Sayfalar

12 Mart 2015 Perşembe

Kitaplık ve Sehpa Boyama

Her ne kadar zamanımın çoğunu Duru ile geçirsem de evde uzun süre kalmanın etkileri ortaya çıkmaya başladı. Evde neyin yerini değiştirebilirim diye kara kara düşünür oldum. Ama kaloriferin önü kapanmasın, kapının önü boş kalsın, çocukların oyun alanı daralmasın...derken ben oyuncak sepetinin yerini değiştirmekten öteye gidemedim. Derken kafamın üzerinde yanan ampülle kitaplıklar ve sehpaları boyamaya karar verdim. İnternette çokça araştırma yaptım ve işin altından kalkabileceğime karar verdim.
Eşim her ne kadar 'tamam' dese de kafasında bir sürü soru işareti vardı biliyorum, hatta tüm aşamalarda 'acaba' der gibi bakmaya devam etti. Ta ki eşyalar yeni haliyle yerine yerleşene kadar, evet evet çok beğendi sonucu :)
Eylül ise daha farklı dünyalardaydı.
'O da boyayabilir miydi?' - Evet azıcık yardım etti,
 'O anne oluncaya kadar bu boyalar biter miydi?' - Bitmezdi merak etmesin, isterse o da boya yapabilirdi,
'Eşyalar boyanınca Bellona mı olacaklardı?' - Ha ha ha :)
'O zaman sehpaların markası neydi, babası sanayiden mi almıştı, o da neydi' -   sürer gider.....

İstediğim boyayı bulabilmek ve makinede karıştırabilmek için Konya'ya gitmeyi bekledim. Polisan X1'in beyazını bulamayınca Koçtaş'taki görevlinin önerisiyle dyo Hydrolux aldık. Ve boyam, fırçalarımla iş başı yaptım.

Bir haftalığına salonu atölyeye, evi pazar yerine çevirdim. Boyadım, boyadım, boyadım...Lafın gelişi değil tam üç kat boyadım herşeyi :) Gündüzleri Duru uyuyunca, akşamları yemekten sonra çalıştım. 

Ne çok konuştum di mi? O zaman gelsin fotoğraflar;


Kitaplıklarda herhangi bir çizik yoktu ama sehpalar renk olarak epey dalgalanmıştı, eşimin bekarlık döneminden kalmalar...

Ve kollar sıvanır, evdeki karışıklık zinhar göze görünmez...

Önce sehpaları kurban ettim,  hafifçe zımparaladım, ayakları fırçayla boyadım, başlamışken üst katın astarını da bununla atayım deme gafletinde bulundum ve kuruyunca oluşan izleri görünce ruloya sarıldım.


 Soldaki tek kat boyanmış, sağdaki iki kat. Üç kat sonunda sorunsuz kapandı.



 Boyama işi bitince balkonda sprey vernikle geçtim üzerinden. Önce Polisan Yarı Mat Sprey Vernik kullanmıştım, bitince aynından bulamadım ve parlak spreyle devam ettim. Parlaktan aldığım sonucu daha çok beğendim.
Sağdaki kitaplıkta 'nazarlığımı' görebilirsiniz... Vernikleyip balkonda bıraktığım kitaplıklar rüzgar marifetiyle devrildi, arkadaki kontraplak kırıldı, balkon demirine denk gelen çerçevede hafif ezilme oldu :( Önce canım çok sıkıldı ama 'olan oldu' deyip devam ettim, nasıl olsa çatlak kısım kitaplardan görünmeyecek deyip kendimi teselli ettim :)

 Ve sıra en heyecanlı aşamaya geldi, yerleştirmeye :)

 Bu da son halleri. Üçüncü kitaplığı yerleştirme işinde biraz acele ettim kabul ediyorum. Eylül'ün kitapları için de bir raf ayırdım, kendi dolabına sığmıyordu hepsi. Kitapları renklerinde göre düzenlemek istiyordum ama boya hala hassas görünüyor, belki sonra yaparım. Sert kapaklı kitabın birisini kenara sürtüp çizdim boyayı. Boya birkaç gün geçtikten sonra daha sağlam oluyor kanımca, bir de su bazlı olduğu için biraz nezaket istiyor gibi. Neyse o kısmı rötuşlayacağım birazdan...


Ev son haliyle daha ferah oldu, odanın farklı köşelerinde bulunan kitaplıklar bir arada daha güzel durdu, koyduğum aksesuarlar daha belirgin oldu. Velhasılı sonuçtan memnun kaldık :)

Not: Kaplama mobilya zımparalanır mı emin olamamıştım, boyayı satan görevli hafif zımpara yapın deyince sıfır numara kullandım. Ama biraz daha kalın bir zımpara daha iyi olurmuş, özellikle parlak/kaygan yüzeylerde zımpara sonucun daha iyi olmasını sağlıyor...

27 Şubat 2015 Cuma

Marslı

Goodreads okurları Marslı'yı 2014'ün en iyi bilim kurgu kitabı seçmiş. Oldukça iyi bir referans...

Filmi de yıl sonunda gösterime girecekmiş. (Kaynak Wikipedia)


Spoiler içermez...

