Sayfalar

1 Aralık 2015 Salı

Kasım...

Hem takvime göre hem de meteorolojiye göre kışa girmiş bulunmaktayız, hadi hayırlısı...
 
Kasım beklediğimin aksine ilkbahar edasıyla geldi geçti...
Evde hummalı yazı çalışmaları devam ediyor. Ela ve Lale'den yakamızı yeni kurtarmıştık ki Talat ve Onat çıka geldi!! Bu çat kapı ziyaretlerden bir süre daha kurtulamayacağız gibi...
 
 Bu evin annesinin fi tarihinden kalma bilgileriyle yazdığı ve geçerliliğini kısmen kaybetmiş alfabesi...

Bu da Eylül'ün esneyerek yaptığı ödevi ;)

Ödevlerden kalan zamanda okumalara devam. Bu hafta Eylül babasıyla gitti kütüphaneye, kendince seçimler yapmış :) Resim ve Heykel'den başladık, malum resim bizim işimiz ;)


Evdekiler arasında da Sara Şahinkanat kitapları açık ara favori
 
 
 
Eylül yeni harflerle boğuşadursun Duru da türlü maymunluklar peşinde :)
 
 
Ve yeni tatlar ;)
 

 
Eylül'ün de zamanında hevesle karıştırdığı 'Neden, Niçin, Nasıl' Serisi bugünlerde Duru'nun elinden düşmüyor. Kitaplara ablası kadar nazik davranmasa da kemirmeyi biraz azalttı...
 
Görsel buradan 
Serinin 4-6 yaş grubu olanlarını Eylül hala çok seviyor...
 
Kasım ayının nerdeyse yarısını diş ağrısı ile geçirdiğim için kitap okuyabilmek bir hayal oldu. Ağrının nedeni olan dişimle vedalaşıp işe ve kitaplara dönüş yapabildim.
 


Kütüphaneden alıp bir türlü zaman ayıramadığım kitabımı nihayet bu hafta sonu bitirebildim. Açıkçası kafamda farklı bir Nazım portresi oluştu... Tüm kitap sonunda aklımda kalan şiir, hep en sevdiğim şiirdi;
 
HOŞGELDİN KADINIM
Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
yorulmuşsundur;
nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını
ne gül suyum ne gümüş leğenim var,
susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
acıkmışsındır;
beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
ayağını bastın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam...

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin.

NAZIM HİKMET
 
 Saramago'ya devam... Araya farklı kitaplar alınca uzadı okumam, kütüphaneden de süresini uzattırmak zorunda kaldım.



Filin Yolculuğu'nu unutup hevesle yanımda getirdiğim yeni kitabım :) Kısa öykülerden oluşan kitap göreve giderken ve aralarda okumak için çok uygundu. Çarpıcı öyküler içeriyor...

Dünkü görevden...
 
Bu arada yeni bir işe el atıp evdeki beyaz çantalarımdan birisini siyaha boyadım. Su bazlı bir deri boyası kullandım, bir kaç kat uygulamam gerekti. Şimdilik görünüşü iyi ama saplarını boyamayı unuttuğum için henüz kullanamadım. Artık kullanım sonrası memnun mu kalırım, Arap Bacı'ya mı dönerim göreceğiz :))
 
 Kış geldiyse çatıdaki sobanın da çıtırdama zamanı gelmiştir. Bu görüntü bile içimi ısıtıyor benim :)


 
Ve bir yemek önerisi ile bitiriyorum; Fırında Mücver... Benim gibi kızartılmış yemeklere mesafeli olanlar için ideal, börek tadında, hafif bir alternatif. Tarifini de tembellik edip kopyalıyorum ;)
 
 
Ve hoş geldin Aralık.
Artık bere, atkı, eldiven, sahlep zamanı...
Bir de Rico ve Oskar zamanı ;)

16 Kasım 2015 Pazartesi

Kütüphane Ganimetleri (Sanırım 6)

Duru'nun gelişiyle kütüphane ziyaretlerime bir süre ara vermek zorunda kalmıştım. İşe başlayınca kütüphaneye de uğramam lazım diyordum her önünden geçişimde, evdeyken gitmemek için geçerli bir bahanem varmış da şimdi o da kalmamış gibi, ne ilgisi varsa artık...
Eylül okullu olunca onu da üye yaptırmak için söz vermiştim (ki üyelikte yaş sınırı yokmuş, neden beklediğimizin cevabı yok...)
Yaklaşık bir aydır cumartesileri vakit ayıramıyorduk, en sonunda Duru'yu komşulara (babasının şansı artık) bırakarak kütüphanenin yolunu tuttuk.
Kütüphanenin bahçesinden her girişimde en kem bakışımla 'keşke benim olsa' diyorum çünkü kütüphane binası gölün karşısında, ağaçlar arasında ve tek katlı, yani tam benim hayalimdeki konumda. Zaten bu kadar cazip bir yeri kesin birilerine verir yerine Toki'den bir uyduruk bina ayarlarlar kesin de bari alan kıymetini bilse...
 
