Sayfalar

20 Mart 2019 Çarşamba

Antalya'da Bahar...

Ve Antalya'ya beklenen bahar gelir...


ZeytinPark'ın bize sürprizi papatyalardı. Bir tür kar imitasyonu gibiydi, her yer bembeyaz...


Denize taş atma keyfimiz dört mevsim devam etse de baharda daha keyifli olduğu aşikar. Dönüşte bir poşet taşla dönme kısmı ise zaruri :)



Enginar azmanı bahçeden. Olsa da yesek :)



Bitmeyen bitemeyen kitabım, piknik kahvem ve Duru'nun benim için topladığı çiçekler.



Balkonu bu hızla çiçeklendirmeye devam edersem korkarım bize oturacak yer kalmayacak. Ama hevesim bahardan biliyorum, geçer zamanla. Ölenler ölür, kalan sağlarla balkona sığarız artık.


Zeytin ağacı 1200 yaşındaymış. Bir yol inşası sırasında buraya nakledilmiş. Değişik bir haşmeti var, karşısına oturup saatlerce izleyebilirsin.


Piknik sezonunu açtığımızı söylemiş miydim :))

18 Mart 2019 Pazartesi

Okunanlar

Son dönemde okuduğum kitapları buraya not etmeye geldim :)

Bu aralar çiçek böcekle uğraşmaktan, taş boyayıp amigurumiye dadanmaktan kitapları es geçtim.


          Doksanlarda bir coğrafyada yaşananları gözlerden pervasızca saklayan pus, orada sürüp giden yaşantıların üzerine telafisi imkansız bir biçimde çökerken, gerçeklerin önüne bir ışık huzmesi dahi sızdırmayacak kadar sağlam bir inkar duvarı örüyordu. MevsimYas, bu pusun içinden geçip sağ kalabilen ve bitimsiz tedirginliklerin gölgesinde kesişen yaşamların öyküsüne tanıklık ediyor. 
Çok etkileyici bir kitaptı Mevsim Yas, aklınızın bir köşesinde kalsın okunacağı güne kadar.


 Füruzan okumak biraz meşakkat gerektiriyor bence. Anlatılan hikaye etkileyici, dopdolu ama cümleler ilk okuyuşta anlatmıyor her şeyi. Sakin bir kafa gerektiriyor, kendini kitaba vermen gerekiyor. O yüzden kitap elimde akıp gidemedi, biraz zamana yaydım haliyle...

 Annelerinin ölümü üzerine bir araya gelen üç kız kardeş, yedi gün süren dua süreci. Bu sırada anneye dair hesaplaşmalar, yanlış bilinen gerçekler, üstü küllenen alevler. Kolay okunan, kardeş ilişkilerini gözden geçirten, belki biraz da 'kadın'lara dair bir roman.

 Gölgenin Rüyası kapak olarak daha farklı beklentilere sevk etmişti beni ama pek aradığımı bulamadım. Çok aklımda kalamayacak maalesef.

 Nobel Ödüllü yazar epeydir sırasını bekliyordu kitaplığımda. Aklımda ödülü Murakami değil de Ishiguo'nun almış olması düşüncesi dolaştığından sanırım, yeni bir akıma kapılmayı, devamında tüm kitaplarını merak edeceğimi düşünerek başladım kitaba. Konu oldukça etkileyici, kurgu farklı ama ben kitaba bir türlü ısınamadım. Karakterleri de sevemedim, hikayenin gidişatını da. Filmi daha etkileyici bilgisiyle,sıcağı sıcağına filmini de izledim. Iı-ııgh olmadı, olamadı...
Kitabın ismi bence okur kitabı yarım bırakmasın diye böyle seçilmiş :)

 Vee Çöl Çiçeği, gönlümün sultanı, güncel deyimle 'iki gözümün çiçeği'.
İlk cümlesinden son ana kadar etkileyici bir hikayeydi. Gerçek bir hayat öyküsü olması, dilinin akıcılığı bu durumu destekliyor tabi. Tek hayal kırıklığım gelen kitabın kapağıydı, ben eski kapağı beklemiş ve sevmiştim. 

