Sayfalar

16 Kasım 2015 Pazartesi

Kütüphane Ganimetleri (Sanırım 6)

Duru'nun gelişiyle kütüphane ziyaretlerime bir süre ara vermek zorunda kalmıştım. İşe başlayınca kütüphaneye de uğramam lazım diyordum her önünden geçişimde, evdeyken gitmemek için geçerli bir bahanem varmış da şimdi o da kalmamış gibi, ne ilgisi varsa artık...
Eylül okullu olunca onu da üye yaptırmak için söz vermiştim (ki üyelikte yaş sınırı yokmuş, neden beklediğimizin cevabı yok...)
Yaklaşık bir aydır cumartesileri vakit ayıramıyorduk, en sonunda Duru'yu komşulara (babasının şansı artık) bırakarak kütüphanenin yolunu tuttuk.
Kütüphanenin bahçesinden her girişimde en kem bakışımla 'keşke benim olsa' diyorum çünkü kütüphane binası gölün karşısında, ağaçlar arasında ve tek katlı, yani tam benim hayalimdeki konumda. Zaten bu kadar cazip bir yeri kesin birilerine verir yerine Toki'den bir uyduruk bina ayarlarlar kesin de bari alan kıymetini bilse...
 
 
 
Neyse önce çocuk kitaplarını karıştırdık biraz; orijinal kapağa sahip kitaplara ilgiyle göz atarken, kütüphane tarafından ciltlenmiş olanlar bana biraz sevimsiz geliyor. Kitabın kendi özgün kapağı, rengi, yazı karakteri üzerinde kalabilmeli bence... Eylül bir yandan ben bir yandan kitap seçmeye koyulduk, beğendiklerimizden bir kaçını emanet alamayacağımızı öğrendik (kayda geçmemişler henüz), nihayetinde üç kitabı kolumuzun altına kıstırıp kaydolmaya gittik.
Eylül'ün kayıt işlemleri hallolurken genç (muhtemelen üniversite öğrencisi) bir kız görevliye aradığı yazarın ismini heceliyordu; jo-se sa-.... Saramago!!! dedim içimden hızlıca :) Sonrasında gözüm kitap seçerken kulağım onlardaydı; ödevi için yazarın bir kitabını okumalıymış. Rafta kitapları ararken ben içimden 'kitap kapağı sarı' diyordum. Nihayet kütüphanede mevcut dört kitap masaya geldi; Kabil, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş ve benim henüz okumadığım Filin Yolculuğu, Kopyalanmış Adam. Kız kitapları yan yana koyup hangisi daha ince hesaplaması yaparken artık kendimi daha fazla tutamadım. Saramago hakkında az çok bildiklerimi ve bol virgüllü yazım şeklini anlatıp,  ona Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u önerip, görevlinin de 'diğer ikisini de siz alın o zaman' önerisine uyarak Filin Yolculuğu ve Kopyalanmış Adam'ı aldım.
Aslında çok fazla kitap almaya niyetim yoktu ama Hıfzı Topuz'un kitabını görünce onu da ekledim okunacaklara.
 
 
Maisy Eylül için çok basitti, oturup salonda okuruz diye düşünmüştüm ama karanlık ortam onu da pek cezbetmemiş olacak ki evde okuruz dedi. Uzayın Kralı ise bol görselli, eğlenceli bir kitap... Bay Porsuk ile Bayan Tilki'yi de bugün okuyacağız.
 



 
Kitaplarımızı yüklenip güneşin tadını çıkararak eve döndük.
 
Moralimin bozuk olduğu bir anda (kendimi mutlu etmek için), epeydir aklımda olmasına rağmen ertelediğim kitap mührünün siparişi vermiştim. Hafta sonu nihayet geldi :)

 
İnternette kitap mühürleriyle ilgili pek çok site var; fiyatlar değişken, görseller üç aşağı beş yukarı benzer, ürün ve teslimat detayları yetersiz, açıkçası insanın kafası karışıyor... Ben uzun bir araştırma sonrasında www.sekervekagıt.com da karar kıldım. Ürün kalitesi ve bilgilendirme aşamalarından memnun kaldım.
 
Bir süre kitap satın almama kararı aldım (çocuk kitapları hariç  :) ), evde epeyce okunacak kitap birikti. Bu süreçte yine kütüphaneye uğrayarak yeni kitap alma hevesimi gidermeyi düşünüyorum. Bakalım ne kadar sürdürebileceğim...
 Daha aydınlık bir hafta dileğiyle...

