Sayfalar

8 Aralık 2011 Perşembe

Vanilya Club Aralık Kutum

Evet benim kutum da geldi nihayet..Kasım kutusunu fotoğraflamaya fırsatım olmamıştı, bu kez es geçmeyeyim dedim, sakın kimse kutumu açmasın diyerek terör estirdim. Ama yine de ilk açan olamadım:(
Bunların erkek versiyonunu da yaparsanız sevinirim sayın kutucular...Zira eşim ne varmış diyerek kutumu dalıyor :)







Önceki gün kargodan mesaj gelince, (paketimin yola çıktığı şeklinde) acaba hangisi gelecek dedim; Vanilya Club mı Lila Kutu mu? Tabii ufak bir araştırma ile Vanilya Clubı'ın aralık kutularını gördüm. Ufaktan beliren beklentilerle açtım yani kutumu.(Acunun yarışması gibi bişey oldu bu!)
Bu ambalaj daha güzel olmuş, amblem de değişmiş, gerçi biraz V For Vandetta imajı oluşturdu bende ama olsun o da kabulüm:)
 Bahtıma çıkanlara gelirsek;

-Prioi Coffeeberry Serisinden Üç Sample (Bunları kullanmak hiç içimden gelmiyor, vanilya paketi gibi!)

-Nuxe Paris Huile Prodigieuse Kuru Yağ (Bunu nereme sürsem bilemiyorum :)


-L'Occitane Verbena El Kremi (Geçen paketten de aynı markalı el ve ayak kremi çıkmıştı)Çok güzel limonumsu bir kokusu var, kış için uygun değil tabii...


-Jane Iredale Just Kissed Lip Plumper (Mentollü gibi bişey, ilk kez kullanacağım, nasıl bişey ortaya çıkar hiiç bilmiyorum, ama ince dudaklarımla iyi bir adayım:)


-Jane Iredale Pure Pressed Base (pudra, fondoten, kapatıcı bilimum şey yerine geçen bir ürün)


-Fruttini Meyveli Vücut Losyonu (Krem, losyon zaten ayrı bir zaafım var:)



-Bodysol SOS Lipstick (Ki en faydalısı bu olacak benim için)

Bu defa kullanıpta beğendiklerimi yazmayı planlıyorum....
(Ve sıra Lila Kutuda :)

2 Aralık 2011 Cuma

Şeftali Bahçesinin Sırrı



Nihayet!
Uzun zamandır elimde sürünen bu renksiz kitabı bitirebildim.
Efendim kitabımız üç adet genç kız, bunların etrafındaki 3-5 kişi ve de bir şeftali bahçesinden oluşmakta. Aslında ele alınan konular o kadar sıkıcı değil ama anlatım pek bir durağan, basit ve kısa kısa partlar halinde anlatıldığından sayfa sayısını şişirmeye çalışılmış gibi geldi.
Benim gibi market sepetinde görüp de, "çok ucuzmuş yahu, alayım da kitapsız kalırsam okurum" demeyin. Denk gelirseniz de arkanıza bakmadan kaçın.
Bu arada ortada SIR falan da yok boşuna beklemeyin...
Ha bir de bu üç hatunun sıkıcı maceralarının devamı mı ne varmış. Hiiç işim olmaz valla!

Neyse diğer bir yarım kitabım Bir Gün'e geldi sıra. Bu hafta vicdanımı rahatlatıyorum.  Yarım kitaplar bitsin de rahat rahat yenilerini alabileyim:) (Zaten idefix'ten sipariş vermemek için zor duruyorum.)

Vee bugün Cuma. Eve gidip hummalı bir hazırlık yapıp, haftasonumu kuzenlerime ayıracağım:) Özlemişim yahu, nostalji yapacağız......

1 Aralık 2011 Perşembe

Yazı-Tura


Efeendiim yaptığım çekiliş (daha ziyade atılış, çünkü yazı tura attım:)) neticesinde kitaplar zoitsa'ya gidiyor.
Özge adresini netleştirelim..
Şimdiden iyi okumalar..