Boşanmanın eşiğinde olan bir ailenin kısa bir romanı Aile Fotoğrafı. Olaylara anne-baba ve iki çocuğun gözünden bakıyorsunuz. Beğenerek okudum kitabı, akşam çayına eşliğinde fotoğrafa göz atabilirsiniz. Aklınızda bulunsun.

 Ve devam ettiğim seri Grange'in Lontano Serisi. İlk kitap kısmen sürükleyici olsa da ikinci kitapta tıkandım resmen. Afrika-Fransa arasında mekik dokuyan kitapta konu bazen anlaşılabilirlikten uzaklaşabiliyor. Bakalım seri bitince genel bir değerlendirme yaparım...


6 Kasım 2018 Salı

Yörünge


Ve Tess Ablamız farklı bir tarz ile karşımızda; Yörünge. Benim aşina olduğum ve beğenilerimin temeli ürkütücü/gizemli katiller, gıcırdayan kapılar, neşterler yok bu kitapta. Tam kaçarken bir şekilde katilin kucağına düşen kahramanlar yok. Zaten ayaklarınız da yere basmıyor...
Onun yerine uzay boşluğu ve gizemli canlılar var. Bir hayatta kalma mücadelesi ve biyolojik savaş var. Tarzı farklı olmakla birlikte soluksuz okunabilecek bir kitap. Tamam bir Marslı değil ama onun kadar da mekanik detay yok en azından :)
Kütüphanede karşıma çıkan kitabı okumak isteyenler için elektronik ortamda da epeyce alternatif bulunmakta. Aklınızda bulunsun...

1 Kasım 2018 Perşembe

İmkansızın Şarkısı


Yeni Murakami kitabıyla tanıştım; İmkansızın Şarkısı. Gençliğine dönüp bize hikayesini anlatan Vatanabe, belki yaşadıkları belki de taşıdığı kanın etkisinde kalan Naoko, insana yaşam enerjisi veren Midori, kendi için yaşayan Nagasawa, iyi bir dost Reiko ile tanıştım.
Murakami'nin garip bir büyüsü var, kitaba başlar başlamaz kitabı sevme şansın olmuyor. Hatta ilk çeyrek ne olduğunu anlamaya çalışırken, ikinci çeyrek 'sanki' sıkılarak geçerken üçüncü çeyrekte garip bir tat almaya başlıyorsun. Son kısımlar seni konunun içine çekiyor, adı geçen şarkıları-kitapları bir kenara not almaya başlıyorsun. İşin garip yanı ise kitap bitince hikayeyi çok sevdiğini fark ediyorsun, not ettiğin şarkıları dinlemeye, kitaplara göz atmaya başlıyorsun.

İmkansızın şarkısı şimdiye kadar okuduğum diğer Murakami kitaplarında da olduğu gibi hikaye esas karakterin kendini sorguladığı bir eksende ilerliyor. Japonların geleneksel yaşamları, bize garip gelen beslenme alışkanlıkları yine ön planda.

İmkansızın Şarkısı bir 'gönülbağı' kitabı bence. Yaşanan bir ölüm ve devam eden hayatlar oldukça etkileyici bir şekilde anlatılmış. Kitap pek çok kişiye Salinger'i anımsatmış olsa da 20li yaşlarındaki Toru'ya ergen muamelesi yapmak haksızlık olurdu. Kitabı okurken benim aklımda daha çok John Fante'nin Bandini'si vardı.

Kitabın orjinal ismi Norwegian Wood, hikayenin başında kulağımıza çalınan bir Beatles şarkısı

Spoiler içerir.

Benim için etkileyici bir kitaptı, en sevdiğim kısımlar Vatanabe, Naoko ve Reiko'nun birlikte zaman geçirdiği klinik günleriydi. Anlatılan tablo kulağa ütopik gelse de çok huzur verici bir tablo belirdi zihnimde. Reiko'nun hikayesi 'zor', Naoko'nun sonu ise 'akla gelen'di. Eksen Japon kültürü olunca intihar sık sık karşımıza çıkıyor, özellikle genç erkeklerde bu oranın çok yüksek olduğunu okumuştum.