 
 
Neyse önce çocuk kitaplarını karıştırdık biraz; orijinal kapağa sahip kitaplara ilgiyle göz atarken, kütüphane tarafından ciltlenmiş olanlar bana biraz sevimsiz geliyor. Kitabın kendi özgün kapağı, rengi, yazı karakteri üzerinde kalabilmeli bence... Eylül bir yandan ben bir yandan kitap seçmeye koyulduk, beğendiklerimizden bir kaçını emanet alamayacağımızı öğrendik (kayda geçmemişler henüz), nihayetinde üç kitabı kolumuzun altına kıstırıp kaydolmaya gittik.
Eylül'ün kayıt işlemleri hallolurken genç (muhtemelen üniversite öğrencisi) bir kız görevliye aradığı yazarın ismini heceliyordu; jo-se sa-.... Saramago!!! dedim içimden hızlıca :) Sonrasında gözüm kitap seçerken kulağım onlardaydı; ödevi için yazarın bir kitabını okumalıymış. Rafta kitapları ararken ben içimden 'kitap kapağı sarı' diyordum. Nihayet kütüphanede mevcut dört kitap masaya geldi; Kabil, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş ve benim henüz okumadığım Filin Yolculuğu, Kopyalanmış Adam. Kız kitapları yan yana koyup hangisi daha ince hesaplaması yaparken artık kendimi daha fazla tutamadım. Saramago hakkında az çok bildiklerimi ve bol virgüllü yazım şeklini anlatıp,  ona Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u önerip, görevlinin de 'diğer ikisini de siz alın o zaman' önerisine uyarak Filin Yolculuğu ve Kopyalanmış Adam'ı aldım.
Aslında çok fazla kitap almaya niyetim yoktu ama Hıfzı Topuz'un kitabını görünce onu da ekledim okunacaklara.
 
 
Maisy Eylül için çok basitti, oturup salonda okuruz diye düşünmüştüm ama karanlık ortam onu da pek cezbetmemiş olacak ki evde okuruz dedi. Uzayın Kralı ise bol görselli, eğlenceli bir kitap... Bay Porsuk ile Bayan Tilki'yi de bugün okuyacağız.
 



 
Kitaplarımızı yüklenip güneşin tadını çıkararak eve döndük.
 
Moralimin bozuk olduğu bir anda (kendimi mutlu etmek için), epeydir aklımda olmasına rağmen ertelediğim kitap mührünün siparişi vermiştim. Hafta sonu nihayet geldi :)

 
İnternette kitap mühürleriyle ilgili pek çok site var; fiyatlar değişken, görseller üç aşağı beş yukarı benzer, ürün ve teslimat detayları yetersiz, açıkçası insanın kafası karışıyor... Ben uzun bir araştırma sonrasında www.sekervekagıt.com da karar kıldım. Ürün kalitesi ve bilgilendirme aşamalarından memnun kaldım.
 
Bir süre kitap satın almama kararı aldım (çocuk kitapları hariç  :) ), evde epeyce okunacak kitap birikti. Bu süreçte yine kütüphaneye uğrayarak yeni kitap alma hevesimi gidermeyi düşünüyorum. Bakalım ne kadar sürdürebileceğim...
 Daha aydınlık bir hafta dileğiyle...

9 Kasım 2015 Pazartesi

Martıya Uçmayı Öğreten Kedi (Eylül'ün Kitaplığından)

Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, adından da hikayeyi üç aşağı beş yukarı çıkarabildiğimiz, dostluk ve sorumluluklar üzerine yazılmış, eğlenceli ve öğretici bir kitap.
 