25 Kasım 2011 Cuma

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi



Şimdiye kadar okuduğum en bol karakterli kitap...Ayfer Tunç'a okuduğum her kitabıyla daha çok bağlanıyor, beklediğim tadı alacağımı biliyorum.

(spoiler içerir)
Kitap bir nevi Kreps Çemberi. Dönüp dolaşıp başladığı yere dönüyor.
Karadenizde sırtındenize dönmüş bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden yola çıkıyoruz ve emin olun uğramadık yer bırakmıyoruz...
Aslında kitabın farklı tarzı ilk etapta kitabın akıcılığını engelliyor, bir an önde kaldığım yerden devam edeyim isteği duymuyorsunuz. Çünkü kaldığınız bir yer yok..
Lisede arkadaşımla "kim his susmadan en uzun süre saçmalayacak yarışması" yapardık, bir an onu hatırladım. Çünkü kitapta es yok, bir karakterden diğerine farkına varmadan geçiyorsunuz.
Kitabı okumayı barakacağım zaman genelde sayfa başında bir paragraf belirler orda bırakırım ama bu kitapta o da yoktu:)
Dediğim gibi yaklaşık ilk 100 sayfayı konunun dağınıklığı nedeniyle kitaba bağlanamadan okudum. Her anlatılan karakterde ister istemez buraya kimden yola çıkarak gelmiştik diye düşünüyordum bir yandan (Bu kitapta düşünülecek en yorucu şey de bu olur, beyin fırtınası yaptırıyor resmen:)..
Siyah harfle yazılan karakterlerin hikayesinin anlatıldığını da geç fark ettim:))
Ama bir anda kitabın tarzı çok zevkli gelmeye başladı, kişilere daha hakim olunca her anlatılan konuda bi süpriz bekler oldum.
Yanlız birşey dikkatimi çekti; bu kitapta herkes birbirini aldatıyor kardeşim! Karısını/kocasını aldatanlar, üvey oğluna kaçanlar, genç kızlar için evlerini dağıtan 50'lik adamlar....umarım toplumu yansıtmıyordur yoksa vay halimize!
Hastanedeki karakterler birbirinden renkli; sol elini karısı sananlar, oğlu öldüğü için gülme krizine girenler, madde bağımlıları (ki bir de 'ot'lu kek yapan doktorumuz var ki evlere şenlik).
Barış ve Gülnazmiye, Demir Demir, Tavşan Dudak Jinekolog ve kek dehası doktorumuz benim favorilerimdi....
Genelde kitabı detaylı anlatmayı sevmem ama nedense bu kitabı nerdeyse özetleyesim geldi (Ha ha bu kitabın hakkaten özeti çıkarmı ki?:))
spoiler bitti:)

Diyorum ki okuyun, okutun, anlatın, övün bu kitabı.Pişman olmazsınız valla:))

24 Kasım 2011 Perşembe

Öğretmenler Günü


Kutsal meslek öğretmenlik, özveri isteyen, sabır isteyen, insan hayatına yön veren.....
Tüm öğretmenlerin hak ettiği değeri gördüğü ve harcadığı emeğin karşılığını aldığı, tüm öğrencilerin hak ettiği okul ve öğretmene sahip olduğu, eşitlik denen  (ve kaf Dağının tepesinde ikamet eden) kavramın eğitim sistemimizde ön plana çıktığı günler diliyorum........
Hayatımda kalıcı izler bırakan, bana hayata dair pek çok doğrular öğreten tüm öğretmenlerime saygılarımı gönderiyorum....
Öğretmenler Gününz kutlu olsun....

22 Kasım 2011 Salı

Kaybedenler Kulübü

Haftanın ilk günü mide bulantısı ve devamında iç açıcı olmayan sahnelerle başladı...
Evde dinlenme zorunluluğu ile öğleye kadar "bulantı baskılama" eylemi, öğleden sonra da nisbeten gözümün açılması sonucu "ne izlesem" e dönüştü:)
Uzun zamandır izlemeyi planladığım Kaybedenler Kulübü'nü izledim.