Kitabın bilimkurgu oluşu aklımı çelmişti, bir de Mars'ta olma fikri ilginçti. Gördüğüm kadarıyla bilimkurgunun hakkı verilmiş, kitabın yarısı (saf) bilim yarısı da kurgu, eşit dağılım :)

Ben Watney'in (Macgyver tarafını göz önünde bulundurmadığımda) eğlenceli bir kahraman olduğunu düşündüm. Belki zaman zaman şansı fazla yaver gitti ama tersi olsa da hikaye olmazdı di mi?
Her türlü olumsuzluk durumunda elinin altında hazır bulunan 'kurtarma' prosedürlerini ise hiiç abartılı bulmadım çünkü gıda işletmelerinde kullandığımız ve fazlasıyla içli dışlı olduğumuz HACCP  de zamanında NASA için tasarlanmıştır ve 'Hava bulutluysa ördek kovucu sistemin çalıştırılması' gibi engin öngörülerle hataların engellenmesi esasına dayanmaktadır. İşin uzay versiyonunu varın siz düşünün :)
Marslı'yı da HACCP'e bağladım ya derdim; isteyene kurs verilir ;)



Kitabı okuyup okumamaya beklentileriniz doğrultusunda karar verin;  heyecanlı, akıcı ve ilginç bir olaya tanıklık etmek, kitaba ara verinde Watney'i yüzüstü bıraktığınızı düşünerek vicdan azabı duymak istiyorsanız okuyun :)
Bilimkurgunun mantıklısını ve abartısızını severim; bilimden, kimyadan, elektrolizden de pek hazzetmem derseniz biraz daha bekleyin, sizin için (muhtemelen) özetlenmiş versiyonunu izleyin:)

16 Şubat 2015 Pazartesi

Gölgesizlerin Tutkulu Dansı-Tess Gerritsen

İnsanı Tess Gerritsen'den soğuttutturuyorlar kardeşim!!!



Cerrah ve de Çırak'ı bir solukta okuyan, Gerritsen'in kendine has gerilimini sevenler için bir fiyasko bu kitap. Tatsız tuzsuz bir aksiyon, lüzumsuz romantizm ve apar topar bir son. Son ana kadar 'kesin işin içinde bu' dediğim adam da masum çıktı zaten!!

Bir de orijinal adı Thief of Hearts olan bir kitap hangi alakaya dayandırılarak bu isimle yayınlanır ki, kitabı sevmedim ya adına bile sarar oldum :)

Anladığım kadarıyla 2000 yılı yazarın miladı; Rizzoli&İsles serisi  ve diğer beğenilen kitapları bu tarihten sonra yazmış, marketlerin indirim sepetlerinde görüp (sevinerek) aldıklarımız ise doksanlı yıllarda yazılan kitaplar(mış). Artık kitap alma dürtümü ya da okurken ki beklentimi bu doğrultuda şekillendireceğim...

Hayal kırıklığına uğratmayan kitaplarla karşılaşmak dileğiyle...

15 Şubat 2015 Pazar

Handan

Ayşe Kulin'in yeni kitabı Handan'la ilgili pek bilgim yoktu, sadece göz aşinalığım vardı. Tatilde Migros'taki kitap indiriminde görünce düşünmeden attım sepete. Abim Deniz'i okurken araya başka kitap almakta sorun olmayacağını fark edince hevesle başladım Handan'a.



(Ağır spoiler içerir...)

Yine bir kadının hayatına mercek tutuyordu kitap, zaman zaman 'diğer' Handan'dan sıkılsam da merakımdan pek birşey kaybetmemiştim. Derken kitabın konusu tanıdık gelmeye başladı, İlhami Bey ortaya çıktığında 'acaba?' demiştim ama Bora da olaylara dahil olunca 'haydaaa!!!' dedim. Kulin'in birkaç sene önce yayımlanan kitapları Gizli Anların Yolcusu'nda 'sığ' bir hikayeyi okumuş, daha önceden almış bulunduğum Boranın Kitabı ile de bu lüzumsuz hikayeyi farklı bir ağızdan dinlemiştim. Kitaplar bitince takasla göndermiştim başka bir okura. Ama gelin görün ki araştırmadan aldığım 'yeni' kitabım sayesinde Bora'yla İlhami'yi yad ederken buldum kendimi. Üstüne bir de 'Gezi' olayları serpiştirilmişti ki anlatılanlar bana çok yüzeysel ve hızlandırılmış/sıkıştırılmış geldi. Hatta bir ara kırmızı elbisesiyle Derya Gezi'nin simgesi olacak diye çok korktum. Allah'tan herkes akıllandı, Ege Kasabası'na sığınıp şarap işine/klişesine girdi de büyük  bir 'ohh' çektim!!!

Velhasıl ben Handan'ı sevmedim, zaman kaybıydı...

13 Şubat 2015 Cuma

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Saatleri Ayarlama Enstitüsü Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1961'de yayımlanan, farklı tarzıyla okuru şaşırtan kitabı, bir kara mizah örneği...



(Kitapla ilgili olarak yazacaklarımın spoiler olmayacağı düşüncesindeyim, zaten böyle bir kitabın da birkaç spoiler ile çözülemeyeceği kanısındayım.)

Kitap adı üzerinde saatleri ayarlamak üzere kurulan ve zamanla farklı görevler 'edinen' bir enstitü, dahiyane fikirlere sahip kurucusu Halit Ayarcı, enstitünün bel kemiği ve olayların anlatıcısı Hayri İrdal ve çevrelerindeki pek çok renkli simayı konu ediyor.

Kitap yer yer kullanılan eski kelimeler ve akışı itibariyle biraz ağır bir kitap, en azından bana öyle geldi, bir çırpıda okuyamadım. Zaman zaman konudan sıkılırken zaman zaman da yüzümde sabitlenen bir tebessümle okudum.



Kitap olayların gelişmesi esas alınarak dört bölüme ayrılmış, bence en renkli kısım birbirinden renkli karakterlerin yer aldığı ilk kısım 'Büyük Ümitler'di. Geniş ev halkıyla Abdüsselam Bey ve bence kitabın en ilginç kahramanı Seyit Lütfullah'ı büyük bir zevkle okudum :) Son bölüm ise tam bir çorap söküğüydü :)

Olaylar batılılaşmaya çabalayan bir toplumda geçiyor, bolca gel-gitler yaşanıyor.