 
 
Bu yıl Eylül (6,5) ile uzun soluklu kitaplar okumaya başladık. Günlük 20-30 sayfa okumaya çalışıyoruz. Kitaplarda yer alan yaş grubu uyarısını baz alsam da kitaba başlamadan (ya da ben okumadan) Eylül için yeterince anlaşılır olup olmadığını anlayamıyoruz.
Martıya Uçmayı Öğreten kedi 7+ etiketiyle satışta, altı yaş üzeri için yeterince anlaşılır olduğunu düşünüyorum. Karakterlerin Türkçe isimlerle yer alıyor olması da kitabın küçük zihinlerde daha kolay yer edinmesini sağlıyor.
Hikaye şişman kedimiz Zorbanın, kendisine emanet edilen martı yumurtası/yavrusu Şanslıyı koruyup, yuvadan uçurmasını anlatıyor. Kitapta yer alan diğer kediler (Profesör, Sekreter, Albay) de (ve maymun da) oldukça eğlenceli karakterler :)
Kitap bölümler halinde ilerliyor ve bir iki bölüm günlük okumamız için yeterli oluyor. Ayrıca hikayeyi de ortasında bırakıp uykuya gitmemiş oluyoruz.
Eylül'ün severek dinlediği kitaplar arasında yerini aldı, okul çağı çocuklara tavsiyemizdir :)

6 Kasım 2015 Cuma

Uyumsuz Defne kaman'ın Maceraları Toprak

Su ile başlayan dört kitaplık serinin ikinci kitabı Toprak.

 
Hasreti soğuyan ayrılıklar, acısı kabuk bağlayan yaralar
ve nefesi soğumuş özürlerin artık değeri azalmış,
esmiştir.

İlk kitaptan aklımda kalanlar şunlardı .
 
Toprak, Su'da olduğu gibi yine harika bir kapakla karşımıza çıkıyor. Mistik çizimleri ile geyikler ve Hitit figürleri bizi bekleyen hikayeyi özetliyor bir bakıma.
 
Spoiler içermez...
 
Acar gazetecimiz Defne Kaman ile Çorum'da yine gizemli bir yolculuğa çıkıyoruz ve Defne kendi üzerine düşeni yapıp ortadan kayboluyor. Zaten bu kayboluşlara aşina olduğumuzdan rahat rahat olayları çözmeye, Kutatgu Bilig beyitleri okumaya devam ediyoruz. Yeni macerayla yeni yüzler de katılıyor hikayeye; ismi ilk okunduğunda kendisinin okuma alışkanlığına dair bilgi verildiğini sandığınız , evimizin valisi, özlenen bir yönetici profili çizen Vali Sabahattin Ali Okur, ne yazık ki içimizden biri Emniyet Müdürü Muhtar Körağaoğlu, naif müze müdürü ve Defne'nin babası Akın Kaman, efkar dolu baba Kemal ve hemen her evde birer tane bulunan hacker ergen Karaca, karizmatik arkeolog Güneş....
Demirbaşlar yerli yerinde duruyor merak etmeyin; Umay Nine, Sahaf Semahat ve Komiser Ümit...
 
Kitabın ekseni yine Kaman kültürü (Şamanizm) üzerine. İnsanların hüküm sürdüğü Orta Dünya ve Erlik Han'ın emrinde karanlık Alt Dünya , bir çok kültürde farklı hikayelere konu olan geyikler, Hitit Uygarlığı'ndan günümüze kalan gelenekler ile hikaye farklı boyutlar kazanıyor.
Gezi Olayları'ndan sonra yeşeren bilinç bu kitapta da kendini gösteriyor; sanal ortamda örgütlenen 'çevreci' , 'bilinçli' ve 'özgürlükçü' gençler Defne Kaman için seferber oluyor, sahneden çekilmeden tohumlarla ilgili gerçeklerin bir kez daha altını çiziyorlar.
 
Kitapta Hitit Uygarlığı'na dair kazıların olması, işin içine tarihi eser kaçakçılığının girmesi, gizemini koruyan olaylarıyla Toprak bana Ahmet Ümit'in Patasana'sını hatırlattı. Sanki benzer hikayenin genişletilmiş hali gibiydi.
 
İlk kitap olan Su'yu daha büyük beklentilerle okumuş, açıkçası aradığımı  bulamamıştım. Konu çok fazla dağılmış, çok farklı dallarda farkındalık oluşturmak amaçlanmış ama konular bir arada eğreti durmuştu. Toprak bu bakımdan daha derli toplu geldi, daha uzun bir kitap olmasına rağmen daha rahat okudum.
 
Serinin ilk kitabını okumamış olanlar için hikayenin bazı kısımları havada kalabilir ama bire bir ilk hikayenin devamı değil.
 