Ruh halime çok uyan bir filmdi...Zaten Nejat İşleri  hep beğenirim. Nedense onu gördüğüm rolleri bi başka oyuncuya yakıştıramam (Barda'yı izleyemedim ama, dayanılacak gibi değildi!!), bir de Serra Yılmaz, reklamını bile izlerken zevk alıyorum, aklımın bir köşesinde kutu içinde yaşıyor hala (Sıdıkadan hatırlarsınız..)

Ama filmdeki 'adamım' Murattı:) Cuk oturan bir oyuncu seçimi olmuş..



Hepsi iyi hoş da Ahu Türkpençe olmamış gibi geldi..Hülya Avşar'ın Türkiyede jön yok demesi gibi olacak ama nedense bu aralar filmlerde 'işte bu!' de bir kadın oyuncu yok...






Asıl kaybedenler kulübüne sanırım nesil olarak yetişemedim ve hiç dinlemedim. Ama filmdeki yayın akışına tek kelimeyle bayıldım. Dediğim gibi ruh halime çok uydu, Bukowski okuyacak haldeyken bu film ilaç gibi oldu, birisi benim için okumuş gibi oldu..Angut Kuşu ve normalde hiç hazzetmediğim Ferdi Özbeğen bile kulağıma müthiş geldi...
Yanlız film insanda çok fazla sigara ve bira içme isteği uyandırıyormuş ona göre:)


Filmin müzikleri de güzeldi. Geldiğimden beri bir Melancholy Man-The Moody Blues dinliyorum, bir Sigaramın Dumanı...

Yine 'okuyamama' günlerine girdim, akşam hava erken kararıyor yolda okuyamıyorum, sabah da uyku mahmurluğunu atıncaya kadar yol bitiyor, bunca bahane sıralatan kitabım da 'Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'...Aslında eğlenceli bir kitap, farklı bir kurgu ama nedense bugünlerde beni sarmadı. Beni çağıracak bir hikayeye ihtiyacım var gibi (Bu kadar Lisbeth'den sonra bünye durağanlık istemiyor haliyle:)
Bir de bu işyeri görünümündeki buzhanede ellerimi şalımın altından çıkarmak gelmiyor içimden. Klavyede kısıtlı hareket katlanılır ama sabit bir şekilde kitabı tutmak riskli!!Neyse yarın elektrikli ısıtıcı getireceğim, ayakkabımı yakmadan ısınırım umarım...
Son olarak sinemada Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesini izlemek istiyoruumm. İlgililere duyrulur....


16 Kasım 2011 Çarşamba

Film..

Bugünlerde arşivdeki filmleri eritiyoruz yavaş yavaş. Tabii Lülü fırsat verdikçe.
Haftasonu Aşkın İkinci Yarısını izledim.


Klasik bir Arzum Onan-Mehmet Aslantuğ filmiydi. Durağan ve bitse de gitsek dedirten bir filmdi.


Niye böyle gereksiz bir film yapma gereği duymuşlar  anlamadım. Yarısından sonra eşim dışarı çıktı ve bana kalanını anlatırsın dedi. Akşam kalan kısmını tek cümleyle anlattım (Şimdi söylemeyeyim, dediğimi de olur da izleme gafletinde bulunan olursa süpriz bozulmasın:)


Bir sonraki film bu haftanın en iyisiydi; Horrible Bosses...
Oldukça eğlenceli bir filmdi. Kadro da göz doldurucuydu; Kevin Spacey, Colin Farrell, Jennifer Aniston, Jamie Fox en sempatikleriydi. Türkçeye "Patrondan Kurtulma Sanatı" olarak çevrilmişti. Yanlız film ve özellikle altyazı bol argo içeriyor, göz önünde tutularak izlenmeli, ama izlenmeli:)...




Favorim tabii ki Kevin Spacey ve Jamie Fox...

Son film de Hangover 2...
Eğlenceli filmlerden, birincisi ile örtüşen bir senaryo, düğün öncesi bekarlığa veda gecesi -ki bu sefer risk almamak için özel bir gece düzenmemesine rağmen:)- devamında yaşananlar...Mike Tyson yine var üzülmeyin:))






Sonuncu fotoğraf ve karakter favorim:) Patrick gibi birisi bu dedik eşimle, Leyla ile Mecnun'un İsmail Abi'sinden sonra 2. patrick benzetmemiz...