9 Kasım 2015 Pazartesi

Martıya Uçmayı Öğreten Kedi (Eylül'ün Kitaplığından)

Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, adından da hikayeyi üç aşağı beş yukarı çıkarabildiğimiz, dostluk ve sorumluluklar üzerine yazılmış, eğlenceli ve öğretici bir kitap.
 
 
 
Bu yıl Eylül (6,5) ile uzun soluklu kitaplar okumaya başladık. Günlük 20-30 sayfa okumaya çalışıyoruz. Kitaplarda yer alan yaş grubu uyarısını baz alsam da kitaba başlamadan (ya da ben okumadan) Eylül için yeterince anlaşılır olup olmadığını anlayamıyoruz.
Martıya Uçmayı Öğreten kedi 7+ etiketiyle satışta, altı yaş üzeri için yeterince anlaşılır olduğunu düşünüyorum. Karakterlerin Türkçe isimlerle yer alıyor olması da kitabın küçük zihinlerde daha kolay yer edinmesini sağlıyor.
Hikaye şişman kedimiz Zorbanın, kendisine emanet edilen martı yumurtası/yavrusu Şanslıyı koruyup, yuvadan uçurmasını anlatıyor. Kitapta yer alan diğer kediler (Profesör, Sekreter, Albay) de (ve maymun da) oldukça eğlenceli karakterler :)
Kitap bölümler halinde ilerliyor ve bir iki bölüm günlük okumamız için yeterli oluyor. Ayrıca hikayeyi de ortasında bırakıp uykuya gitmemiş oluyoruz.
Eylül'ün severek dinlediği kitaplar arasında yerini aldı, okul çağı çocuklara tavsiyemizdir :)

6 Kasım 2015 Cuma

Uyumsuz Defne kaman'ın Maceraları Toprak

Su ile başlayan dört kitaplık serinin ikinci kitabı Toprak.

 
Hasreti soğuyan ayrılıklar, acısı kabuk bağlayan yaralar
ve nefesi soğumuş özürlerin artık değeri azalmış,
esmiştir.

İlk kitaptan aklımda kalanlar şunlardı .
 
Toprak, Su'da olduğu gibi yine harika bir kapakla karşımıza çıkıyor. Mistik çizimleri ile geyikler ve Hitit figürleri bizi bekleyen hikayeyi özetliyor bir bakıma.
 
Spoiler içermez...
 
Acar gazetecimiz Defne Kaman ile Çorum'da yine gizemli bir yolculuğa çıkıyoruz ve Defne kendi üzerine düşeni yapıp ortadan kayboluyor. Zaten bu kayboluşlara aşina olduğumuzdan rahat rahat olayları çözmeye, Kutatgu Bilig beyitleri okumaya devam ediyoruz. Yeni macerayla yeni yüzler de katılıyor hikayeye; ismi ilk okunduğunda kendisinin okuma alışkanlığına dair bilgi verildiğini sandığınız , evimizin valisi, özlenen bir yönetici profili çizen Vali Sabahattin Ali Okur, ne yazık ki içimizden biri Emniyet Müdürü Muhtar Körağaoğlu, naif müze müdürü ve Defne'nin babası Akın Kaman, efkar dolu baba Kemal ve hemen her evde birer tane bulunan hacker ergen Karaca, karizmatik arkeolog Güneş....
Demirbaşlar yerli yerinde duruyor merak etmeyin; Umay Nine, Sahaf Semahat ve Komiser Ümit...
 
Kitabın ekseni yine Kaman kültürü (Şamanizm) üzerine. İnsanların hüküm sürdüğü Orta Dünya ve Erlik Han'ın emrinde karanlık Alt Dünya , bir çok kültürde farklı hikayelere konu olan geyikler, Hitit Uygarlığı'ndan günümüze kalan gelenekler ile hikaye farklı boyutlar kazanıyor.
Gezi Olayları'ndan sonra yeşeren bilinç bu kitapta da kendini gösteriyor; sanal ortamda örgütlenen 'çevreci' , 'bilinçli' ve 'özgürlükçü' gençler Defne Kaman için seferber oluyor, sahneden çekilmeden tohumlarla ilgili gerçeklerin bir kez daha altını çiziyorlar.
 