Kitapta ve olayların gelişmesinde büyük rol alan Mübarek ve Şerbetçibaşı Elması'nın hikayeleri birbirinden ilginçti...Saatlerin ve zamanın üstadı Ahmet Zamani'nin de ruhu şad olsun :)

Saatleri Ayarlama Enstitüsü biraz sabır eşliğinde okunabilecek ve kesinlikle okurunu pişman etmeyecek bir kitap...

10 Şubat 2015 Salı

Kaplıca-Gazlıgöl Afyon

Yarıyıl tatilinde bizim için en iyi dinlenme şekli kaplıca. Geçen sene hamileliğim nedeniyle gidememiştik, bu sene tekrar düştük yollara. Üç aile gidiyorduk her sene, bu kez dört aile olduk, haliyle havuz saatleri oldukça eğlenceliydi. Eylül de kuzenleriyle doyasıya oynama, yüzme şansı buldu.


Adres Afyon Gazlıgöl'dü, tesisten memnun kaldığımız için değiştirmiyoruz :) Yüzme havuzu, termal havuz, sauna, masaj, buhar odası ve türk hamamıyla herkesi memnun etmiş oluyoruz.




Bu aynı zamanda ilk dört kişilik tatilimiz oldu, gerçi havuzda dördümüz aynı anda bulunamasak da keyifliydi. Duru babasına bariz bir şekilde torpil yaptı, onunla kaldığı saatlerde deliksiz uyudu. 'Anne saatleri' nispeten hareketliydi ama yanımızda anneanne olunca işleri yoluna koymak kolaylaştı.
Tatilin en mutlu şahsiyeti ise Eylül'dü :) Hem genel havuzun hem de evdeki havuzun keyfini sürdü, kaydıraktan yalnız kayarak büyüdüğünü ispatladı...



Duru ile (mevsimsel nedenlerle) fazla yolculuk yapmadığımızdan bizi nelerin beklediğini tam olarak bilemiyordum. Allahtan problemsiz bir süreç oldu, ablası kadar 'arabasever' olmasa da koltuğa oturunca bağıran bebelerden olmadığını gördük...



Hava serin olduğu için daha ziyade kapalı mekanlarda geçen bir tatil olsa da evde sıkılan bünyelere iyi geldi :) Seneye tekrarını yaşayabilmek umuduyla...

9 Şubat 2015 Pazartesi

Bugünlerde...

Bu postunda blogger 'buralar da çok sahipsiz kaldı' kaygısı gütmektedir ve de gözlerinden uyku akmaktadır...



Eylül'ün okula dönüşüyle ev sıradan sessizliğine büründü.Tatilin son haftası evin annesini oldukça yordu, Eylül'ün bir türlü çözüm bulamadığımız karın ağrıları ve mutsuzluğu nedeniyle kendimizi onu mutlu etmeye adadık. Hastalık, mızmızlık, kapris ve kıskançlık karışımı nedeniyle başarılı olabildik mi onu da anlayamadık...
Normalde pek kendini göstermeyen 'kardeş kıskançlığı' hastalıkla coştu. Duru'ya alınan uyku arkadaşından istedi, kendisine sessiz ol dememize kızdı, Duru'nun elinden oyuncakları aldı,battaniye-yastıkla gezdi, bebekçe konuşmaya başladı... Sabırla idare ettik, okulun açılışını iple çektik...

Duru ise gündüzleri etrafa neşe saçarken gece uykularımızı eleğe çevirmeye devam ediyor. Diştir, gazdır diyerek sabretsek de zombi gibi dolanmaya devam ediyoruz. Uykunun en derin yerindeyken benim yatmaya hazırlandığımı nasıl anlayıp uyanıyor bu bebe anlamadım gitti!!! Ne diyelim deliksiz uyuyabildiğimiz günler gelecek elbet...

Kış da geldi gidiyor, son düzlükteyiz, bugünlerde en büyük hevesim gelecek olan bahara dair :) Havalar ısınsa da Duru ile rahatça yürüyebilsek, kat kat giyinmeden dışarı çıkabilsek...

Duru bugün sekizinci ayını bitirdi, hızla büyüyor kuzum :) Henüz diş ve emeklemeye dair girişimlerde bulunmasa da yeni şeyler öğrenmeye devam ediyor. Bir ara sekizinci ay yazısı ile detaylandırırım.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü bitirdim, yazısı tamamlanmayı bekliyor...

Tatilde aldığım iki kitaptan birisi olan Abim Deniz'e büyük bir hevesle başladım, gayet akıcı gidiyor. Belgesel tadında olduğundan yanına bir de roman ekleyeyim deyip akşam Handan'a da başladım (buna maymun iştahlılık da denebilir tabi  :) ). Duru şimdilerde okuma hızımı sekteye uğratsa da yeni kitap almaktan geri durmuyorum, Eylül'ün kitap siparişine kaşla göz arasında Marslı'yı da ekleyiverdim :) Normalde popüler kitapların biraz unutulmasını beklerdim ama instagram çıktı çıkalı yeni çıkan kitaplara kayıtsız kalabilmek de zorlaştı...

Cumartesi mayaladığım yoğurtla caka yapmıştım instagramda, nazara geldim a dostlar; yoğurdum tutmadı. Bu kez farklı olarak markette (A101'de) satılan yoğurt mayasını denemiştim, sonuç hüsran oldu. Gerçi kıvamsız yoğurdu kaynatıp pek de lezzetli bir çökelek yaptım, sütü kurtardım ama yoğurt tutturamamayı mesleki kariyerime yediremiyorum ;) Dün yeniden yoğurt mayalarken hem ev yoğurdu hem de hazır mayayı kullandım, sonuç oldukça güzel oldu. Sözkonusu mayayı denemek isteyenlere önerim bir kaşık yoğurt ilavesiyle kullanmaları.

