Sayfalar

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Senden Önce Ben

Önce videoyu açmanızı öneririm...
 

Senden Önce Ben


Doz aşımı belirtileri ard arda kaç Moyes kitabı okuyunca ortaya çıkıyor acaba?
Aynı yazarı üst üste pek okumam aslında (en son Tess Ablayı okumuş, kendimi kapı-pencere kontrol ederken bulunca bırakmıştım ;) ).
Senden Önce Ben'i daha çok seveceğime dair yapılan yorumlar beni motive etti sanırım ve hakkını vermek lazım daha çok sevdim. Kitabın konusuna hiiç girmeyeceğim zaten internette epeyce boy gösterdi, bense arka kapağını bile okumadım, aklımda kalanlar beni dürtmesin dedim.
Hızla ilerleyen, zaman zaman da burnumun direğini sızlatan, yeni başlayan haftamın üstüne tüm ağırlığıyla oturan bir hikayeydi. Cuma günü bitse de ben içine gireceğim hengame sayesinde hızla normal hayata dönsem daha iyidi tabi :)

Kitap yıllar önce okuduğum bir başka kitabı hatırlattı bana; Mister Mehmet. Şimdi baktım da piyasada görünmüyor, lise döneminde kütüphaneden edinmiştim. Akşamları ben okuyor, okula giderken de anneme bırakıyordum, bazen kimin okuyacağı konusunda anlaşamıyorduk :) Kızlarla bu şekilde kitap okuyabilmek en büyük hayallerimden :)

 
Ben kitaplardan bahsederken acaba bu spoiler sayılır mı diye endişelenedurayım bloglar/siteler arasında daha ilk cümlede kitabın sonunu söylemek, devamında bool argolu yorumlar yapmak moda olmuş!! Kendimi gençlere kızan, gözlüğü burnunun üstünde 'teyze' gibi hissettim ama yine de kızacağım arkadaş; biraz saygı yahu!!!

21 Ağustos 2015 Cuma

Bir Artı Bir


Okuduğum ilk Jojo Moyes kitabı Bir Artı Bir.
 
Jojo Moyes hakkında çok fikir sahibi olmasam da paylaşılan fotoğraflardan bol bol aşinalık kazanmıştım. Daha öncesinde yazarın farklı bir kitabını da almıştım ama okumaya Bir Artı Bir'den başladım. Beklentim akıcı, okuru yormayan ve belki biraz fazla pembe/romantik bir hikayeydi.
Kitaba başlayınca hızla hikayenin içinde buldum kendimi, aynı hızla da bitirdim. Düşündüğüm kadar toz pembe olmayışına sevindim, kitaptaki karakterler de yeterince renkliydi.
Diğer Moyes kitaplarını okursam fikrim/değerlendirmem değişir mi bilemem ama Bir Artı Bir güzeldi, özellikle yolculuklar için ideal (bolca yolculuk içeriyor zaten, okurun empati yeteneğini de geliştirir :) )
 
Kitabı okuyacaklara önerim ilk 8-10 sayfada kim kimdi, o adam topu kime/niye fırlattı diye anlamaya çalışmayın zaten sonrasında hatırlamanız gerekmeyecek :)

20 Ağustos 2015 Perşembe

İşe Dönüş...

Şaka maka tam on beş aydır evdeydim. İzne ayrılırken sürekli annesini tekmeleyen bir bebem vardı, işe dönüş zamanı geldi ve  'anne mama' diyen bir tombalağım var.
Çocuğunu/çocuklarını bırakıp işe dönmek garip bir ikilem; bir yandan çocuğunla kurduğun sarmalın dışına çıkmak istemiyor, vicdan azabı duyuyor, çocuğunu kime/nereye bırakmış olursan ol endişe ediyor, seni bekleyen yeni koşturmaca ve düzensizlikten korkuyorsun, bir yandan da dışarıda akan hayata ucundan kıyısından tutunup daha dik yürüyorsun.
Evde kendine zaman ayıramayan annenin işe başlayınca kendine ait zamanının olması (en azından benim için) kulağa garip gelse de; düzenli saç taramak, kıyafetine çeki düzen vermek, topuklu ayakkabıları dolabın derinlerinden gün yüzüne çıkarmak anneye bir nebze de olsa iyi geliyor.
Mesela ilk günler misafir sayılırım, zaten henüz bilgisayarım da yok diyerek biraz kitap terapisi yaptım. Bir iki günde kitap bitirebilmenin tadını hatırladım :)
 