Kitapta Hitit Uygarlığı'na dair kazıların olması, işin içine tarihi eser kaçakçılığının girmesi, gizemini koruyan olaylarıyla Toprak bana Ahmet Ümit'in Patasana'sını hatırlattı. Sanki benzer hikayenin genişletilmiş hali gibiydi.
 
İlk kitap olan Su'yu daha büyük beklentilerle okumuş, açıkçası aradığımı  bulamamıştım. Konu çok fazla dağılmış, çok farklı dallarda farkındalık oluşturmak amaçlanmış ama konular bir arada eğreti durmuştu. Toprak bu bakımdan daha derli toplu geldi, daha uzun bir kitap olmasına rağmen daha rahat okudum.
 
Serinin ilk kitabını okumamış olanlar için hikayenin bazı kısımları havada kalabilir ama bire bir ilk hikayenin devamı değil.
 
Patasana'yı severek okumuş olanlar özellikle öneririm.
 
Şimdi serinin üçüncü kitabını beklemek düşüyor bana...

29 Ekim 2015 Perşembe

22 Ekim 2015 Perşembe

Bugünlerde...

Bu bol fotoğraflı bir 'bugünlerde' yazısıdır...

Bugünlerde tempomuz hızlı; işyerinde yaklaşan yıl sonunun da etkisiyle işler hızlanırken evde de bir adet birinci sınıf öğrencisinin varlığı tüm dengeleri bozmakta...



Eylül'ün henüz ödeve konsantre olamayışı, yazmaktan sıkılması, çizgilerin üzerinden geçmeyi çocukça bulması, ne zaman okuyabileceğini merak etmesi, gerekliliğini her akşam sorguladığımız 'estetik' el yazısı...vb nedenlerle akşamları sabit ikametgahım Eylül'ün odası. Duru ise mütemadiyen ablasının masasına oturmak istiyor, birkaç saniyelik ihmalimiz de bize karalanmış kitaplar şeklinde geri dönüyor :) Çalışma masasını büyüterek sıkıntıyı kısmen giderebilmeyi umuyoruz bakalım...
Eylül okula az biraz ısındı gibi, henüz özleyeceği bir arkadaşı yok ama çok da muzdarip değil bu durumdan. Annelerin dahil olduğu aktiviteler hala favorisi, bir de yeni başladığı spor saatleri...



 Duru bizim odaya kapanmamızdan hiç memnun değil ama bir şekilde oyalamaya çalışıyor babası. Onun dışında etrafında ne kadar çok insan varsa o da o kadar mutlu :) Ara ara tabletlere ve telefonlara el koyup format atmak, düşünceye kadar kendi etrafında dönmek, reklamlara eşlik etmek, evdeki çantaları sırtlanıp sahiplerine götürmek ve bunun için alkış beklemek, ablasının kalemlerini aşırmak, biberonundan yerlere su dökmek, kitaplığı dağıtmak Duru'nun ev hallerinden bazıları...

Ceviz toplamayı da çok sevdiler abla-kardeş ama şanslarına bu sene ağaçlar üşüdü, meyve yok denecek kadar az...

Havanın serinlemesiyle bahçe keyifleri de rafa kalkıyor. Artık bahçeye  hafif de olsa bir hırka ile çıkıp, kısa bir turun ardından evlere sığınma zamanı...
 
Sonbahar gelince gittiğimiz görevlerde de daha güzel manzaralar çıkıyor karşımıza. Şehrin içinde insan mevsim geçişlerini pek yakalayamıyor ama ilk ve sonbaharda yollarda olursanız doğanın renkliliği sizi kendine hayran bırakacaktır.














Kitaplara pek sıra gelemedi bu hafta. Biraz okuma hızımı arttırır düşüncesiyle başladığım kitap da anlaşılmaz çevirisi nedeniyle beni iyice kendisinden soğuttu. Cümleler bir garip geldi bana, kafasını toplamadan ders çalışan öğrenci gibiyim, okusam da anlamakta zorlanıyorum. Velhasıl benim de kargo ödüyor olması nedeniyle tercih ettiğim Karanlıkta Islık Çalmak üstüne kargo parası vermediği sürece tercih edilmemeli...

 Arada tatlı ve nostaljik dostlarla da karşılaştım tabi. Her ne kadar tadı hatırladığım kadar güzel gelmese de hiç birşeyin eski tadı yok ki... Bu son cümleyle de alenen ifşa ettiğim gibi yaşlanıyorum ...