Duru uyanmadan bir bardak çay içip öğle yemeği hazırlamalıyım, yeni yazılarla görüşebilmek dileğiyle...


2 Şubat 2015 Pazartesi

Evim Güzel Evim



Eylül'le tatil için gün saydık, bir hafta öncesinden liste yapıp başladım hazırlanmaya, malum iki bebeyle ilk (evdışı) tatilimizdi. Güle oynaya gittik, zaten dört aileydik curcunamız boldu.
Dopdolu bir haftanın ardından dönüş günü geldi çattı, havuzla vedalaşmak zordu, tesise arkamızı döndüğümüzde öksüz kalmış gibiydik, havuzsuz-kaplıcasız yaşayamayacaktık sanki. Hepi topu bir haftadır ayağımız suyun içindeydi ama mızmızlık diz boyuydu :)
Yolculuk gidişten daha rahattı, acelemiz de yoktu, bir an önce hedefe ulaşmak gibi bir kaygımız da... Eşim yol bitince bir araba dolusu eşyayı eve taşıyacağını, ben o hengameyi yıkayıp yerleştireceğimi, Eylül arkadaşsız kalacağını biliyordu.

Eve adım atınca havamız anında değişti, evimizi özlemişiz biiz :) Eylül odalalarla selamlaştı, oyuncaklarıyla hasret giderdi, ayısına sarıldı; ben büyüyen çiçeklerimi sevdim, evimi kokladım... Duru bile eve alıcı gözlerle baktı :)


Tatil güzel olsa da insanın evi gibisi yokmuş :)

16 Ocak 2015 Cuma

Hayvan Çiftliği

Bir Peri Masalı, ama çocuklar için değil...



2015'in ilk distopik kitabı.

Distopik romanlar içerisinde akla ilk gelen kitaplardan birisi  Orwel'in 1949'ta yayınlanan kitabı 1984'tür. Hayvan Çiftliği ise 1945'te yayınlanmış, yazara büyük ün kazandırmıştır. Sosyalizmi ve Stalin'i açık bir şekilde eleştirdiği kitap 1984'e nazaran oldukça anlaşılır ve akıcıdır. Bence bir tür 'distopyaya giriş' kitabı gibidir.

Kitap, devrimci bir grup hayvanın çiftliğin yönetimini sahipleri Bay Jones'tan devralmasıyla başlıyor ve ilginç bir seyirle devam ediyor. Yönetimde oldukça akıllı olan domuzlar yer alırken başa geçen Napoleon için 'Stalin' benzetmesi yapılıyor. Hatta Stalin'in Alman saldırı sırasında kentte kaldığını (sonradan) öğrenen yazar kitap basıma girmeden Napoleon'la ilgili ufak bir değişiklik yapmıştır. Kitaptaki komşu çiftlik sahipleri de yer aldıkları pazarlıklar ve hamleleri nedeniyle sömürgeci Batı ülkelerine benzetilmiştir.

Çiftlikte yer alan her bir hayvan farklı özellikleriyle ön plana çıkan karakterler, ortak amaçları özgür olmak, kendileri için çalışmak, sömürülmemektir. Ancak kurulan düzen farklı bir şekle bürünmekte gecikmez.

Fahrenheit 451 okuduğum ilk distopik romandı, okuduklarım karşısında zihnim karışmıştı ve birçok sahne için 'neden olmasın' demiştim. 1984 ve Hayvan Çiftliği'nde ise birebir dünyaya egemen yönetimleri gördüm, yazarın müthiş bir öngörüye sahip olduğu bir gerçek. Hatta Snowball gibi 'paralel' unsurlar bile rastlamak mümkün kitapta...

Hayvan Çiftliği Sosyalizmin olumsuz özelliklerinin anlaşılması için bir dönem okullarda bile okutulmuş.

Kitabı ve üzerinde yaşadığımız dünyayı özetleyen bir alıntı;

Bütün hayvanlar eşittir
Ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir...

15 Ocak 2015 Perşembe

Yedinci Ayında Duru

Duru yedinci ayı geride bıraktı, sağlıkla büyüyor çok şükür...



Aslında bu ay çok fark yaratan gelişmeler yaşamadık, daha ziyade altıncı ay gelişimini pekiştirdik diyelim...
Öncelikle ek gıda işini rayına oturttuk, artık uzattığım kaşığa tedirgin gözlerle ve dilinin ucuyla dokunmuyor, ağzını açıyor. Ama yemeği istemiyorsa ağzını öyle bir kapıyor ki diliyle, yedirmek mümkün değil. Zaten o anda bırakıyor, sonrasında da ısrarcı olmuyorum. Bizim evde bebeklerin tabağında yemek bırakma hakkı var.
Ek gıdada çok fazla çeşit artışı yapamadım bu ay, mevsim itibariyle sebze alternatifi bulamıyorum; balkabağı, havuç, patates, kabakla devam ediyorum. Tarhana ve yayla çorbası da cankurtaranım. Yavaş yavaş pütürlü yiyeceklere geçtik, muzu ve pirinçli çorbaları çatalla eziyorum, irmik zaten hem hafif pütürlü hem de yutması kolay. Meyvelerden elma, armut (istediğim yumuşak armutlardan bulabilsem daha iyi oluyor) ve muza devam. Bir ara muzu portakal/mandalina suyu ile ezmiştim ama antibiyotiğin neden olduğu pişiğin iyileşmesini geciktirdi, kestim. Ha birde avokado var dolapta bekleyen ama elim bir türü gitmedi, ben  pek sevmeyince denemek gelmedi içimden. Çok aşina olduğumuz bir tat değil ama bebekler için avokadolu mamaları çok görüyorum instagramda.
Yumurta sarısınının tamamını yedi bugün ilk defa, biraz suyla inceltiyorum sıkıntısız yiyor. Beyaz peyniri nohut büyüklüğünde parçalar halinde (ve elimle) veriyorum, tam bir peynir canavarı oldu Duru, iştahla yiyor. Ben de kaşıkla değil de elimle vermeye bayılıyorum :)
Kahvaltı için bisküviyi henüz yapamadım (evet tembelim), ıhlamura da bisküviyle beraber başlayacağım.
Pekmezi (keçiboynuzu) meyveyle birlikte veriyorum, D vitaminine de devam.
Yoğurt konusunda hiç sorunumuz yok çok şükür, severek yiyor...