Patasana'yı severek okumuş olanlar özellikle öneririm.
 
Şimdi serinin üçüncü kitabını beklemek düşüyor bana...

29 Ekim 2015 Perşembe

22 Ekim 2015 Perşembe

Bugünlerde...

Bu bol fotoğraflı bir 'bugünlerde' yazısıdır...

Bugünlerde tempomuz hızlı; işyerinde yaklaşan yıl sonunun da etkisiyle işler hızlanırken evde de bir adet birinci sınıf öğrencisinin varlığı tüm dengeleri bozmakta...



Eylül'ün henüz ödeve konsantre olamayışı, yazmaktan sıkılması, çizgilerin üzerinden geçmeyi çocukça bulması, ne zaman okuyabileceğini merak etmesi, gerekliliğini her akşam sorguladığımız 'estetik' el yazısı...vb nedenlerle akşamları sabit ikametgahım Eylül'ün odası. Duru ise mütemadiyen ablasının masasına oturmak istiyor, birkaç saniyelik ihmalimiz de bize karalanmış kitaplar şeklinde geri dönüyor :) Çalışma masasını büyüterek sıkıntıyı kısmen giderebilmeyi umuyoruz bakalım...
Eylül okula az biraz ısındı gibi, henüz özleyeceği bir arkadaşı yok ama çok da muzdarip değil bu durumdan. Annelerin dahil olduğu aktiviteler hala favorisi, bir de yeni başladığı spor saatleri...



 Duru bizim odaya kapanmamızdan hiç memnun değil ama bir şekilde oyalamaya çalışıyor babası. Onun dışında etrafında ne kadar çok insan varsa o da o kadar mutlu :) Ara ara tabletlere ve telefonlara el koyup format atmak, düşünceye kadar kendi etrafında dönmek, reklamlara eşlik etmek, evdeki çantaları sırtlanıp sahiplerine götürmek ve bunun için alkış beklemek, ablasının kalemlerini aşırmak, biberonundan yerlere su dökmek, kitaplığı dağıtmak Duru'nun ev hallerinden bazıları...

Ceviz toplamayı da çok sevdiler abla-kardeş ama şanslarına bu sene ağaçlar üşüdü, meyve yok denecek kadar az...

Havanın serinlemesiyle bahçe keyifleri de rafa kalkıyor. Artık bahçeye  hafif de olsa bir hırka ile çıkıp, kısa bir turun ardından evlere sığınma zamanı...
 
Sonbahar gelince gittiğimiz görevlerde de daha güzel manzaralar çıkıyor karşımıza. Şehrin içinde insan mevsim geçişlerini pek yakalayamıyor ama ilk ve sonbaharda yollarda olursanız doğanın renkliliği sizi kendine hayran bırakacaktır.














Kitaplara pek sıra gelemedi bu hafta. Biraz okuma hızımı arttırır düşüncesiyle başladığım kitap da anlaşılmaz çevirisi nedeniyle beni iyice kendisinden soğuttu. Cümleler bir garip geldi bana, kafasını toplamadan ders çalışan öğrenci gibiyim, okusam da anlamakta zorlanıyorum. Velhasıl benim de kargo ödüyor olması nedeniyle tercih ettiğim Karanlıkta Islık Çalmak üstüne kargo parası vermediği sürece tercih edilmemeli...

 Arada tatlı ve nostaljik dostlarla da karşılaştım tabi. Her ne kadar tadı hatırladığım kadar güzel gelmese de hiç birşeyin eski tadı yok ki... Bu son cümleyle de alenen ifşa ettiğim gibi yaşlanıyorum ...

 Okuyamasam da almaya devam; üsttekiler Rampalı Çarşı'dan, alttakiler internetten. Bir ikisi okuma listemden, kalanı son anda sepete atılanlardan.
Gizemli bir arkadaşımın tavsiyesiyle Momo'ya başlayacağım :)

Eylül için birkaç tane 8-9 yaş grubu kitap aldım. Matilda'yı büyük bir hevesle dinliyor, bitirmek üzereyiz, sonrasında Martıya Uçmayı Öğreten Kedi'yi okuyacağız.
 
İşte böyleyken böyle...
Dışarıda yağmur pusuda ha yağdı ha yağacak, hafta sonu için piknik ihtimali  kalmadı gibi...
30 Ekim de tatil olmuş, ne yapsak acep ?
 