 Okuyamasam da almaya devam; üsttekiler Rampalı Çarşı'dan, alttakiler internetten. Bir ikisi okuma listemden, kalanı son anda sepete atılanlardan.
Gizemli bir arkadaşımın tavsiyesiyle Momo'ya başlayacağım :)

Eylül için birkaç tane 8-9 yaş grubu kitap aldım. Matilda'yı büyük bir hevesle dinliyor, bitirmek üzereyiz, sonrasında Martıya Uçmayı Öğreten Kedi'yi okuyacağız.
 
İşte böyleyken böyle...
Dışarıda yağmur pusuda ha yağdı ha yağacak, hafta sonu için piknik ihtimali  kalmadı gibi...
30 Ekim de tatil olmuş, ne yapsak acep ?
 

16 Ekim 2015 Cuma

Günübirlik Hayatlar

Pek çok okur gibi İrvin Yalom'u Nietzsche Ağladığında ile tanıdım. Çok uzun zaman önce okumuş olmama rağmen hala aklımda yer eden kitaplardandır.
Günübirlik Hayatlar'ı görünce ise farklı bir deneyim olması için hemen aldım. Sanal alışverişte yakalayamadığım şey tam da bu; gözüne ilişen bir kitabı alabilmek...
 

 
Günübirlik Hayatlar Irvin Yalom'un hastalarıyla yaptığı psikoterapi seanslarından derlediği, on bölüm/kişiden oluşan bir kitap. Her seans farklı noktalardan başlasa da tamamına yakınında ölüm korkusu çıkarılan sonuçlar içerisinde yer alıyor. Yaşadığı hayatın anlamsızlaşmasından şikayetçi olanlar yanında geçmişe ait izleri silemeyenler, mazisiyle barışamayanlar hastalar ve Yalom'un kendisine has sağduyusu ilginç hikayeler çıkıyor karşınıza.
 
 
Altını çizebileceğiniz pek çok cümle ile karşılaşmak mümkün...
 
"Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın."
                                                                                                                    Marcus Aurelius
 
 
Benim gibi elinden bırakmadan okumak da mümkün, elinin altında bulundurup her bir hikayeyi farklı zamanlarda irdelemek de. Seçim sizin...

15 Ekim 2015 Perşembe

Marslı (Film)

IMDb: 8,3
 
Hemen hemen her okur gibi ben de kitap uyarlaması filmleri sevmem (okuduklarımı tabi). Mümkün olduğunca da izlemem çünkü  'ben hikayeyi biliyorum' ve 'ohoo hikayenin yarısını atmışlar' virüsleri kanımda hevesle dolanmaktadır :)
Marslı ise kitabını okuduğum halde izlemeyi istediğim nadir filmler arasındaydı. Ve bunda en büyük etken Marc Watney'i Matt Damon'ın oynayacak olmasıydı.
Geçen hafta uzun bir aradan sonra sinemaya kaçabilen iki anne (yengem ve ben) olarak ilgiyle izledik Marslı'yı. Yengem kitabını okumamıştı, ben de spoiler vermeyince yeşil yaratık beklentisiyle girdi salona ;)



Ve yazmazsam çatlarım; kitaptaki detaylar filme sığmayınca ben yine 'O hoo daha neler neler olmuştu' dedim. Kitapta 200 sayfa sonra elde edilen 'başarı' filmde 15. dakikada gelince de azıcık aldatılmış hissettim kendimi ;)

Filmde kulağımı tırmalayan tek şey Lewis'in seslendirmesiydi. Çok yapay bir etki bırakıyor izleyende.

Şimdiye kadar beğendiğim ender uyarlamalardan birisi olmuş, kitabı okuduysanız izlemenizi öneririm. Okumadıysanız kolaya kaçmayın bakim, hem kitap çok daha eğlenceli, garanti ederim...

13 Ekim 2015 Salı

Güvercin

Koku gibi müthiş bir romanla tanıdım Patrick Süskind'i ve Güvercin'le birlikte kitaplığımın kıymetlileri arasına yerleştiriyorum...

 
Daha kitaba başlarken nefis olduğunu fısıldayanlar olunca daha bir hevesle okudum :)
 

Jonathan Noel Paris'te dört duvardan ibaret çatı katında, yalnız yaşayan bir banka bekçisidir. Tüm işi banka müdürünü karşılamak, kapısını açmak, selamlamak ve kapı kilitlemektir. Bir gün saat gibi işleyen bu düzen bir güvercin tarafından alt üst edilir.
Kısacık ama etkileyici bir kitap. Yağmurlu bir öğleden sonraya ya da yolculuklara yakışacak bir hikaye, okumanızı öneririm.
 