Bu ay içerisinde yavaş yavaş baklagillere, tavuğa (köy tavuklarını şimdiden stokladım), balığa ve köfteye geçiş yapacağım. Yulaf ezmesiyle de birkaç tarif deneyeceğim bakalım...
(Ek gıda çeşitleri konusunda öneriniz olursa sevinirim...)



Hemen hemen desteksiz oturabiliyor Duru, yuvarlanarak da dolaşıyor ama hedefine ulaşacak şekilde değil de karambole gidiyor :)

Bu ay komik mimikler yapmaya başladı, bizim güldüğümüzü görünce tekrarlıyor. Beni hep öpüyordu ama baba ve ablasına yüz vermiyordu, artık herkesi (kendince) öpmeye başladı. Çok sulu ve sevimli :)

Annesi, babası ve ablası gözlüklü olunca Duru'nun en büyük tutkusu gözlük yakalamak, bu konuda daha hızlısını tanımıyoruz ;) Bir de çoraplarıyla bir husumeti var  ama çözemedik. Külotlu çorap giydirdiğim için çıkaramasa da sündürüp çarığa çeviriyor ayağındakini ;)

Günler hızla geçiyor; Duru ilk kez kar yağışını  izledi, camdan büyük bir şaşkınlıkla etrafı inceledi, tanıştığı ilk hayvan (uzaktan da olsa) mahallenin kedisi-balkon kiracımız Tüylü oldu, elindeki bisküviyi hızla koparıp yutarak annesini ilk kez korkuttu... Kısmetse bu ay sonunda da ilk tatiline gidecek, minik de olsa havuz keyfi yapacak :)


Bizden bu kadar...
Güllü'den sevgilerle...

13 Ocak 2015 Salı

Tanrı'nın Unutulan Çocukları

2015'in ilk kitabı...


(Spoiler içermez...)


Uzun zamandır kütüphanemde sırasını bekliyordu, okuyacağım kitabı seçerken de elim bir türlü gitmiyordu kitaba, ismi nedeniyle bende ikinci bir 'Uçurtma Avcısı' intibası uyandırıyordu. Pek çok okurda da aynı etkiyi oluşturmuş, kitaba farklı (ve bence abartılı) bir isim seçen yayınevinin amacına ulaştığı aşikar.

Kitap ergenlik dönemindeki çocukların çevresinde dönüyor ama kapak resminin çok etkisinde kalmış olmalıyım ki Charlie ve Jasper'in 9-10 yaşlarında olduğunu düşündüm hep. Bu nedenle de kahramanların düşüncelerini ve hareketlerini abartılı buldum, gözümde yeni bir Alper Kamu canlandırdım. Kitabı okumayı planlayanlara tavsiyem benimle aynı önyargıya kapılmamaları...



Hikaye küçük bir kasabada geçiyor , oldukça akıcı bir dili var. Charlie'nin gözünden bakıyorsunuz olaylara, karakterlere, iyice karmaşıklaşan işleri onunla birlikte çözmeye uğraşıyorsunuz. Kitapta en sevdiğim karakter Jeffrey oldu, onun olduğu kısımları zevkle okudum, yaptığı çıkarımlara bayıldım :) Zihnimde en net canlanan yer de tropikal çiçeklerle dolu bahçeleriydi...


Zaman zaman vurucu bir hal alıyor hikaye ama heyecanından bir şey kaybetmiyor. Yeni sene için güzel bir başlangıç kitabı oldu, önerdiğim kitaplar arasında da yerini aldı...

9 Ocak 2015 Cuma

Doğan Bebeğe İlk Altını Devlet TakacakMIŞ !!!

Dün her yerde aynı haber vardı; devlet doğum yapan kadına (çocuk sayısıyla orantılı olarak ) para yardımı yapacak, doğum izni sonrası esnek çalışma saatleri getirilecekMİŞ...
Bu masal bana çok tanıdık geldi çünkü aynısını tam olarak iki sene önce de dinlemiştim. Televizyonlar günlerce anlatmış, gazeteler yazmıştı. Hatta bazı kadın dernekleri tasarıya karşı çıkmış, kadını çalışma ortamından uzaklaştıracağını iddia etmişti. Bu tasarı ilk kez gündeme geldiğinde yengem hamileydi, çok da sevinmişti. Yengem bebeğini doğurdu, yerel seçimler geçti, doğum izni bitti, birikmiş yıllık izinlerini kullandı, meclis tatilden döndü ve kulağımız seste, bir umut yengem işe başlamadan tasarı yasalaşır mı diye...

Sonuç; koccaman bir hiç. Ha yoldan geçen  (bebeksiz ya da bebekli-çalışmayan) birisini çevirip sorsanız; devletin doğum yapan kadına maddi olarak destek olduğunu, çalışma şartlarının esnettiğini söyleyecektir çünkü o kadar çok konusu geçti ki 'sokaktaki vatandaş' yasalaştığını düşünüyor. Tıpkı internet haberlerinde memurları ilgilendiren eften püften her haberin 'memura maaş zammı müjdesi' başlığıyla verilip insanlarda memurun sürekli maaşının arttığı algısının oluşturulması gibi!!!
Şimdilerde aynı masalı tekrarlıyorlar, malum seçim yatırımı...Aynı mavi boncuk dağıtımı devam ediyor...