Kitap etkilendiğim Murakami kitapları arasında yerini aldı. Sahilde Kafka ise hala zirvede. Kitabı yazarla tanışmış olanlara tavsiye ederim, başlangıç için başka alternatifler denenebilir.

26 Ekim 2018 Cuma

Bugünlerde

Blogda geriye dönüp seçmece okuduğum yazılar arasında kendi favorim 'Bugünlerde' yazıları oluyor. Bi nevi sevgili günlük :)

Bir yakın zaman yazısının vaktidir. Kızlarla birlikte hızla akan günlerimizi şuraya bir yere not etmeli.
Antalya'nın en sevilen dönemlerini yaşıyoruz, hoş ben hemen hemen her mevsimini seviyorum ya...


Kızların ikisi de okullu artık, Duru da babanne himayesinden anaokuluna geçiş yaptı. Ailede sabahları 'uyanma vakti' dendiğinde dikey pozisyona geçebilen yegane eleman, Allahtan :) Şimdilerde hevesle gidiyor okula, şarkılar şiirler ezberliyor. Bugün ilk gösterisini izledik, çok heyecanlıydı...4 yaşın sonlarına doğru artık ablasına kök söktüren bir çocuk oldu. İki kız, bir ikizler anne ile evde cümleler uçuşuyor, susan eleman bulabilmek zor.



Eylül ilkokulda son senenin keyfini çıkarıyor, 'Anne biliyor musun okulda en büyük sınıf biziz' sevincinde. 

Geçtiğimiz haftasonu bir organizasyon için AKM'de bulunmamız gerekiyordu, devamında da uzun zamandır uğrayamadığımız Doğan Hızlan Kütüphanesi'ne yollandık. Ufak tefek değişiklikler yapılmış kütüphanede. Duru ile sessiz kalabilmek biraz zor oldu o yüzden kütüphane bahçesine çıkmak zorunda kaldık.



 Bahçe kısmı çok huzurluydu, yerler de park geneline göre temizdi. Çocuklar gönüllerine göre okuyup, oynadılar, meyvelerini yediler.


Kitap seçimini rastgele yaptım, listem yanımda değildi. Murakami, Hakan Günday, Oya Baydar, Gerritsen derken ortaya bu beşli çıktı.



Son fotoğraflar da yazdan kalma Marmaris Kampı görüntüleri. İki çocuklu uzun süreli kampı sonunda hayata geçirebildik ve çok sevdik. Kış gelmeden bir de sonbahar kampı planlıyorduk ama okul açıldıktan sonra süreç çok hızlı ilerledi. Belki Antalya'nın sonbaharı bize sürpriz yapıp geri döner, kim bilir?

22 Ekim 2018 Pazartesi

Hatice- Serdar ÇEKİNMEZ


  Hatice; göçmenlerin, geride kalanların, kaçanların, sığınanların, iz sürenlerin, umut edenlerin, göz süzenlerin, aşıkların, cadıların, konuşamayanların, derdini anlatamayanların, pazarlamacıların, köylülerin, kentlilerin vel hasıl bir köy dolusu hatta ondan da fazla insanın öyküsü...

  Kapak fotoğrafı kitaba yeni başlayan okura pek bir şey ifade edemese de kitap bittikten sonra dramatik bir sahneye taşıyor bizi.

  Geçenler Köyü ekonomisi satışını yaptıkları eriştelerin fabrikasyon üretime taşınmasıyla sekteye uğramıştır. Bu konuda 'şehirli' bir pazarlamacıdan aldıkları fikir ile köyün delikanlısı Ahmet'i Kırkpınar yağlı güreşlerine hazırlayıp marka yüzü yapmaya karar verirler. Çelimsiz Ahmet'i güreşçi kıvamına getirebilme işi de köylünün türlü dertlerle kapısını aşındırdığı  'cadı' Hatice'ye kalır. Balkan göçmeni Hatice'nin öyküsü ise umudun hikayesidir. Tek başına hayatta kalmaya çabalar, aklı sınır ötesinde kalmış olan kocası ve kızındadır. Atadan kalma reçetelerle Ahmet'i hazırlarken bir gün kapısının önünde kaderine terk edilen Nevin'i bulur. Hatice'nin de köylünün de gündemi Nevin'le birlikte değişir. 