16 Ekim 2015 Cuma

Günübirlik Hayatlar

Pek çok okur gibi İrvin Yalom'u Nietzsche Ağladığında ile tanıdım. Çok uzun zaman önce okumuş olmama rağmen hala aklımda yer eden kitaplardandır.
Günübirlik Hayatlar'ı görünce ise farklı bir deneyim olması için hemen aldım. Sanal alışverişte yakalayamadığım şey tam da bu; gözüne ilişen bir kitabı alabilmek...
 

 
Günübirlik Hayatlar Irvin Yalom'un hastalarıyla yaptığı psikoterapi seanslarından derlediği, on bölüm/kişiden oluşan bir kitap. Her seans farklı noktalardan başlasa da tamamına yakınında ölüm korkusu çıkarılan sonuçlar içerisinde yer alıyor. Yaşadığı hayatın anlamsızlaşmasından şikayetçi olanlar yanında geçmişe ait izleri silemeyenler, mazisiyle barışamayanlar hastalar ve Yalom'un kendisine has sağduyusu ilginç hikayeler çıkıyor karşınıza.
 
 
Altını çizebileceğiniz pek çok cümle ile karşılaşmak mümkün...
 
"Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın."
                                                                                                                    Marcus Aurelius
 
 
Benim gibi elinden bırakmadan okumak da mümkün, elinin altında bulundurup her bir hikayeyi farklı zamanlarda irdelemek de. Seçim sizin...

15 Ekim 2015 Perşembe

Marslı (Film)

IMDb: 8,3
 
Hemen hemen her okur gibi ben de kitap uyarlaması filmleri sevmem (okuduklarımı tabi). Mümkün olduğunca da izlemem çünkü  'ben hikayeyi biliyorum' ve 'ohoo hikayenin yarısını atmışlar' virüsleri kanımda hevesle dolanmaktadır :)
Marslı ise kitabını okuduğum halde izlemeyi istediğim nadir filmler arasındaydı. Ve bunda en büyük etken Marc Watney'i Matt Damon'ın oynayacak olmasıydı.
Geçen hafta uzun bir aradan sonra sinemaya kaçabilen iki anne (yengem ve ben) olarak ilgiyle izledik Marslı'yı. Yengem kitabını okumamıştı, ben de spoiler vermeyince yeşil yaratık beklentisiyle girdi salona ;)



Ve yazmazsam çatlarım; kitaptaki detaylar filme sığmayınca ben yine 'O hoo daha neler neler olmuştu' dedim. Kitapta 200 sayfa sonra elde edilen 'başarı' filmde 15. dakikada gelince de azıcık aldatılmış hissettim kendimi ;)

Filmde kulağımı tırmalayan tek şey Lewis'in seslendirmesiydi. Çok yapay bir etki bırakıyor izleyende.

Şimdiye kadar beğendiğim ender uyarlamalardan birisi olmuş, kitabı okuduysanız izlemenizi öneririm. Okumadıysanız kolaya kaçmayın bakim, hem kitap çok daha eğlenceli, garanti ederim...

13 Ekim 2015 Salı

Güvercin

Koku gibi müthiş bir romanla tanıdım Patrick Süskind'i ve Güvercin'le birlikte kitaplığımın kıymetlileri arasına yerleştiriyorum...

 
Daha kitaba başlarken nefis olduğunu fısıldayanlar olunca daha bir hevesle okudum :)
 

Jonathan Noel Paris'te dört duvardan ibaret çatı katında, yalnız yaşayan bir banka bekçisidir. Tüm işi banka müdürünü karşılamak, kapısını açmak, selamlamak ve kapı kilitlemektir. Bir gün saat gibi işleyen bu düzen bir güvercin tarafından alt üst edilir.
Kısacık ama etkileyici bir kitap. Yağmurlu bir öğleden sonraya ya da yolculuklara yakışacak bir hikaye, okumanızı öneririm.
 
Kitaptan aklımda yer edinenler;
 
"Öyle sorular vardır ki, sırf sorulmalarıyla kendi kendilerine hayır yanıtını verirler. Öyle dilekler de vardır ki, insan bunları dile getirir ve bu arada başka bir insanın gözlerinin içine bakarsa iyiden iyiye boşuna oldukları ortaya çıkar."
 
"Yürümek yatıştırır. Yürümede sağaltıcı bir güç vardır. Düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı; bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu - ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa- büyüten, genişleten olaylardır."

12 Ekim 2015 Pazartesi

Buradayım!!!

Aslında elim gitmiyor hiçbir şeye. Ülkenin geldiği durum umutlarımı kırıyor.
 