 
 
Peki ben işe başlarken kader boş mu durdu, hayır bol bol ağ ördü ;)
Pazartesi öğle arasının sürprizi (evet bizim öğle arasında evde olabilme lüksümüz var, ilçe nimeti diyelim) Eylül'ün ateşlenmiş olmasıydı. Zaten hasta olan kuzeniyle vakit geçirmiş olduğundan kulağımız sesteydi ama işe başlamamla bu kadar senkronize olabileceğini düşünmemiştim!!!
İlk günü minimum izinle geçirebilmek için aile hekimini tercih ettik. İki gün kullandığımız ilaçlara rağmen özellikle ateşle baş edemeyince çarşamba günü günübirlik hastaneye yatış göründü...
 
 
 
 
Eylül'ü nispeten stabil hale getirip eve döndüğümüzde Duru uyumuştu. Tüm gün neşeli görünmüş ama uykusunda her sağa-sola dönüşünde 'anne?' diyerek varlığımdan emin olmak istedi, sabah beni gördüğünde çok mutluydu :)
 
İşyerinde çekmecemi her açışımda 'şunu da getirmeliyim' diyor, bir kısmını liste yapıyorum ama listeyi eve götürmeyi unuttuğum gibi evde de hiiç birşey hatırlamıyorum. Allahtan 'bebesi hasta anne' psikolojisiyle kendimi enerjik hissediyorum da ev az biraz eski düzenine yakın seyrediyor.
 
İşyerinde eksiklerimi tamamlamam, mevzuat incelemem, bakıcı teyzemiz için bir beslenme çizelgesi hazırlamam, Eylül'ün yeme problemini çözmem, Duru'yu çokça öpmem ve hastalığın ona da geçmemesi için dua etmem lazım....
 
Bizde bu küçük ve önemsiz gündem varken memleket yangın yerine döndü, ben çocuğumun sadece 1 hafta on gün sürecek hastalığından yakınırken anneler çocuklarını toprağa teslim ediyor... Kolumuzu kanadımızı kıran bu saçma gösterinin son bulması, insanların anlık galeyanla değil sağduyu ile karar vermesi, gençlerin ölmemesi dileğim...

18 Ağustos 2015 Salı

Kurtlara Söyle Eve Döndüm

Kitabı ilk kez instagramda görmüştüm, ilginç bir ismi varmış dedim. Sonrasında telefon ekranından bolca göz kırptı bana ama ben onu alamazdım, zaten evde var olan bebem bana kitap okutmuyordu ki...
 
 
 
Ta ki yaşadığımız ilçede ilk kez kitap fuarı açılıncaya dek, hem de ne fuar ; kulağa inanılmaz gelecek ama kitaplar etiket fiyatıyla satılıyordu :) çok satanları kitap yığını içinden bulabilmek bir mucizeydi, aldığınız kitapları koyabilecekleri poşetleri bile yoktu... Peki ben bunlarla yılar mıyım, hayıııırrr... Üç kitap alınca ikisinin fiyatını ödeyeceğimi öğrenip, canla başla çalıştım ve üç tane kitap edinebildim. Hem okunacak hem de aynı fiyatta olacak üç kitap düşük bir olasılıktı, dolayısıyla kazıklanmıştım ama kitapları almıştım... Pazar poşetine sıkıştırılan kitaplarımla mutlu mesut döndüm eve :)
 
Kitabın başına türlü talihsizlikler gelse de, tatil yollarını arşınlayıp sadece iki sayfası okunsa da, Duru her seferinde kitabımı ele geçirip ayracının yerini değiştirse de okudum...
 
Spoiler içermez...
 