Özetle 'büyüklerimiz' buyuruyor ki;

Üç tane çocuk doğur ama hamileyken sokağa çıkma, sekiz haftalık doğum öncesi izninle bunu nasıl başarırsın bilemem ama ÇIKMA... Zaten çalışma çünkü o da bir tür DAVETİYE... Sezaryenle DOĞURMA...Çocuklarını doğur ve sekiz hafta sonra bırak işe gel, istersen depresyonun dibince ol ama GEL...İki sene bebeğini emzir, sen işteyken bebeğin iki saatte bir 'emmek' isteyecektir, mutlaka EMZİR...Anaokulları artık mecburen yarım gün, diğer kalan yarım günde ne yaparsın bilemem o senin DERDİN. Haa bu arada annelik de senin asıl KARİYERİN...

Devlet anne olmaya ne hevesliymiş, benim adıma her şeye karar veriyor, ensemden ayrılmıyor, doğurduğum anda da bizi cami avlusuna bırakıyor, görmezden geliyor. İsteğim şudur; anneliğime, iş kadınlığıma, doğumuma, doğurmama hakkıma KARIŞMA!!!!!!

6 Ocak 2015 Salı

Evde Geçen İlk Kış

Neredeyse otuz yıldır evde geçirdiğim ilk kış bu. Okul+iş hayatımda evde cam kenarında olabildiğim kışlar maksimum onbeş gün sürüyordu, çocukken bir defasında kar yüzünden sömestir tatili bir hafta uzatılmıştı, üç haftayı da görebilişim demek ki.
Bu sene ücretsiz izin sayesinde hayatımın en gamsız kışını geçiriyorum, dışarıda dondurucu soğuk varmış, ne gam ;) Tamam Eylül'ün okula gideceği günler endişeleniyorum ama o da dizimin dibindeyse dünyadan haberimiz olmuyor :) Sabah eşim arabayı çıkarmak içi tam bir saat uğraşmış, komşularla küreklerle yol açmışlar, benim hiiç haberim olmamış, camdan dışarı bakmamışım ki. Aslında baktım da farklı pencereden fotoğraf çekmek için ;)



Sabah karı görünce kendimce Eylül'ün okulunu tatil ilan etmiştim ki yarım saat sonra Kaymakamlığın da benimle hemfikir olduğunu öğrendik :)

Karın yoğun olduğu günlerde bizim çanak kullanım dışı oluyor, yani hard diskten Sünger Bob izleme zamanı.



Bugün evde de kar tatili ilan ettim, herhangi bir işe bulaşmayı düşünmüyorum, planım 2015'in ilk kitabına başlamak, bakalım torbadan hangisi çıkacak...Yanında da Tea&Pot çaylarım var, daha iyisi Şamda kayısı ;)

Keyifli günler dilerim...




31 Aralık 2014 Çarşamba

2014

Bir yıl daha biterken adet olduğu üzere bir 'özet' geçmeli :)

2014'ün en büyük hediyesi yanı başımda uyuyor şu anda. Duru, evimizin taze nefesi...
Yılın yarısından fazlasını evde geçirdim kızımla/kızlarımla, aksiyon dozu sınırlıydı, uykusu azdı, gazı boldu :)
İçinde bulunduğum hormonal durumlar nedeniyle ülke gündemini yakından takip edemesem de millet olarak pek de iç açıcı olaylara tanık olduğumuz söylenemez... Dileğim daha huzurlu günlere kavuşmak...

2014'te;

  • Hayatımın ikinci büyük mutluluğunu yaşadım,

  • Hayatımın en zor on gününü geçirdim,

  • Sezaryen sonrası  bir haftada ayaklanamam herhalde derken, üçüncü günde kızımı görmeye koşarak gittim, 'annelik gücü' denen şeyi gördüm,

  • Sabrın ve duanın gücüne tanık oldum,

  • Akrabalarımın/dostlarımın ne kadar yakınımda olduklarını fark ettim,

  • Kızımın parmağını tuttum diye sevincimden uyuyamadım :)

  • Yine/yeniden geceleri kalkıp kızımın nefesini dinledim, saydım

  • 'Dikkat loğusa var' gerilimini yedi mahalleye hissettirdim,

  • Vücudumun alabileceği sıvı hacmini bile zorladım, evdeki temizlik malzemeleri dışında her şeyi içtim :)

  • Kolik kardeşliği denen dünyanın en birleştirici  olgusuyla tanıştım :)

  • Bu vesileyle değerli insanlar tanıdım,

  • Kucağımdaki bebek katılırcasına ağlarken, sakin sakin oturabileceğimi fark ettim. Kulağa garip gelse de kolik insana neler katmıyor ki ;)

  • Anneliğin içgüdüsel bir vergi olduğunu, bir ablanın da anne şefkatiyle hareket edebildiğini gördüm/görüyorum, mutluluğum katlanıyor...

  • Hayatımın kitaptan en uzak günlerini geçirdim/geçiriyorum, okuma yazma unutmayacak kadar okuyabiliyorum,
Bakalım 2015 beraberinde neler getirecek...
Yeni yılda sağlık, huzur, barış ve mutluluk diliyorum...