  Hatice; anlatımı sıkıcı olmamakla birlikte sade bir hikaye. İşin içine köy/köylü girdiği zaman okur daha sıkı bağlarla bağlanıyor elindeki kitaba. Severek okuyacağınızı düşünüyorum

16 Ekim 2018 Salı

Vişne Çürüğü

         


  Spoiler içerir


         Romanın kahramanı Işık, bugünlerde sıkça karşımıza çıkan esas kızlardan; ailesiyle aynı şehirde yaşadığı halde ayrı eve çıkan, üniversite mezunu, hafta sonu valizini kapıp tatile çıkabilecek kadar para kazanan, sevgilisinden yeni ayrılmış, sevgilisi tarafından bir türlü anlaşılamamış, yaşadıklarının etkisiyle özgüven problemi yaşayan, ilginç komşuları olan, uyku problemi yaşayan, buzdolabında yiyeceği olmayan ve kahveyle hayatta kalabilen, büyükanne/büyükbabasıyla ikişkisi çok iyi olan bir hatun kişi.



             Kitap akıcı, bir kaç kelime dışında kulağı tırmalayan bir tarafı yok, bir akşamda okunabilecek boyutta.
           Kitaba başlayınca devamı geliyor, merak ediyorsun ama ben bu kurgudan çok sıkıldım. Son bir yıl içerisinde o kadar çok kitapta aynı kişiyle muhatap oldum ki artık fazla ütopik gelmeye başladı bu hikaye. Eğer komşulardan birisi esaslı bir katil değilse artık pek ilgimi çekmiyor. 
          3-4 saatlik bir yolculuğa eşlik edilebilecek, hayrına yan koltukta bırakılabilecek bir kitap olmuş...

15 Ekim 2018 Pazartesi

Son Dönem Okumaları

           Geçtiğimiz ay okuduğum kitaplarla toplu bir dönüş yapıyorum. Son alışverişimi Yitik Ülke'den yaptığım için kitaplarımın hemen hepsi aynı yayımevinden. Arada bir iki farklı ismi de okurken fark ettim zaten :)

            Okuduklarım özellikle de öykü kitaplarının tarzları birbirine çok yakındı. Romanlarda Yaprak Öz öncelikli okunacaklarım arasındayken, Meltem Arıkan en sancılısı, Alp Ergin de en zaman kaybettireni oldu. Sıralamaya bağlı kalmaksızın okunanlar;



Seçtiğim kitaplar bunlar, gelen kitapları üst üste sıralayıp izlemekten sadece ben zevk almıyorum, biliyorum...


Ülkecek Fi'nin suyunu çıkarttığımızdan bu yana karakter olan Duru'ları pek sevemiyorum. Birkaç karakterin hikayesinin paralel ilerlediği kitaptan aklımda klişeler kaldı. Üzgünüm ama 'vay canına' diyemedim...







Yaprak Öz'ün son kitabı beni Yitik Ülke'ye götürmüştü aslında, yanına üç beş derken liste uzadı. Sobe Siyah Orkide hevesle beklediğim kitaplardan, Öz kardeşleri okumayı seviyorum. Son kitap (yine) bir solukta okunan (yine) bir apartman hikayesi. Elif Şafak'ın eski kitaplarından bu yana komşularla ilerleyen hikayeleri seviyorum. Kitabı Berlinli Apartmanı kadar sevemedim belki ama 
yine de severek okudum.


Son aylarda okuduğum en sancılı hikayelerden birisiydi Özlemin Beni Savuran. Biraz Kabuk Adam tadı bıraktı bende. Hem sonunu merak ederek hem de bitmesin isteyerek okudum. En sevdiklerim arasında yerini aldı.