Farklı bir hikayesi var kitabın, durağan sayılabilecek bir anlatıma sahip ama esrarını koruyor, bir sonraki sayfaya ilgiyle geçiriyor.
Kitapta çok fazla karakter yok, kitabı bir kenara bırakıp günler sonra dönseniz de kim kimdi karmaşası yaşamıyorsunuz.
Ana karakter June yaşıtlarından farklı merakları olan Orta Çağ hayranı, çizmelerle dolaşan, ormanda hayallere dalan bir kız, sanatçı kişiliğiyle popüler olan ablası Gretayı ise beklentiyle okudum ama çok da farklı yerlere çekemedi akışı. Elbus ailesi ise  'çok çalışan-konserve/yahni yiyen-birbirinden habersiz-komik olmayan şovlarla eğlenen' ailelerden yani bizlik değil :)
Tüm kitapta Finn'den bahsedilse de perdenin arkasındaki isim Tobby çok daha ilgi çekici... Bir an istediğim zaman arayabileceğim/gidebileceğim, bana 'ne istersen yapabiliriz' diyen birileri olsa ne hoş olurdu diye düşündüm. Burada yazamayacağım detaylar isteğime dahil değil tabi...
 
Bence 'naif' olan bu kitabı sevdim, okumadan önce ufak bir araştırmayla daha detaylı bilgilere ulaşabilir, ona göre karar verebilirsiniz...
 
Veee benden bir not
Kurtlara Söyle İşe Döndüm....
 

9 Ağustos 2015 Pazar

Buralardayım...

Blog aleminden epey uzak kaldım. Evde var olan koşturmacadan fırsat kalmıyor hiç ama lale devri bitiyor, haftaya işbaşı. Yeni bir tempo bizi bekler...
Evde bir yaşını çoktaan geçen bir afacan, bir ilkokul adayı ve hiiç işe dönmek istemeyen bir anne mevcut, bakalım yeni günler bize ne getirecek...



Yeni ve güzel haberlerle görüşebilmek dileğiyle....

14 Temmuz 2015 Salı

Konstantiniyye Oteli

Kitabı epey zaman önce bitirmiştim ama araya Ramazan  girince bloga zaman ayıramadım...



Konstantiniyye Oteli Zülfü Livaneli'nin Mayıs 2015'te piyasaya çıkan son kitabı. Kendi hikayeleriyle bolca karakteri var kitabın. İstanbul'un eski yeni tüm misafirlerini çatısı altına toplayan Konstantiniyye Oteli'yle başlıyor, İstanbul'un pek çok yerini ziyaret edebiliyorsunuz. Küçük öyküler barındıran kitapları çok severim özellikle karakterler birkaç yerde kesişiyorsa. Kitap bu noktada pek sürpriz barındırmasa da hikayeler ilgi çekici. Bu tür kitaplar içerisinde favorim Bir Deliler Evinin  Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, onu tahtından edecek bir kitap da kolay kolay gelmeyecek gibi...

Kitabın okuru yormayan bir anlatımı var ama o kadar kötü bir kağıt kalitesi var ki birkaç kez okumayı bırakacaktım. Baskıyı kağıt değil soğan zarına yapmışlar!!! Sayfaları çevirmek çok zor, kitap keyfini baltalayan bir seçim olmuş. Adı duyulmamış bir yazar olsa maliyet kaygısı diyeceğim ama Livaneli'nin ismine yakışmamış...


Kitabı bol günler dilerim....

8 Haziran 2015 Pazartesi

Abim Deniz...



Neredeyse altı ay önce başladım okumaya, belgesel nitelikli olduğu için farklı kitaplarla birlikte okudum. Hikaye ilerledikçe 'bilinen' sona yaklaşmaya ürktüm, hem birinci ağızdan dinlemek hem de bu konuda hiçbirşey duymaktan çekindim.
Kitap hakkında uzun uzun yazmak istemiyorum, kitabı son sayfasını okuyup kapattığımda kendimi en çok Mukaddes Hanım'ın yerine koydum. 



Deniz en sevdiğim isimlerden birisidir...

7 Haziran 2015 Pazar

Otomatik Portakal

Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...  Anthony Burgess

 Portakalın da otomatiği manueli mi olurmuş ;)

Uzun zamandır kitaplığımda bekleyen bu kitap ilginç bir deneyim oldu benim için.
Alex'in hızlı yaşamı ve anlatım tarzı biraz Dövüş Kulübü'nü biraz da Kinyas ve Kayra'yı hatırlattı bana. Kitapta yer alan argo tabirler ve ilginç fiiller ilk etapta kulağa garip gelse de zamanla normalleşiyor.