14 Kasım 2011 Pazartesi

İzin de bitti:(

Bırakılan sıcak bir ev, mışıl mışıl uyuyan bir çocuk, gelinen buz gibi bir ilçe müdürlüğü, gri mi gri bir hava, "benim burda ne işim var?" dedirten bir işyeri....
Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'nin ambalajını açarken, neden içine ayraç koymazlar ki diye söylenirken kucağıma bir ayraç düştü. Al işte ne çok şeye mızmızlandın bugün!! der gibi:)
Ama önceki kitaplarda ayraç yoktu Can Yayınları!!

İnternette gördüğüm bu kapak kitaba daha çok yakışmış gibi geldi..


Bayram tatiline 2 gün de ben ekledim ve kızımla evde mutlu mesut 3 gün geçirdik. 4 gün diyemiyorum çünkü pazar günü klasik pazar olmaktan kurtulamadı, ütü-çamaşır-yemek-pastabörek......vs
Evde olmanın en güzel yanı da varlığımızdan kimsenin haberdar olmamasıydı.Tam kafa dinledik yani, kahvaltı keyfi yaptık uzuun uzuun, müziğin sesini açıp hoplayıp zıpladık (altta kimse yok, üst komşu memlekette:).Hatta farkında olmadan bir mahalle oturmasından da kurtulduk, çünkü döndüğümüzü gören bilen yok:).2 gün saçımızı bile taramadan toplamışken kim hazırlanıp gidecek gezmeye!!

Sabahın köründe de kalkıp geldim kürkçü dükkanına. Bina buzz gibi hala ısınmadı!Çay kahve sıcak ne bulduysam içtim ama henüz ayaklarım ulaşan sıcaklık olmadı...
Bi de mahkeme savunması yazmam lazım ki hiiç canım istemiyor...

Bu arada blog tarihinin en sefil çekilişini yapacam sanırım. Zira 2 katılımcım var:)) Artık random.org la falan uğraşmaz yazı-tura atarım:))

Kar da yağacakmış zaten...Neyse manzara güzelleşir en azından...

Son söz Eylülden; uykudan uyanır ve "Gilbert benimla konuşuyor baba, bana masal anlattı (içinde kurt olan bir masalmış)"...:)

2 Kasım 2011 Çarşamba

Kapak Kızı

Kapak Kızı-Ayfer Tunç


Kapak Kızı Şebnem, Yeşil Peri Gecesinden tanıdığımız...Aslında önce bu kitabı okumak lazımmış, devam niteliğinde kitap değil Yeşil Peri Gecesi ama sonrasında yaşanacak olaylar hakkında ipucu almış, kopya çekmiş gibi hissettim kendimi. Kapak Kızında Şebnemin çevresini tanıyoruz, farklı açılardan olayları gözden geçiriyoruz. Ersin (Şebnem'in baba tarafından kuzeni, çocukluğunda ona aşık olmuş...), Selda (Anne tarafından kuzeni) ve TCDD personeli Bünyamin..
İç İçe geçmiş hikayeler..Şebnemle keşisen hayatlar, tepetaklak olan düşünceler..
Ve 13-14 saatlik bir tren yolculuğu...
Tad alarak okudum ben, Ayfer Tunç seviyorsanız, ve hatta Yeşil Peri Gecesini okumayı düşünüyorsanız, öncesinde Kapak Kızını okuyun derim...
Sevdiğim diğer bir yan da trende geçen hikaye oldu. Düşünün kış kıyamet bir havada yapılan tren yolculuğu, yemekli vagonda dökülen düşünceler.
Zaten tren yolculuğuna karşı bir zaafım vardı, iyice heveslendim şimdi. Yemeğimi yiyip, ya da kitabım elinde akan manzarayı izlemek, otobüs gibi oturmak zorunda kalmamak, ne bileyim daha özgür bir yolculuk gibi geliyor bana. Kızımın da sevebileceğini düşünüyorum. Bakalım belki gidecek bi yer buluruz trenle.(Tabii otomobil konforuna alışınca zorlanıyor insan, şehirler arası gidiş güzel de inince naparız bilmem..) Tren yolculuğu yapmak, hep unutulduğundan ve verdiği tattan bahsedilen mektuplaşmalar gibi geliyor bana. Nostaljik mi desem öyle bişey işte...
Abarttım di mi? Hadi TCDD bu kadar reklama bana bi  bilet gönder:) Hızlı tren de olur Ankaraya gider geliriz:)
Okurken gözümde canlandı da yine de göstereyim istedim.Şöyle;