Her şeyi anlattım. Gördün ya, deli falan değilim. Herkesin bir fili vardır dünyada. Herkesin birbirinden farklı, çeşit çeşit, renk renk filleri vardır ve filler çapraz gider.
Benim filim çapraz gitmiyor, hepsi bu.
İsmini, kapağını, mesajını çok sevsem de bir süre sonra tüm hikayelerin kahramanlarının Kerim ve Leman olmalarından sıkıldım. Kitaba ara verinde bu Kerim hangi Kerimdi unuttum. Hay Kerimine diye diye bitirdim..


Hah sıra geldi yaklaşık on gündür süründürdüğüm gözümün nuru Basamak'a. Yani bu kitabı o kadar sevemedim ki! Belki bir ters köşe, belki bir orjinallik olur, belki sigarayı/viskiyi azaltır John diye bekleye bekleye okudum. Bir ara bu kitap nerden geçti elime bile dedim, meğer Yitik Ülke'den aldığım setin içinde böyle sürpriz yayımevleri de varmış (bilinçli okur, müşteri). Yok valla olmamış...



Gürgen Öz kitaplarını seviyorum. Farklı öyküleri vardı içinde, en çok kamp alanında geçen hikayeyi sevdim. Kızlarla okuyup kampa gitsek nasıl olur diye düşünmeden edemedim :)

9 Ağustos 2018 Perşembe

Gözyaşı Konağı

Bir yılın ardından Gözyaşı Konağı ile bloğa devam...

         Şebnem İşigüzel aklımda farklı anlatımıyla yer etmiş bir yazar. 
     Gözyaşı Konağı okumaya başlar başlamaz uzun zaman önce okuduğum Venüs ü canlandırdı zihnimde. Yine saltanat, boğaz, kayık, harem hikayeleri, aralara sızmış mizah...
        Bu kitapta olaylar daha dramatik ilerliyordu; gayrimeşru bebeğini dünyaya getirmesi için Ada'ya gönderilen genç kız ve kalfası, bir hayatta kalma mücadelesine dönen hayatları, kaçak Mehmet, Gece, deniz, birbirine benzeyen günler ve ters köşe yapan finali.
     Türkçe kitap okumak benim için su içmek gibidir, tercümede tıkanma olmaz, deyimler yerli yerindedir, sayfalar akarak ilerler. Bu hissi alamadığım yazarlardan birisi Ş. İşigüzel, nedenini bilmemekle birlikte kitaplarını tıkanarak okuyorum. Gözyaşı Konağı'nda da bu etkiye maruz kaldım, normalde 1-2 günde okunacak kitap bir haftaya yayıldı...
         Özellikle Venüs'ü sevenlerin memnun kalacağı bir hikaye olabilir ama yazarla yeni tanışacaklar için çok cazip bir kitap olamayabilir.
          Okuduğum kitaplarla yakında bloğu eski hareketine kavuşturabilmek dileğiyle...
           Ağustos sıcağıyla kavrulan Antalya'dan sevgilerle :)

8 Ağustos 2017 Salı

Sevinç Kuşları Serisi

Sezgin Kaymaz sevgim malum, kitabın bitmesine üzülür, bir yenisine başlamayı çok isterim.
Sevinç Kuşlarını üst üste okuyunca kitabın karakterleri hayatımın bir parçası oldu; gözüm hastanede Veysel, yolda siyah cip arar, aklım 'ay nasıl adamlarsınız anam siz' der oldu. Kabul ediyorum azıcık da ağzım bozuldu, el mahkum :)


 İlk kitap tatillere denk geldiğinden biraz yavaş başladı. Karakterlerle yeni tanışıyorum ama ne karakterler. Bir Veysel doktorumuz var ki evlere şenlik, her mahalleye, hastaneye lazım. Veysel var ölüm yok evelallah. Ee Naim' e onun hatrına sabrediyoruz. Esas oğlanımız Deccal, yazar öyle bir karakter çıkarmış ki ortaya okuyup okuyup zihninde canlandırmaya çalışıyor, olmadı kapağa bakıyorsun, yine de tanımlamak, yerini tespit edebilmek zor...Ama çok seviyorsun o ayrı.
Deccal'ın Hatrı toz bulutundan alıyor, bizi hikayenin göbeğinde bırakıyor. Öyle kitabın son sayfasını huzurla kapatabilmek mümkün değil, aklın Deccal'de, Veysel'de, Hayri'de, Berna'da...
O zaman sıcağı sıcağına gelsin ikinci kitap;