Alex'in küçük yaşına rağmen liderlik ettiği çetesi ve yaşadıkları olaylarla başlıyor kitap, bir  aşamadan sonra bu kısımlar sıkıcı gelebiliyor -kabul-. Kitabın ortalarına doğru başlayan rehabilitasyon senasları ile gidişat çok farklı bir hal alıyor.

Kitap Stanley Kubrick tarafından filmleştirilmiş, beğenilen kitap uyarlamaları içinde yerini almıştır.  Bizim ailedeki -yazılı olmayan- işbirliği kuralları gereği filmi eşim izledi (izlemiş), ben de kitabını okudum. Karşılaştığım sahneler gereği filme biraz mesafeliyim şimdilerde, ilerleyen günlerde bakarız...

5 Haziran 2015 Cuma

Ben Küçükken (MİM)

Sevgili arkadaşım Ülkü sayesinde uzun bir aradan sonra mim zamanı...

Ben küçükken;
-Akıllı-uslu, fazlaca temkinli, tehlikeli şeylerden sakınan, doğrucu davut bir çocuktum. Son özelliğim abimi sinir ederdi :)
- En iyi evcilik arkadaşım erkek kardeşimdi, o bebek olurdu (onun tabiriyle cüccebek), ben de anne olurdum.
-Annem kardeşimi bana emanet etmiş, ben de gezdirirken burnunun üzerini bir teneke parçasına kestirmiştim, hala durur o iz.
-Annem en sevdiğimiz un çorbasını yaptığında kardeşime içindeki hamur parçalarını gösterir 'onlar yağ, yeme tamam mı? ' derdim, o da inanır hepsini bana bırakırdı ;)
-Kaldığımız kasabada lojmanın önü golf sahası gibi bir çimenlikle kaplıydı, bol bol bisiklet sürerdik,
-Kasabada bayan kuaför olmadığından babam beni erkek berberine götürürdü,
-Kasabada bisiklete binen tek kız bendim, saçlarım da kısa, yaşlı teyzeler arkamdan bağırırdı 'yavrum sen kız mısın erkek mi?' diye, ben de 'karışık' derdim :)
- Küçükken koluma yemek dökmüştüm, tüm çocukların koluna yemek döküldüğünü sanırdım ;)
- Tavşanların iki ayağı üzerinde yürüdüğünü sanırdım (hep buggs bunny yüzünden;) )
- Babam ya da abime kumbara yaptırır, harçlıklarımı harcamaya kıyamaz biriktirir bu kez de aldığım oyuncakları oynamaya kıyamazdım. Büyüyünce bu 'varyemezlik' alışveriş sevdasına dönüştü...


Kendi küçüklüğüme ait olmasa da hatırladığımda gülümsediğim cümleler babamdan;
-Küçükken köyden görünen büyük dağın arkasında dünya bitiyor sanırdım,
-Duvardaki herhangi bir yere musluk borusunu sokunca su akacak sanırdım :)

Bir başka tanıdık da küçükken yollardaki büyük elektirk direklerini Allah sanırmış ;)

Gülümseten anılarımızın artması dileğiyle...



1 Haziran 2015 Pazartesi

Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler

İkinci el kitaplarımdan...


Geçtiğimiz ay başlamış, biraz okumuş ama hikayeye ısınamamıştım. Okuduğum diğer Binchy kitaplarında konu daha hızlı başlardı, bu kitapta biraz karakter karmaşası vardı. Araya başka kitaplar girdi.
Tekrar başladığımda isimleri yerine oturtmam biraz zaman alsa da konuyu sevmeye başladım, aslında olayların geçtiği yerleri daha çok sevdim; Yunan Adaları. Dışarıda nazlanan bir güneşle yaza girerken masmavi deniziyle anlatılan mekan insanı heveslendiriyor, tatil özlemi ağır basıyor.
Farklı ülkelerden (ve olmazsa olmaz Dublin'den :) ) gelen insanlarla ilerleyen bir hikaye, biraz kafa dağıtmak için ideal...

31 Mayıs 2015 Pazar

Bugün İlk Kez...

Tarine not...