Kitaptan aklımda yer edinenler;
 
"Öyle sorular vardır ki, sırf sorulmalarıyla kendi kendilerine hayır yanıtını verirler. Öyle dilekler de vardır ki, insan bunları dile getirir ve bu arada başka bir insanın gözlerinin içine bakarsa iyiden iyiye boşuna oldukları ortaya çıkar."
 
"Yürümek yatıştırır. Yürümede sağaltıcı bir güç vardır. Düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı; bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu - ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa- büyüten, genişleten olaylardır."

12 Ekim 2015 Pazartesi

Buradayım!!!

Aslında elim gitmiyor hiçbir şeye. Ülkenin geldiği durum umutlarımı kırıyor.
 
 
Ama çocuklarıma bakınca her şeye dört elle sarılıp 'biz hep buradayız' demenin gerektiğini görüyorum.
Ben buradayım; görerek, anlamaya çalışarak, konuşarak, dinleyerek, okuyarak buradayım.
En çok da çocuklarım için buradayım...

8 Ekim 2015 Perşembe

İstanbul Kırmızısı


 İki farklı karakterin gözünden arşınlıyoruz eski/yeni İstanbul'u. Bir tarafta kendi yaşamından kesitlerle Ferzan, diğer tarafta da hayatında köklü değişiklikler meydana gelen Anna, sürpriz kesişimler...
Kitabı okumak ile bir Ferzan Özpetek filmi izlemek arasında tek fark; karakterleri fiziken zihninizde kendiniz canlandırıyor oluşunuz ki Ferzan da buna da gerek yok.
Sonbahara yakışan bir hikayeyi filmlerden aldığınız zevkle okuyacağınızı garanti edebilirim.
 

6 Ekim 2015 Salı

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

Haruki Murakami son dönemlerde en merak ettiğim yazarlardan. Birkaç kitabını edinsem de bir türlü okumaya başlayamadım. Öyle bir çırpıda okunabileceği konusunda da (nedense) endişelerim vardı. Geçen senelerde Yaban Koyununun İzinde'ye ucundan kıyısından başlamıştım ama tatile uygun bir kitap olmadığına karar verip koyunu da izlemeyi bırakmıştım :)
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu ilk Murakami kitabım olarak kayıtlara geçsin...
 
 
 
 
Spoiler içermez (hoş içerse de kitaba başladığınızda size hiçbir ışık tutmaz :) )
 
Sabah eşim okuduğum kitabın nasıl olduğunu sordu ve ben tek kelimeyle kitabı özetleyiverdim 'garip'. Evet garip bir kitaptı...
Kitap hakkında az çok fikir sahibi olanların da bildiği gibi olaylar iki paralel dünyada geçiyor; Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu. İsmini öğrenme şerefine nail olamadığımız ana karakterlerimizin ağzından yaşananları dinliyoruz; bir tarafta sistemle, fabrikayla, karanlık karaları ile boğuşan bir hesapçı; diğer yanda eski rüyaları okumakla görevlendirilen, yeni geldiği şehri ve insanları tanımaya çalışan bir rüya okuyucusu var. Her iki dünyayı birbirine bağlayan küçük detaylar ile olaylar gizem/heyecan kazanıyor.
 
 
 
Haşlanmış Harikalar Diyarı meraklı gözlerle okuduğum, belirli kısımları zihnimde netleştiremediğim, okuru çokça iç hesaplaşmaya iten kısımlardan oluşuyordu.
Dünyanın sonu bende direkt distopik bir hikaye intibası bıraktı. Bulutların ardından çıkamayan bir güneş, etrafı göstermeyen surlar, umutsuz tekboynuzlar, duygusuz insanlar canlandı gözümde.
Sadece gölgeyi üçboyutlu düşünmekte, insani özellikler yüklemekte zorlandım. Bunca karamsar ifadeye rağmen ilginç bir şekilde Dünyanın Sonu'nu daha hevesle okudum.
Murakami'nin farklı bir mizah anlayışı olduğunu kabul etmeliyim, beklenmedik anlarda gelen hoş tespitler/benzetmeler vardı.
 