(Garsonun adı Bünyamindir belki:))

31 Ekim 2011 Pazartesi

Bir Gün Tek Başına

Bir Gün Tek Başına-Vedat TÜRKALİ


Arka kapak;
27 Mayıs 1960 askeri darbesinden önce Türkiye içten içe kaynıyor.Kenan, yıllar önce gizli komünist partisine girme suçlamasıyla polis sorgusunda çabucak yılgınlığa düşmüş, eski çevresinden tümüyle kopmuştur. Karısı ve çocuğuyla korunaklı bir yaşam sürdürmektedir. Aslında mutsuzdur, içi ile barışık değildir. Bir meyhanede tanıştığı genç Günsel, içinde çürümemek için direnen ne varsa hepsini ateşleyiverir. Aşk, direniş, devrim günleri...Yaşam, Kenan'a kendini bir kez daha sınama olanağı verir...
Vedat Türkali'nin ilk romanı 30 yaşında....

Vedat Türkalinin ilk romanı, benimle yaşıt:))
Benim beğenerek okuduğum bir yazardır Türkali, severim kitaplarını yan yana dizmeyi kitaplığıma. (her ne kadar kitaplarından birisi kayıp olsa da, kime verdiysem geri getirsin noolur...)
Ama gözüm kapalı öneremem çevremdekilere. Ben her bir sayfasından ne kadar zevk aldıysam, bazısına da bi o kadar sıkıcı gelebilir neticede. Vedat Türkali kitaplarında siyasi fikir baskındır, dönem anlatır, kendince anlatır, bence güzel anlatır...
'Bir Gün Tek Başına' da bir dönem hikayesi. Uzun uzun o dönemki siyasi çalkantıları ve  yaşayanların içindeki fırtınaları anlatır. 750 sayfa kadardır, "okuyuvermek" için biraz hacimlidir, daha ziyade "uzuun uzuun okumak" içindir:)

Isındık geldik...

Haftasonu Antalyaya gidip kış öncesinde güneş depoladık.
İki güne sığabilecek kadar dolaşıp, atlarla hasret giderip, kışlık limon ve nar stoğu yapıp soğuk evimize döndük. (Hakkaten soğuk ama, yola çıktığımızda 23 dereceydi, Konya il sınırına girdik ve 1 dereceye düştü. Ayaklarımız -ya da tekerlerimiz- geri geri gitti resmen:)








Çay Bahçesinin kedisi

Evimizin kedisi:)

Bizi karşılayan karasal iklim...

An gelir sıcaklık 1 derece olur!!

Ve bir çekiliiş de benden....

Ve hediye veren bloglara dahil olmaya karar verdim. Tabii benim hediyem ancak kitap olur:)
Kitaplar;

Yeşil Peri Gecesi: Yatıp kalkıp bahsettiğim bir kitap, geçen hafta Ayfer Tunç seti alınca elimde iki tane oldu bu kitaptan.Çevremde okumak isteyenlere kitabı veriyorum tabii ama hiç tanımadığım birisinin de benim sayemde bu kitabı okuması fikri cazip geldi bi anda..
Ambalajında, açılmadı, yeni sahibini bekliyor.