Eylül ilk kez köşedeki markete ekmek almaya gitti... Ben bahçe kapısının önünde beklerken o heyecanlı adımlarla yürüdü, yoldan geçerken 3-4 kez sağına-soluna baktı, koşarak döndü :)


29 Mayıs 2015 Cuma

Mayıs Pikniği

Mayısın sonlarına doğru tekrar güneşi özler olduk.
Güneşli günlere ait fotoğrafların tam zamanıdır o zaman. Mayıs ortalarından kalma bir yayla pikniği, bol yeşil, bol oksijen, bol huzur...

 Konya-Isparta arası bir yerlerdeyiz, Kaymakamlığın düzenlediği kurumlar arası kaynaşma pikniği ve doğa yürüyüşü vardı. Biz gidinceye kadar yürüyüş başlamıştı, etrafta gezinip yarım saat kadar kaynaştık ve doğaya karışmaya karar verdik.

 Adı her ne kadar dağ başı olsa da gide gele aşina olduk buralara :) Kendimizce bir yer beğenip ilk iş semaveri yaktık. Yavrular çoktan oyuna dalmıştı...

 Etraf haşmetli ağaçlar ve papatyalarla kaplıydı, kokunun ise tarifi imkansız.

 Abimin arabası karavanı aratmayacak donanımdaydı; uyuyan ufaklıklar için yatak, mama için ocak, bagajda bisiklet, masa... ne ararsan vardı :)

 Eylül ve kuzenleri gün boyu kendi tabirleriyle 'keşif'  yaptılar. Küçük su birikintileri onların gözünde şelale, çamurlar bataklık oldu. Akşam dönerken tanınmayacak kadar kirlilerdi o ayrı ;)



 Ayaklar ıslanmadan piknik yapılır mı hiç :)


 Küçük hanım en konforlu piknik yapanımızdı ;)

Bisiklet tüm gün elden ele dolaştı, uzun zamandır bisiklete binmemişim onu fark ettim, bodrumdaki bisikletimi elden geçirme zamanı gelmiş...

E daha yazın başındayız,  devamı gelecek :)

28 Mayıs 2015 Perşembe

Agapi

 
Alık okur bilgisayar başından bildiriyor;
 
Rampalı Çarşı'ya Kumkurdu aramaya gitmiş, bulamamıştım. Her zaman uğradığım kitapçılardan birisine girince kitap kokusuna karışan sigara kokusunun etkisiyle görüşüm bulanıklaştı (amanın aşkı mı görecektim yoksa? ), kendime geldiğimde çantamda kitaplar Mevlana'ya yürüyordum. Meğer ig'de okuduğum yorumlar sayesinde notunu verdiğim Sarah Ablamızın kitabını almışım...
 
Agapi sonsuz aşkmış bana daha çok 'herhangi birşey düzenleme sanatı' gibi gelmişti, değilmiş...
Duru'yu uyuttuğum zamanlarda balkonda salıncakta okudum, kitaba uygun olarak eteğim uçuşmalıydı, başımda bahar yelleri esmeliydi. Saçma sapan alışverişler yaparım ama ambians benim işim ;)
 
İşte bilinen hikayeler; Debbie Macomber işin menopoz versiyonunu, Maeve Binchy turistik versiyonunu, Sarah Jio da 30'luk versiyonunu anlatıyor...
 
Şezlonga uygun mu? Sanki orada bile iç sıkabilir, serin suya dalmak varken bana ne mutfaktaki şömineden diyebilirsiniz. Belki PMS'de, bir gecede okunabilir ;)
 
 
Yaz gelse de battaniyeden kurtulamayan yavrudan sevgilerle...

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Göl Kitap Fuarı

Beyşehirde ilk kez kitap fuarı düzenleniyor. İlk duyduğumda çok sevindim. 20 gün sürecek olması da ilginç dedim...


İlk ziyareti Eylül'le yaptık, cebimizde kitap listelerimizle. Ama karşılaştığımız manzara umduğumuz gibi değildi. Katılım yayınevi boyutunda değil, anladığım kadarıyla tek bir kitapçıyla anlaşılmış, o da elindeki kitaplarla gelmiş. Sorduğum kitapların hiçbiri yoktu, kolilerin hepsi açılınca tekrar uğrayın dediler.
En azından çok satan kitaplara bakayım dedim ama o kısım da hazır değildi. Eylül'e birkaç kitap aldık, okulla geldiğinde alması için birkaç kitap belirledik ve ayrıldık.
 