 Hayri'yi gönderip emanetleriyle başlıyoruz hikayeye. Tabi ortalık güllük gülistanlık değil, olamıyor. Okurun biraz burnunun direğini hedef almış bu kitapta yazar. Kızıyor, kızıyor, üzülüyor, merak ediyorsun.
Zila'nın evi yine hikayenin merkezi, toplanma noktası, kara deliği...İpini koparan yine orada, çaylar soğutulmadan, sodalar ılımadan içilmeye devam ediliyor. Bi de sular durulsa...


Ve son kitap. Hevesle kitabı alan okuru biraz dumura uğratıyor. Ebat büyümüş, yazı karakteri ilkokul çocuğu ebatına gelmiş, kapak tasarımı 'bu doğru kitap mı?' dedirtiyor. Üç kitabı kitaplığa yerleştirme de işin en asimetrik kısmı!!
Kapağı unutup hikayeye devam ediyoruz. Aradan yılar yıllaar geçmiş. Bizim öksüzler büyümüş, sokak kedileri kendi yolunu çizmiş, Zila'nın evi kapasitesini zorluyor.
Bu kitapta Zila'nın evini bir yabancının gözünden anlatmışlar ki bayıla bayıla okudum :)
Devreye giren yeni mafya üyeleri, yeni zenginler. Ah o Ramazan Şerif ve isim türevleri beni benden aldı :)
Son Şura'nın aksiyon dozu yüksek, barut kokusu fazla...
Kitabı bitirince 'ee şimdi?' dedim.
Karakterlerden ayrılmak zor geldi...

Bu seri arkadaşımın dolaylı olarak bana hediyesiydi. Seveceğimi bilerek başladım, çok ama çok severek bitirdim. Yine tavsiye ederken aklıma Ülkü gelecek, ürkeceğim biraz :) O zaman;
Sezgin Kaymaz okumayan kalmasın, ilk kez okuyacaklar farklı kitaplarla da başlayabilir.
Ülkü; sen okuma arkadaşım, ben sana anlatırım :)

Bu vesileyle blog da vicdan azabım olmaktan çıktı...

15 Haziran 2017 Perşembe

Zemberekkuşu'nun Güncesi

"Kader, insanın dönüp bakması gereken bir şeydir, önceden bilmesi gereken değil."

Murakami kitaplarını kütüphanede denk getirmek oldukça zor. Sınav haftasının girmesiyle raflar epeyce dolmuş, şansıma hem Murakami'nin hem de Saramago'nun okumadığım birer kitapları denk geldi :)
Zemberekkuşu'nun Güncesi Murakami tarzı bol girdaplı bir kitap. 
Bir hukuk bürosunda çalışan Toru Okada'nın işten ayrılması, ilerleyen günlerde kaybolan (kayınbiraderi Noboru Vataya'nın adaşı) kedilerini aramaya girişimi ve değişen hayatıyla başlıyor kitap. Devamında değişik yeteneklere sahip Kano kardeşler, gizemli mektuplar, harika el yazısına sahip teğmenler, garip çıkarımlar yapan perukçu komşu kızlar, kötü siyasetçi kayınbiraderler, altın çakmaklı zengin kadınlar, deri yüzen kgb ajanlarına uzanan hikayeler bütünü geliyor.

Kitapta yer alan Japonya/Çin/Rusya savaşına dair anlatılanlar ve derin siyasi analizlerden pek hazzetmesem de Teğmen Mamiya'nın anılarını dinlemek oldukça ilginçti.

Ve kitabın esas mekanı kuyu...
İnzivaya çekilmek, düşünmek ve harekete geçebilmek için Okada'nın ihtiyaç duyduğu kuyu bende daha çok klostrofobik etki yarattı. Kitabın sonlarına doğru ise hikaye farklı bir boyut kazanarak tam bir gerilim kitabına dönüştü.
Bazı konuların üzerindeki gizem devam ederken kitap Murakami tarzı bir finalle son buldu.