Nietzsche Ağladığında: Favori kitaplarımdan, birisini sahaftan almıştım yıllar önce (ve orjinal değil maalesef, ancak bunu bulabilmiştim), diğerini de daha sonra evde olduğunu unutarak kütüphanemde bulunsun diye almıştım.
Orjinal olanı göndereceğim tabi ama okunmuş ve yeni olmayan bir kitap belirtmek isterim.(Ben çok yıpranmadığı ve de çizilmediği sürece ikinci el kitapları severim, bazan netten de alırım)

Ve çekiliş şartları;
-İzleyicim olun
-Varsa bloğunuzda ya da facebook da çekilişi duyurun (herbiri bir çekiliş hakkı)
-Paylaştığınıza dair linki ve mail adresinizi yorumunuzda belirtin.

30 KASIM günü akşamı çekilişi sonlandıracağım.
Bol şans diliyorum.

28 Ekim 2011 Cuma

Yarım Gün Çalışmak ve Çekilişler...

Bugün yarım gün tatil, üstelik de cuma. Ama ben bardağın boş tarafına bakıp "sabah sabah sıcak yataktan çıkılıp, yarım gün için o kadar yol gelmeye ne gerek vardı?" diyenlerdenim..!!! Evet nankörüm...
Amaa iş çıkışı Antalyaya gidip kemiklerime kadar ısınacağım için de mutluyum. Evet dengesizim.. (İkizlerim ya olsun o kadar:)
Öğlen olsun da gidelim hadi...
Bu arada sabahın kör karanlığı demedim çekiliş yapan bloglara göz attım.
Siz de atın..
Gümüş tepside sunulan hediyeler için;


http://nzlsyn.blogspot.com/2011/10/my-first-giveaway.html


Armani üstelik de benim gibi 'pink' ;


http://rendastyle.blogspot.com/2011/10/armani-pink.html


Bol hediyeli hem de kitaplı:);





http://karbeyazinmakyajdolabi.blogspot.com/2011/10/cekilis-zaman.html

26 Ekim 2011 Çarşamba

Ayfer Tunç Seti


Bu sefer de % 50 indirime kapıldım. Pişman değilim. Bu illetten de kurtulmak istemiyorum.. (Adsız kitapalmayısevenler derneğini kuracağım bu gidişle:))
İdefixte Can Yayınlarında indirim devam ediyor malumunuz. Tabi  indirim % 50'yi bulmasa da (internetten etiket fiyatına almıyoruz neticede)  yine de indirimli bir fiyat ve daha da etkili olan da yazarın Ayfer Tunç olması.
Yeşil Peri Gecesinden sonra diğer kitaplarını da listeme almıştım. Özellikle de Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, Ayfer Tunç'u tanımadan da ismine duyduğum sempati ve okuduğum yorumlar nedeniyle alınacaklar listemdeydi:) Bir itiraf daha; evet sırf ismini farklı bulduğum için bir kitaba ilgi duyabiliyorum, "Şeftali Bahçesinin Sırrı"nda olduğu gibi yorumlara bakmaya fırsatım yoksa risk alarak sepetime atabiliyorum kitabı.
Artık bir Ayfer Tunç bir klasik şeklinde okurum. Bu da elimdeki okunmayanları eritme taktiğim olsun (ve hatta eşim bu kısmı duymasın).
Yanlız kitaplığımda iki tane "Yeşil Peri Gecesi" olacak. Artık ben de hediye veren bloglar arasına girerim napiyim.

İki tane olan diğer bir kitabım da Nietzsche Ağladığında.


Çok severek okuduğum bir kitaptır. En yakın arkadaşımın tavsiyesiyle okumuştum. Aslında okul yıllarımda bir sahaftan bulup almıştım ve okuması için birilerine vermiştim.Ama  daha sonra ödünç alıp okuduğumu sanarak ve 'bu kitap kütüphanemde mutlaka bulunsun' diyerek bir tane daha aldım.

Tabii Nietzschelerim yeni değil ama benim gibi okunmuş kitap seven birileri çıkarsa onu da eklerim Yeşil Peri Gecesine.

Ve artık sevgili yolu gözler gibi kitaplarımı bekleyeceğim:)

21 Ekim 2011 Cuma

Cumanın kitabı...


