaşırdığımız haftayı tamamladık sayılır...
 
Kış ortasında yaşadığımız bahara 4-5 günlük yağmur arası vermiştik, bereketimizi de aldıktan sonra güneşli günlere döndük :)




 
Bu haftanın en güzel gününü de sevgili Özlem Hanım sayesinde yaşadım. Sağolsun hepimizi düşünüp koccaman bir paket göndermiş :)



 Bebişin ilk hediyeleri bu şirin yelekler :) Pembe atkı da Eylül'ün ;)

Eşimle çay keyfimize artık bu bardaklar eşlik edecek...


 
Bu arada Ruhi Mücerret'i de büyük bir hevesle okudum, kitabın neredeyse tamamını alıntı yapmak istedim. Murat Menteş'in kendine haz mizah anlayışı ile 100 yaşındaki savaş gazisi Ruhi Mücerret ve diğer ilginç karakterlerle tanıştığıma çok memnun oldum :) Benim gibi Alper Canıgüz severlere de ayrıca tavsiye ederim kitabı...

Haftaya kızımla evde keyif yapmayı planlıyoruz, çaya bekleriz :)
Sağlıcakla...