Murakami kitapları bende farklı bir izlenim bırakıyor; hem merak ediyorum hem zorlanıyorum, hem ne kadar alakasız karakter var diyor hem bu zenginliği kurgulayan zekaya hayran oluyorum. Pek çok kitaptaki gibi tüm ipler birbirine bağlanmasa da, rüyalarımın bile seyri değişse de Murakami kitaplarını seviyorum.

Tavsiye noktasına gelirsek yazarın farklı kitaplarını okumuş olanlar er ya da geç bu kitabını da okuyacaktır, kaçınılmaz :)
İlk kez Murakami okuyacaklara ise şimdilik tavsiyem hala Sahilde Kafka ile başlamaları...

"Eski Rus romanlarında mektuplar genellikle bir kış akşamında, ocakta yakılır. Bir yaz sabahı, salata yağıyla, bahçede değil. Ama, bizim şu an gerçekçi dünyamızda bir yaz sabahı, kan ter içinde mektup yakıldığı da olur. Yeryüzünde, mevsim falan seçiminde beğenmemezlik olmaz. Bakarsın kışa kadar beklemek olanaksızdır."

"İyi haberler, çoğu zaman alçak sesle verilir."


Öksüzler Treni


1800'lü yılların sonlarından 1900'lü yıların başına kadar Amerika'da devam eden bir uygulama Öksüzler Treni. Yetiştirme yurdundaki çocuklar trene yerleştirilerek kasaba kasaba dolaştırılıyor, her durakta çocukları evlat edinmek isteyen aileler tarafından inceleniyorlar, kabul görenler orada bırakılırken diğerler yolculuğa devam ediyor. Tabi genelde zor koşullarda yaşamını devam ettiren aileler için yeni çocuk demek boğaz tokluğuna çalışan işçi demek, çocuklar için de zor koşullar demek.

Olaylar iki farklı zamanda ilerliyor. Koruyucu ailesi ile problemler yaşayan Molly kamu hizmeti için gittiği evde Vivian'ın hikayesini dinliyor ve ortak noktalarını keşfediyor. Öksüzler Treni ile yeni ailesine teslim edilmiş olan Vivian'ın öyküsü oldukça yürek burkucu...

Kitabın kapağı çok etkileyici ve akılda kalıcı.
Bir yerlerde dikkatinizi çekeceğine eminim.


14 Haziran 2017 Çarşamba

Güle Güle Dünya Ben Burda Kalıyorum, Bunaltı


Müjdat Gezen'in hatıralarını topladığı kitap Güle Güle Dünya Ben Burda Kalıyorum. Belirli bir sıralama gözetmeksizin aklına düşeni yazmış, bir çırpıda okuyabilirsiniz. Duruşunu sevdiğim oyuncunun yaşantısına tanıklık etmek de güzeldi. Maruz kaldığı onca engellemeye rağmen varlık sürdürebilmesi, sanat merkezini ayakta tutabilmesi alkışlanmalı...


"Gözlerinin baktığı yerde görmek istediği son kişi vardı. bildiği bütün duaları etti. Arapça dualar bitince Türkçe yalvardı. Kime yalvardığını bilmiyordu. Önemi yoktu. Asya o an bir karıncadan bile yardım isteyebilirdi. İnsan olmayan herkesten her şeyden. Önce ayak parmakları, sonra da bütün vücudu buz kesti. Kalbinin atış hızını ölçebilecek bir teknoloji yoktu henüz. Şanssızdı Asya. Bunu biliyordu. Korktuğunda yardım isteyebileceği bir annesi veya babası yoktu. Dudakları mühürlendi; hiç ses çıkaramadı. Hayat durdur. İnsanlık durdu ve dokuz yaşına yeni basmış küçük bir kıza korkmayı öğretti."

Yeraltı edebiyatı severler için önerebileceğim bir kitap Bunaltı. Ramazan Ramazan pek hevesle okuyamadığımı, yetiştirme yurdu kısmında yüreğimin sıkıştığını belirtmeliyim. Bu tarz kitapları zaman zaman severek okuyorum ama kahramanları  yetişkin olmalı...