"Birbirine tıpatıp benzeyen iki sevgilim var!...Biri Vatan Cephesi'ne yazıldı, öteki yıkmaya çalışıyor..."
Bir Gün Tek Başına-Vedat Türkali

Dingin ve bir o kadar da dinlendirici bir dili var Vedat Türkali'nin. 3-4 sene olmuştur diğer kitaplarından ikisini okuyalı. Her kitabında tanıdık tadı yeniden alıyorum. Her ne kadar şimdilerde "fatmagülle " anılsa da, romanlarının derinliği bi başkadır.

Bir de kitaplarının arkasındaki o resim...Keten gömlekli, babacan gülüşlü bir Türkali. Kitabın yazarı değil de çok sevdiğim bir akrabammış gibi gelir her bakışımda....

Cuma sakinliğine uyan bir kitap oldu benim için. Olmaya da devam ediyor tabii:)

19 Ekim 2011 Çarşamba

...


26, şimdilik...
Aslında şehit sayısından hareketle tepki göstermek de samimiyetsizlik bence. Ne yani az sayıda askerimizi öldürebilirsiniz ama abartmayın tamam mı? der gibi.
1 de olsa 15 de olsa hepsi birer can, birer oğul, birer eş....
Sanal tepki konusunda da muallakta kalıyorum. Hem sessiz kalmak istemiyorum hem de sanal olarak kendimizi rahatlatıp, yolda sokakta vermemiz gereken tepkiyi es geçiyoruz diye düşünüyorum.
Galeyana gelmek değil vurguladığım ama biz "Milli Mücadele" ruhuyla bugünlere geldik, birlikten doğan gücü gösterdik. Bu kadar sessiz kalmamak lazım diye düşünüyorum!!
Arabın baharıyla kışıyla değil kendi sorunlarımızla ilgilenmeliyiz. İki kuru lafla ikna edilmemeliyiz!!Sandıktan önce bizi ikna etmeye çalışanlar, terör konusunda da bizi inka etmeli, somut adımlar atmalı!!

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız



Ve Millennium serisi biter....
Ateşle Oynayan Kız'dan sonra uzun bir ara vermiştim seriye, süre uzadıkça hevesim de kaçmıştı açıkçası.
Yaklaşık bir ay kütüphanemde bekledikten sonra okuyabildim nihayet.
Her ne kadar geciktirsem de okumayı, başlayınca elimden bırakamadım her zamanki gibi. Serinin üçüncü kitabı daha bir heyecanlı geldi bana. Belki de Lisbeth kapalı kaldığı için takip etmem kolay oldu:))
Yine konuya girmeden oldukça sürükleyici olduğunun altını çiziyorum ve "Açlık Oyunları"ndaki kadar domestic bir sonu olmadığını temin ediyorum:)
Bol isimli (ve harflerin acayip yerlerinde acayip işaretler olduğu için nasıl telaffuz edeceğimi bilemediğim !!) bir aksiyon saklı kitapta.

Bu arada kitaba başlamadan bir gün önce Ejderha Dövmeli Kız'ın filmine ucundan kıyısından baktım. Ne garip oyuncular bulmuşlar dedim. Tamam Lisbeth'i çıtı pıtı bir kız olarak hayal etmedim de(malum kitap kapağındaki profille anlatılan Lisbeth arasında dağlar kadar fark var!) en azından Blomkvist o kadar tipsiz bir adam olmasaydı. Üstelik son kitapta üstüne basa basa yakışıklı vurgusu yapılıyor cengaver gazetecimiz için. Neyse zaten kitabını okuduysan filmini izlemeyeceksin, bunu bilir bunu söylerim. İnsanın hayalleri yıkılıyor yahu!!(Tamam itiraf ediyorum Edward Cullen hariç)

Yazar hakkında da gizemli bilgiler olunca, gizli olan dördüncü kitabı bulurlar(!) ve bir iki aya kalmaz "Eşeğin Aklına Karpuz Kabuğu Getiren Kız" çıkar bence:))

(Bir öneri; bir günde 400 sayfadan fazla okumayın gözleriniz şişiyor...)