"Garson gelerek saray doktorunun veliaht prensin çıkan omzunu yerine takması gibi abartılı hareketlerle şarabın tıpasını çıkarıp, kadehlerimizi doldurdu."
 
Kitabın sonuna kadar bekleyip de bulamadığım tek nokta sürprizdi. Yani kahramanımız 'kalkıp işe gidip, dönüşte ejderhalarla savaşıp akşama da makarna yiyeceğim' diyorsa hiçbir aksaklık/farklılık olmaksızın dediklerini yapmış olarak dönüyordu. Olaylar sırasında beklenmeyen, planları bozan bir şeyler olmuyordu. Tamam yaşananlar başlı başına olağan dışı ama ben hep bir köşeden aniden çıkacak, damdan düşecek olaylar beklemekten kendimi alamadım...
 
Murakami benim için farklı bir deneyim oldu. Araya farklı kitaplar alıp sonrasında yeni bir kitabını okumak istiyorum (1Q84 dışında tabi, beni biraz ürkütüyor onun hacmi ;) )
Bu süreçte Murakami'ye dair önerilerinizi beklerim.

4 Ekim 2015 Pazar

Duru



 


 
 
Evde; her gün yeni bir şeyler keşfeden, diş sıkıntısı olmadığı sürece mutlu mutlu dolaşan, kalabalık seven, kırmızı ışıkta yandaki asık suratlı amcalara bile türlü maymunluklar yaparak el sallatan, gülümseten, bebekle oynamayı öğrenen, bir bebeğine mama yedirip bir kendi yiyen, 'hoppaa' gidebilmek için evin kapısını tırmalayan, oda oda Eylül arayan, mütemadiyen bir şeyler yemek isteyen, 'uuu' diyerek su veya süt isteyen, fotoğrafları uzun uzun inceleyen, ablasının kitaplarına dadanan, yastığın üzerine çıkarak yetiştiği kitapları sırasıyla inceleyen-yırtan-yiyen, geceleri hala annesini uyutmayan bir MUTLULUK SEBEBİMİZ var :)

3 Ekim 2015 Cumartesi

Hayal Bu Ya...

 
Eğirdir'de mola verince şu binaya bakıp hayaller kurdum; gölün karşısındaki bu bina bizim evimizdi, teras/verandasında geniş koltuklar, büyük bir yemek masası, köşelerde kandiller vardı. Orada kalabalık misafirler ağırlıyorduk. Bir köşede ayağımı uzatıp gün batımına karşı kitabımı okuyordum, kızlar bir köşede kendince oynuyordu (bu sırada eşim napıyor hiç bilmiyorum bak, bir yerde uyuyup kalmıştır o, ya da internet kurcalıyordur). Küçük ahşap balkonlarda çiçeklerim vardı renk renk, rustik perdelerim, uçuşan tüllerim, kokulu mumlarım vardı.
Üst balkon kocaman pencereleri olan bir odaya açılıyordu, duvardan duvara kütüphane, köşede bir şömine. Kış köşesiydi burası, keyif köşesiydi...
En alt kat kilerdi, atölyeydi, garajdı. Tüm pasaklı hobiler orada icra ediliyordu...
Mutfak aydınlıktı, köşedeki demlikten kendime tazecik bir bardak çay alıp terasa çıkıyordum ki
 
Eşim cama vurup 'burada çok sıra var, balığı başka yerden alırız' dedi
Başka yer???
 

2 Ekim 2015 Cuma

Eylüle Veda

Eylül' e de veda ettik, tahmin ettiğimden çok daha hızlı geçti bu ay, havalar da aynı hızla serinledi. Bir iki gün içerisinde pikelerden yorganlara geçiş yaptık, şortları dolabın arkasına doğru ittirdik. Henüz yazlık-kışlık değişimi yapmadım, bir iki hafta daha beklemeyi düşünüyorum.
Evet hızlı bir aydı Eylül, bir yandan işe adapte olmaya bir yandan da evde benim dışımda birisinin -bakıcının- kurduğu düzen(sizlik)e adapte olmaya çabaladım. Özellikle okulların açılma süresi geciktikçe sapıtan Eylül de yaşadığım strese tuz biber ekti.
Eski bakıcı ile devam ediyoruz, iş+ev hatırladığımdan biraz daha zor. Ben bıraktığımda eve gelince yemek yiyip üzerine de kahve içiyorduk, şimdilerde Eylül de öğle yemeğine geldiği için evde tam bir curcuna hakim. Ne yediğimi anlamadan masadan kalkıp kendimi ocak silerken buluyorum!!! Evden çıkmıyor resmen kaçıyorum... Akşam dağılan evi toparlama, koyduğum yerde bulamadığım eşyaları ısrarla ait olduğu yere getirme, bitmeyen ihtiyaçlar ve market torbaları şimdilerde rutinim. Bu sürecin düzene girmiş versiyonu neye benzer bilemiyorum ama bu sene epeyce yorucu olacak gibi. Haa bugün internette paylaşım yapan bir arkadaş sayesinde bizi bekleyen bir dönemeci de hatırlayıverdim; Terrible Two.... Evet okulları tatile, küçük kızı da terrible two'ya sokacaz kısmetse....