 
Ama çocuklarıma bakınca her şeye dört elle sarılıp 'biz hep buradayız' demenin gerektiğini görüyorum.
Ben buradayım; görerek, anlamaya çalışarak, konuşarak, dinleyerek, okuyarak buradayım.
En çok da çocuklarım için buradayım...

8 Ekim 2015 Perşembe

İstanbul Kırmızısı


 İki farklı karakterin gözünden arşınlıyoruz eski/yeni İstanbul'u. Bir tarafta kendi yaşamından kesitlerle Ferzan, diğer tarafta da hayatında köklü değişiklikler meydana gelen Anna, sürpriz kesişimler...
Kitabı okumak ile bir Ferzan Özpetek filmi izlemek arasında tek fark; karakterleri fiziken zihninizde kendiniz canlandırıyor oluşunuz ki Ferzan da buna da gerek yok.
Sonbahara yakışan bir hikayeyi filmlerden aldığınız zevkle okuyacağınızı garanti edebilirim.
 

6 Ekim 2015 Salı

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

Haruki Murakami son dönemlerde en merak ettiğim yazarlardan. Birkaç kitabını edinsem de bir türlü okumaya başlayamadım. Öyle bir çırpıda okunabileceği konusunda da (nedense) endişelerim vardı. Geçen senelerde Yaban Koyununun İzinde'ye ucundan kıyısından başlamıştım ama tatile uygun bir kitap olmadığına karar verip koyunu da izlemeyi bırakmıştım :)
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu ilk Murakami kitabım olarak kayıtlara geçsin...
 
 
 
 
Spoiler içermez (hoş içerse de kitaba başladığınızda size hiçbir ışık tutmaz :) )
 
Sabah eşim okuduğum kitabın nasıl olduğunu sordu ve ben tek kelimeyle kitabı özetleyiverdim 'garip'. Evet garip bir kitaptı...
Kitap hakkında az çok fikir sahibi olanların da bildiği gibi olaylar iki paralel dünyada geçiyor; Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu. İsmini öğrenme şerefine nail olamadığımız ana karakterlerimizin ağzından yaşananları dinliyoruz; bir tarafta sistemle, fabrikayla, karanlık karaları ile boğuşan bir hesapçı; diğer yanda eski rüyaları okumakla görevlendirilen, yeni geldiği şehri ve insanları tanımaya çalışan bir rüya okuyucusu var. Her iki dünyayı birbirine bağlayan küçük detaylar ile olaylar gizem/heyecan kazanıyor.
 
 
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı meraklı gözlerle okuduğum, belirli kısımları zihnimde netleştiremediğim, okuru çokça iç hesaplaşmaya iten kısımlardan oluşuyordu.
Dünyanın sonu bende direkt distopik bir hikaye intibası bıraktı. Bulutların ardından çıkamayan bir güneş, etrafı göstermeyen surlar, umutsuz tekboynuzlar, duygusuz insanlar canlandı gözümde.
Sadece gölgeyi üçboyutlu düşünmekte, insani özellikler yüklemekte zorlandım. Bunca karamsar ifadeye rağmen ilginç bir şekilde Dünyanın Sonu'nu daha hevesle okudum.
Murakami'nin farklı bir mizah anlayışı olduğunu kabul etmeliyim, beklenmedik anlarda gelen hoş tespitler/benzetmeler vardı.
 
"Garson gelerek saray doktorunun veliaht prensin çıkan omzunu yerine takması gibi abartılı hareketlerle şarabın tıpasını çıkarıp, kadehlerimizi doldurdu."
 
Kitabın sonuna kadar bekleyip de bulamadığım tek nokta sürprizdi. Yani kahramanımız 'kalkıp işe gidip, dönüşte ejderhalarla savaşıp akşama da makarna yiyeceğim' diyorsa hiçbir aksaklık/farklılık olmaksızın dediklerini yapmış olarak dönüyordu. Olaylar sırasında beklenmeyen, planları bozan bir şeyler olmuyordu. Tamam yaşananlar başlı başına olağan dışı ama ben hep bir köşeden aniden çıkacak, damdan düşecek olaylar beklemekten kendimi alamadım...
 
Murakami benim için farklı bir deneyim oldu. Araya farklı kitaplar alıp sonrasında yeni bir kitabını okumak istiyorum (1Q84 dışında tabi, beni biraz ürkütüyor onun hacmi ;) )
Bu süreçte Murakami'ye dair önerilerinizi beklerim.