Yeni yıl öpücükleri Duru'dan :)

22 Aralık 2014 Pazartesi

Altıncı Ayında Duru

Merhaba ben Duru; annemin cücüğü, böcüğü, kara möcüğü... İlk iki tanım kafiye kaygısıyla kullanılıyor olsa da 'kara möcük' nedir arkadaş? Akça pakçaya yakın bir bebe oldum ama doğduğumda alnımda ve de kulağımda bulunan tüycükler yüzünden adım 'esmer' bebeye, oradan da kara möcüğe çıktı... Ablam kartopu gibi bir bebekmiş zamanında, onun yanında süt bile esmer damgası yiyor kaçış yok...
Altıncı ayımı doldurdum ben, hatta yediyi de yarıladım :)



 Ufak bir 'altıncı ayımda ben' listesi hazırladım;
  • Doktor teyzenin de izniyle ek gıda denen garip tatlara geçiş yaptım ben, aslında bir aydır annem bana ilginç şeyler yalatıyordu da artık kaşıkla korkmadan vermeye başladı. Açılışı yoğurtla yaptım, ilk hafta hiç sevmedim o ekşimsi şeyi ama artık bayılıyorum. Ablamda da aynı şeyleri yaşamış olan annem bu konuda tecrübeli olmanın verdiği özgüvenle alıştırdı beni :)
  • Meyvelerden de elmayla başladım, suyu tatlı olduğu için suyla seyreltiyor annem, sonra da şekerini azaltmaya uğraşan o değilmiş gibi içine pekmez ekliyor!! Şu keçiboynuzu pekmezini de neye karıştıracağını şaşırdı zaten, üzüm pekmezini itiraz etmeden içiyorum ama diğeri çorap gibi kokuyor yahu (bu tanımı annemden aşırmış olabilirim ;) ).
  • Muz püresini çok seviyorum ama annem kabız olabilirim diye az az veriyor. Muhallebinin de muzlusuna bayılıyorum.
  • Bir haftadır sebzeleri de ekledik menüye; önce pirinçli kabak, sonra patatesle havuç püresi en son da irmikli balkabağı çorbası yedim. En çok balkabağını sevdim, kendi bahçemizde büyümüş olduğu için ;)
  • Annem tarhana çorbasından çok umutluydu; anneannem taze taze yapmış göndermiş, hazırlaması da çok kolaymış ama ben pek sevmedim hıh :)
  • Yavaş yavaş kahvaltıya da geçiş yaptım, yumurta sarısı ile beyaz peynir veriyor annem, tadı güzel de ağzımda su kalmıyor yerken!! Tavuklar az daha sulu yumurtlasa ;)
  • Annemin ek gıda konusundaki girişimleri devam edecekmiş; babama keçi boynuzu unu aldıracakmış (bunun adı korkutuyor beni, nasıl birşeyse artık), bir de bisküvi yapacakmış bana.
  • Azıcık da fiziksel gelişimimden bahsedeyim; artık yüzüstü dönebiliyorum ama öyle kalıyor, geri dönemiyorum; annem bana yardım edeceğine 'tosbağam' diye sevmeye başlıyor...
  • Bulduğum her şeyi kemirmeye devam ediyor, gün boyu ağzımın suyuyla önlüklerimi ıslatıyorum, koridordaki kalorifer yıkanmış önlüklerle dolu ;)
  • Mutfak balkonundan dışarıyı ve gelen geçen kedileri seyretmeyi çok seviyorum, ayrıca mutfak perdesiyle de çok güzel diş kaşınıyor :)
  • Ablamın okuldan gelişini sevinçle karşılıyorum, çok matrak bir kız bu Eylül, çok güldürüyor beni.
  • Annemin kucağındayken elimi arka tarafa geçirip ensesindeki saçları tutmayı çok seviyorum, annem de çok seviyor olmalı ki çığlık atmaya başlıyor :)
  • Gün içinde sıkılınca annem beni ablamın odasına götürüyor, çok seviyorum orayı, heryerde renkli renkli birşeyler var...Bir de ablamın kocaman bir resmi var, onu seviyoruz.
  • Annem ben doğduktan sonra dışarıda yemek yiyememekten şikayetçi, ne yapacağım belli olmuyormuş güya. Nesi belli değil, ağlayacağım tabii ki :) (Son yemek girişiminde babam benim yoğurdumu döktüğü, ben arabamda oturmadığım , ablam da ayıcığı yoğurda bulandı diye ağladığı ve de kendisi aç kaldığı için bozuldu biraz annem. Ne kadar da alıngan di mi??? Halbuki babam tıka basa doymuştu, ben büyüyünce 'baba' olayım en iyisi )
  • Geçen gün oynadığım pinpon topunun tamamını ağzıma soktum, annem yutacağım diye korktu, evet evet koca topu yutacağım sandı, garip bu anneler :))
Böyle böyle büyüyorum işte...
Yeni haberlerle dönerim, beni özleyin :)

26 Kasım 2014 Çarşamba

Bugünlerde...

Bugünlerde;
Biz Duru kızla evde vakit geçirmeye devam ediyoruz. Altıncı aya giren yavruya ek gıdaları tattırma ve yattığımız yerden yuvarlanma yegane aktivitelerimiz. Ufaktan kapımızı çalan 'diş huysuzluğu'nu da mümkün mertebe görmezden geliyoruz...



Eylül' e göre daha hareketli ve sabırsız bir bebek Duru. Ablasının uzuun gündüz uykularını mumla arıyorum, Bizim bebe yarım saat geçti mi uyanıyor. Benim günlük işlerim de otomatikman yarım saatlik partlar haline dönüştü. Evden dışarı çıkma lüksümüz de yok, hava şartları bizi sınırlıyor, kapalı-kalabalık mekanlar da listemizde olmayınca bina dışına çıkamıyoruz. Artık planlarımız gelecek olan bahara dair..