Bir hafta sonra tekrar uğradım, yetişkin kitapları nispeten düzenlenmiş ama aradıklarınızı bulma şansınız pek yok, mevcut olanlardan seçebilirsiniz sadece. Fiyatlar etiket fiyatıydı, vazgeçmek üzereydim ki üç tane alırsanız birisi bedava dediler. Ben ve maymun iştahım üç tane kitabı zar zor seçebildik ;) İnternetten yarı fiyatına alabileceğimiz kitaplar çantamızda evimize döndük, olsun kitap aldık ya :)


Hep eleştiri gibi oldu ama ilk yılın acemiliği çok barizdi, ilerleyen yıllarda daha iyi işlere imza atılması dileğim. İmza günlerini ve söyleşiler de vardı ama yazarlar pek bana hitap etmiyordu, belki Canan Karatay'dan bi fırça yemeye giderim ;)
 
 

26 Mayıs 2015 Salı

Paranoya

Tami Hoag not aldığım öneriler nedeniyle okunacaklar listeme, Paranoya da kargo ödediği için alışveriş listeme girdi.


Kitap mevzu olarak olmasa da Psikopat'ın devamı niteliğindeymiş, bilmeden okudum gitti.
 
Eskisi yenisiyle bolca polis içeren bir hikaye; öleni, popüler olanı, sinirlisi, sigara bırakmaya çalışanı, kahveyle yaşayanıyla ... Esas adamlarımız Liska ve Kovac, bolca polisiye gerilim okuyanlar için karakterler 'evimizden biri' niteliğinde.
 
Hikaye intihar eden polisler üzerinden ilerliyor, biraz ağır işliyor ama yine de sıkıcı olduğunu söyleyemem.
 
 
 
Tami Hoag'ı zaman zaman Tess Gerritsen'le birlikte anıldığı, benzetildiği için okumak istiyordum. Şimdilik Tess Abla yanında heyecan dozu düşük ama birkaç kitap daha okuyup karar vermek lazım, Ablamızın da tat vermeyen 'market' kitaplarını unutmamak gerek...

12 Mayıs 2015 Salı

Hıdırellez Pilavı

Çocukken yaşadığımız kasabada Hıdırellez pikniği düzenlenir, kadınlarla çocuklar yiyecekleri ve oyuncaklarıyla kasaba dışındaki ağaçlık alana giderdi. Akşama kadar yenilir, içilir ve bolca oyun oynanırdı. Orada yaşadığımız üç sene boyunca 6 Mayıs hep hafta içine denk geldi, ben somurta somurta okula gider, okul çıkışında da koşarak annemlerin yanına giderdim.
Sonra bilinen senaryo; biz büyüdük ve kirlendi dünya....

Komşum yakındaki bir köyde düzenlenen Hıdırelez pilavından bahseder hep, mesai arkadaşının köyüymüş, bu yıl onun davetiyle katılmaya karar verdik.



Eğlenceler cumartesiden başlamış, kadınlar köy meydanında toplanıp eğlenmiş, oyuncaklar kurulmuş. Büyük kalaslarla hazırlanan gıncırakta da hızını alamayıp yaralananlar olmuş ama Allahtan ciddi birşey yokmuş.

Gıncırak Görsel buradan

Biz pazar günü öğleden sonra katıldık, yemek zamanıydı, kocaman kazanlar kurulmuştu. Her sene köylülerin katkısıyla yemek malzemeleri alınıyor, tecrübeli anneler de pişiriyormuş. Herkes kendi  malzemeleriyle meydana gelip sofrasını hazırlıyor, kazan başında da sıraya girerek pilavını alıyor ve afiyetle yeniyor.








Biz sadece yemek kısmına katılabildik ama tüm sürecin çok eğlenceli olduğu aşikar. Bu vesileyle uzakta yaşayanlar da köyüne geliyor ve bir bayram havasında geçiyor Hıdırellez.

Bu tür geleneklerin unutulmaması dileğim...

8 Mayıs 2015 Cuma

Eylül'den...