Pek bir doluyum ama ben Eylül ayını şuraya bir yere özetleyeyim de ileride okurum ;
Efenim bizim için Eylül ayı kendine en yaraşır şekilde, yollarda geçti. 2000 km yol yapmışız bu ay, yok her km'yi saymıyoruz da araba yeni ya, gözümüz kadranlarda, bi nevi buldumcukluk :)

Ay başında Isparta'da geçen bir haftasonu ile başlangıç yaptık.

 Kalabalık piknikler yaptık, toza toprağa bulandık.


 Yol çalışması sayesinde tam bir göl turu yaptık :)

 

Bendeki de nasıl bir bahtsızlıksa okeyde hiç bir oyunu alamadım. Ve hiiç aklınızdan geçirmeyin aşkta falan da kazanmadım. Bildiğin züğürt tesellisiymiş o...

Araya giren bayram tatilinde ilk durak Antalya'ydı;

Mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava biz Antalya'ya ayak basınca 'bu ne biçim sonbahar deyip' celallendi ve deniz-kum-güneş hayallerim suya düştü. Hayallerim dedim farkındaysanız çünkü diğer zat-ı muhteremler iki arada bir derede buldukları azıcık güneşli havada denizde girerken ben Duru'nun uyanmasını bekliyordum. Duru uyanıp yemek faslı bitince yağmur bulutları göz kırpmaya başlamıştı. Sonraki günler de bizi bir an olsun yalnız bırakmadılar.



Dönüşte tek tesellim yağmurla güzelleşen manzara idi...
 
 
Ahanda ruh halim tam da buydu...
 
 
Bayramda Karaman sınırına dayanıp köy ziyareti, bir köy daha, bir de ilçe eklenince annemlere pelte olarak döndük. Ama bitmemişti, ertesi gün sökmemiz gereken bir düğün vardı. Biz kuaförden çıkıp da salona ulaştığımızda düğün yarı olmuştu, zaten bizim gibi düğünden hazzetmeyen şahıslar  (yengemle ben) için de en çekilebilir düğün süresi buydu...Devamı misafir-ziyaret-misafir-ziyaret şeklinde sürüüüp gitti.
 
 
 
Sonrası malum okul süreci başladı...
Dün ilk veli toplantısını yaptılar, ben de aklımdaki soruların hepsini sorunca 'müdürün hiiç hazzetmediği, çok konuşan, her bişeye burnunu sokan veli' nişanını kapıverdim. Aferin bana :)
Eylül ilk ödevini 'üff keşke ödev diye bir şey olmasa, hiç sevmiyorum' diye söylenerek bitirdi, 'anne kalemi neden öyle tuttuğumu sorma, benim tarzım bu' diyerek de noktayı koydu. Evet Allah bize kolaylık versin :)
 
 Bu zaman zarfında kendim için yaptığım sınırlı şeylerden birisi meşhur nokta birleştirme kitaplarından birisini edinmem oldu. Hoş onu da yanlış anlayıp, noktaları gösterdiği renge göre birleştirmeye çalışıp, şöyle bir renk cümbüşüne sebep oldum ama olsun yapması zevkliydi. Bir ara eşimle çek elini-kolunu deyip kendimize yer açmaya çabalıyorduk :)

 Fırsat bulabildiğim ender zaman dilimlerinde de kitabıma devam ettim. Biraz yavaş ilerleyen bir kitap, süreç de çalkantılı olunca epeyce süründü elimde. Ama oldukça ilginç bir işleyişi var, bakalım devamını okuyup göreceğim...