Eylül hevesle okula devam ediyor, bir de hastalıktan gözünü açabilse!! Geçen sene okula başladığında kendimi olası sık hastalıklara hazırlamışken, enfeksiyonlarla nadiren karşılaşmıştık. Bu yıl kronik öksürükle mücadele halindeyiz, kendi yöntemlerimle yol alamayınca farklı doktor/ilaç kombinasyonları deniyoruz. Kış kapıya dayanmadan kurtulsak bari (Ve ben yazımı tamamlayıncaya kadar kar geldi bile)...


 Meraklı Minik'in bu ayki konusu Kızıl Tilkiler olunca, bizim evi de tilkiler bastı...




Okulda kalem-kağıda doyamayan Eylül evde de resimlerle haşır neşir olmaya devam ediyor. Aynı hevesi dağıttıklarını toplamada da gösterebilse keşke ...
Haftasonu odanın heryeri kağıt-kalem ve envai çeşit hobi malzemesiyle kaplayan Eylül'ü son kez uyardım " On dakika içinde yerdekileri toplamazsan bulduğum herşeyi götürüp çöpe atacağım" dedim. Hemen toparlamaya başladı ve bıyık altından gülerek "Anne, yerdeki kağıt parçalarını almıyorum, nasıl olsa sen toplayıp çöpe atacakmışsın" dedi. "Olur mu canım, ben senin için kıymetli eşyaları kastetmiştim" dedim. "Zaten bu kağıt parçaları benim en kıymetli eşyalarım anne" aldığım cevaptı :)

Eylül'le Minion'lara kafayı taktık bugünlerde, onlarla yatıp onlarla kalkıyoruz ;)
Önce Minion bere, oyuncak Minion derken bu senenin doğum günü temasını da erkenden belirlemiş olduk :)


İçlerini elyafla doldurup oyuncak gününe gönderdikten sonra pek göremedim kendilerini, o yüzden son hallerinin fotoğrafı yok...

Evde olmak demek üç öğün yemek hazırlamak demek. Ben de bazen keyifle bazen de homurdanarak mutfağa giriyorum. Bu aralar Duru'dan kalan azıcık zamanda hiç yemek yapasım gelmiyor, çok güzel elma çayım var aslında, onu içip yemek yemesek??

 Bahçenin minik elmaları ve benim minik olmayan ayaklarım :) Onları görmeyin siz, kesemem şimdi fotoğrafı, Duru uyanacak...

 Hiç yemek yapmıyorum sanmayın tabi, haftaiçine uyarlanmış sebzeli/vejetaryen pizza...

 Ekmek yapmaya da devam. Gerçi karıştırma aparatını kaybedince biraz ara vermiştim ama servisten kolayca temin ettik yenisini...

Son görüntüler de Çin'den teşrif eden kuklalarımız olsun :)



Ha bir de başlayıp okuyamadığım kitabım var, onu da ekleyip okuyabileceğim günlerin gelmesini dileyeyim...


Sağlıkla kalın...

25 Kasım 2014 Salı

Kar...

Annem havanın rengine bakar 'Kar geliyor' derdi, bir çeşit 'Winter is coming' uyarısı yani :) Ertesi günü karın yağdığını görünce anneme olan saygım bir kat daha artartı, imrenirdim, nasıl anlıyor acaba diye. Zaman zaman kar veya dolu yağacağına dair kehanetlerde bulunsam da sonuç fiyaskoydu ;)

Akşam çöpü atmak için balkona çıkınca ürperdim, hava birden soğumuştu. Ama bu kez farklı bir şey daha vardı; kar kokusu. Evet evet hani Ahmet Ümit'in kitabı gibi. Komşu teyzeye de söyledim kar kokusu var diye. Sabah ev halkını uyandırma çabasıyla perdeyi açınca bembeyaz bahçeyi gördüm. Eylül'ün hiç bu kadar hızlı yataktan fırladığını görmemiştim :) Yol boyunca babasından geride kalıp kartopu pususu kurmayı planlayarak gitti :)





Evde olmanın rehaveti ile bir o pencereden bir bu pencereden karı seyrediyorum, tahminimin tutmasına da sevinemiyorum, aklımda tek düşünce var; yaşlanıyorum galiba....

(Yazmaya başladığım bir yazım vardı ama hava muhalefetine takıldı, bir başka sefere artık...)

23 Ekim 2014 Perşembe

Serenad

Serenad'ı Duru doğduğundan bu yana okuyorum, bitirmeye kıyamadığımdan değil ama bir türlü bitiremediğimden...


Duru doğum sonrası yoğun bakımda kalınca biz de apar topar annemlere gitmiştik. Hergün onu yarım saatliğine pencere arkasından görebilmek için hastanenin yolunu tutuyorduk, Duru solunum desteğinden çıkınca artık iki saat arayla kızımı kendim besleyebiliyordum. Bu da yirmidört saat yoğun bakım önünde beklemek demekti. İlk günün acemiliği ile boş boş oturmuştum, ikinci gün ise yengemin benim için aldığı kitabı, içeceklerimi stoklayıp gittim hastaneye. Bir iki sayfa okuyabilmiştim ki Duru taburcu oldu :)



Eve dönüşte epeyce ortalıkta süründü kitabım. Toparlandıktan sonra okuma fırsatı bulsam da kitaba bir türlü ısınamadım. Zülfü Livaneli dinlemekten büyük bir zevk alırken okuduğum son iki kitabı bana eziyet gibi geldi. Kardeşimin Hikayesini hiç sevememiştim, Serenadı da zar zor bitirdim, aslında ilginç olan konusuna bir türlü kendimi kaptıramadım.

Okuyup sevdiğimiz bir çocuk kitabını tavsiye edip ayrılayım...

Tübitak'ın çocuk kitapları baskı olarak çok kaliteli,
 fiyatı çok makul, aklınızda bulunsun...