Yoldayız, Antalya'ya gidiyoruz. Duru'yu uyutmuş ön koltuktan kendime kitap alabilmek için debeleniyorum, Eylül de beni inceliyor, birden
"Anne sen zayıflamışsın" dedi.
Amanın ne yapacağımı, nasıl sevineceğimi şaşırdım. Otur uzun uzun sevin di mi. Ama olmaz olası detay merakı, fazladan cümle duyma hevesiyle sordum
"Nasıl anladın anneciğim?"
"Yani hamileyken olduğun gibi değilsin"
Doğuralı 11 ay oldu be evladım, el insaf...Bense diyetle verdiğim üç beş kiloya atıf bekliyordum, aldım cevabımı oturdum :)



O günden beri Eylül ara ara bana "Anne zayıflamışsın" diyor, artık hiiç detaya girmeden seviniyorum :)
Evladım babasının 35 yıllık ömründe çözemediği denklemi çözdü, kadınları en mutlu eden cevabı keşfetti farkında değil ;)

5 Mayıs 2015 Salı

Antalya Nisan 2015

Eylül'ün doğumgünü 28 Nisan bizim için kutlama ve Antalya demek. Geçen sene dışında bu ritüeli devam ettiriyor, baharı Antalya'da karşılıyoruz. Bu seneki bahar gezisine dair bol fotoğraflı yazı geliyor...

 Yollar bizi beklese de iki çocukla molalar kaçınılmaz, Ömer Duruk'ta çay ve salıncak arası :)
Duru'nun salıncaktan inmek istememesi de bir ilk olarak burada dursun...

 Yeni pozu ile Eylül, kameraya bak deyince belini bükmese bir de...

 Antalya'da ilk durağımız değişmez; Karaalioğlu Parkı. Bunda manzaranın güzelliği yanında evin babasının çocukluğunda en sevdiği mekanın burası olması da etkilidir ;)

 Işıklar Caddesindeki kurbağalar da aileden birisi artık, hal hatır sormadan geçmiyoruz.


 Boyalı merdiven boş geçilmez tabi...

 Bu da benim pek beğendiğim 'biberon fırçası' ağacı :) Biz buralarda boşu boşuna para verip alıyormuşuz ;)

 Ve devamında renkli köşeleriyle Kaleiçi, poz vermekten sıkılan bebelerle yola devam...

 Kesik Minare

 Vee büyük gün gelmiş, kutlamalar başlasın...Ufak tefek süslemelerle Eylül sevindirmece, Duru'nun şaşkınlığını izlemece :)



 Duru artık 'biz nereye, bebek oraya' kıvamına gelmiş, gezinin demirbaşı oldu bile :)
Sıradaki durak Antalya Aquarium, bol çocuk cıvıltısı eşliğinde...




 Bu bebe bizden değil, ablasının ışığına kapıldı sadece :)


 Vee artık masada ben de varım diyen Duru.

 Hazır doğa suya doymuşken gidilebilecek en uygun yerlerden birisi şelale, Düden Şelalesi


 Kayınpederimin söylediğine göre son otuz yılın en yüksek debilerinden birisi varmış bu yıl...



 Vee kardeş kavgasının startını veren oyuncak; uçan balon :) İkincisi alınarak uzlaşmaya kestirmeden gidildi (Eylül bize çaktırmadan dedesine ikinci balonu sipariş etmiş)
 
 Dedenin bahçesi de vazgeçilmez duraklardan, 1 mayısta azıcık 'emek ' harcayalım istedik, dut topladık (ben sadede yedim:) ), yağmura yakalanınca yanımızda da kahve malzemesi olunca keyif form değiştirdi :)


 İki çocuğun nimetlerinden ...

 Konyaaltı'nda taşları da uzun uzun incelediğimize göre artık eve dönme zamanı...

 Bu da 'yolda çok sakindir benim bebelerim' fotoğrafı ama sadece instagram pozu olacak kadar sürebildi. Antalya-Manavgat arası 'işgüzarca' tek şeride düşürülünce ve 1 saatlik yol 3 saat sürünce arka koltukta ufak çaplı krizler yaşandı. Sahil şeridinden ayrılıp 'yakıt' depolandıktan sonra bebeler uykuya, anne kitap ve manzaraya dalabildi :)



 Eve gelince bebek-oyuncak kavuşması yaşandı :)

 Okulda yapılan kutlamayla da doğum günü şenlikleri bitti. Devamı Haziranda ;)