17 Ekim 2011 Pazartesi

Olof Palme



 Dün Ankaradan dönerken Kulu'da gözüme bir park ismi takıldı. "Olof Palme Parkı", ne garip bi isimmiş dedim eşime. "all of" mu demek istemişler dedim hatta:)

Bugün okuduğum kitapta eski İsveç başbakanından bahsediyor; Olof Palme ...İlginç bir tesadüf oldu, parkın ismini görmesem belki hiç aklımda kalmayacaktı..

Wikipedia derki;

Türkiye'nin çeşitli yerlerinde Olof Palme adına açılmış park ve caddeler bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak İzmir Karşıyaka ilçesinde yer alan Olof Palme park ve anıtı, Konya'ya bağlı Kulu İlçesi'ndeki Olof Palme Parkı ve Caddesi (İlçenin en işlek caddesi)verilebilir. Kulu'da yer alan bu park Olof Palme'nin başbakanlığı sırasında İsveç'e çalışmaya giden işçilerin Olof Palme'ye duyduğu vefa dolayısıyla açılmıştır. İsveç'in birçok devlet görevlisi ve başbakanı bu ilçeyi ziyaret etmektedir. Ayrıca Tunceli'de de Olof Palme adını taşıyan bir cadde mevcuttur.

Kinyas ve Kayra



 Hakan Gündayla tanışmam Az'la oldu. İlgiyle okumuştum. Beğendiğim bir tarzdı ve bende Orhan Pamuğun Kara Kitabı ve Yeni Hayatından sonra oluşan boşluğu dolduracağına inanmıştım. (Orhan Pamuk öğrencilik yıllarımın favori yazarı olmakla birlikte, Nobel sürecinde gözümden düşmüş, Masumiyet Müzesi ile de kendisinden tiksindirmiştir.)Kinyas ve Kayra ile düşüncemin boşa çıkmadığını anladım...

Tarzı "Yeraltı Edebiyatı" olarak geçen, hayata gelmelerinin bir hata olduğunu düşünen iki arkadaşın (ya da yol arkadaşının) hikayesi...(Konuyu detaylı anlatmayı sevmiyorum, zira araştırdığım kitabın özetiyle karşılaşmak hoş bir etki yaratmamakta bende:))

Kitaplardan alıntı yapmak, ya da altını çizmek pek huyum değildir.Beğendiğim yeri tekrar tekrar okuyarak aklımda yer etmesini sağlarım. Ama bu kitapta o kadar çok beğendiğim söylemler oldu ki, not almaktan geri duramadım.(Tabi kitaptan altını çizmedim yine, nedense kıyamam kitaba kalem dokundurmaya, benden kitap alıp çizenlere de çok kötü fena kıl olurum!)

Bir iki alıntı;


Dünya boşuna dönüyordu. Kaza yapıp ters dönmüş bir arabanın boşa dönen arka lastiği gibi! Hiçbir işe yaramıyordu. Belki bir palmiye yaprağı bağlansa ilkel bir vantilatör yapılırdı. Ama dünyaya ne bağlanırsa bağlansın, durmadan dönmesi yararlı bir hale getirilemezdi ki…

Kafam bir politikacıdan il olma sözü alacak kadar kalabalıktı...

Sıradanlıktan geçiyordu kurtuluşumuz. İlk seçimde iktidardaki partiye oy vermeye yemin ettim o an. Yığının içinde olmalıydım.Sıcak tutardı!!...

Herkese alın okuyun diyemem tabii, dediğim gibi biraz karamsar bir tarzı var. Ama inceleyin mutlaka benim gibi çok sevenleriniz çıkacaktır...

(Okuduğum bazı kitaplarda kafamda çizdiğim portreyi bi yerlerden teyit etmek isterim.Mesela kitaptan uyarlama filmlerde hemen kafamdaki esas adamla oyuncuyu kıyaslarım, benzemiyorsa izleyemem filmi. Kinyas ve Kayra'da da nedense somut bir görsel arıyorum, hani birisi okuduğundan yola çıkarak "bakın Kinyasla Kayranın kara kalem resmini çizdim" dese mutlu olacağım:)