Sayfalar

22 Ekim 2012 Pazartesi

Fark Etmeden Beyti...

Millet fark etmeden diyet yapar, bense beyti!! Adam ve de ince olamayacağımın göstergesi....
Cumartesi evde kalan yufka ve kurban öncesi bitirilmesi gereken kıymayı değerlendirmekti amacım. Oktay Usta'nın bir tarifini görmüştüm, yufkaya sardığı kıymayı küçük küçük kesip çöp şişe takmış, fırınlamıştı. Onu yapayım dedim ama evde çöp şiş bulamadım. Amaan benimki de şişsiz olsun deyip, hazırladığım köfteyi yufkaya sardım, tepsiye sıralayıp pişirdim. Bu arada  kuru olmasın üzerine salçalı bir sos yapayım dedim, e kıyma ve salçalı sos varsa üzerine yoğurt dökmek farz olur.
 
 
 Bu arada eşim mutfağa girdi, alıcı gözle yemeğe bakıyor, "ben bir yemek uydurduğumu sanıyordum ama sabırım beyti yaptım" dedim :)
 
 
Junior porsiyon..
 
Eşim ve Lülü severek yediler ama sos yufkaları yumuşattığı için bana göre değildi (kıyma pişmezse düşüncesiyle, sosu döktüten sonra tekrar fırınladım). Beytinin kendisini de pek sevmem zaten. Ayrıca bir sonraki denemede köftesini önceden pişirmeye karar verdim..
 
Cumartesi hava oldukça güzeldi, eşimi bisiklet turuna gönderip biz Lülü ile bahçeye yayıldık. O toz toprak oynadı, ben sırtımı güneşe dönüp keyifle çayımı içtim, kitabımı okudum.
 

Önümüzde hazır kabağı ve bal arılarını görünce, kabak ile kavak ağaçını karıştıran Lülü'ye aradaki farkı anlattım. O da bana bal arıları ile ilgili bildiklerini anlattı :)
 
Ve Watership Tepesi bitti nihayet, yazısı geliyor...
 
Pazar gününün de güneşli geçeceğini düşünüp bahçede keyifi tekrarlamayı planlıyordum. Sabah beni balkondaki saldalyeleri devirip kalan çamaşırlarımı ıslatan fırtına uyandırdı!!!Tüm gün yağmurluydu, ev karanlıktı ve yaptığım hiç birşeyden keyif alamadan dolandım durdum...
Resim, boyama, aradaki farkı bulma, yapboz vs ile günü bitirdik...
 
 
 
 
Dünkü havaya karanlık derken yanıldığımı sabah evden çıkarken anladım. Bildiğin sahur vaktiydi yahu!!Korka korka durağa kadar koşar adım gittim. Alalım artık şu saatleri ileri...
 
Bu sahneye bir de köpek musallat iyi mi? Şemsiye marifetiyle ürküttüm...

 

19 Ekim 2012 Cuma

Oyuncak Dolabı

Sipariş verdiğimiz oyuncak dolabı nihayet geldi. Modelini ve ebatını ben belirlemiştim ama eve gelince gözüme devasa göründü!
 
Boş raflar için kutu, sepet vs alınca yap-boz gibi çok parçalı oyuncaklar birbirine karışmayacak...
 
Allahtan Eylül'ün şimdiki odası geniş, ileride dar bir odası olursa da o zaman düşünürüz artık. Hatta genişliğini abartmışım, üstü bebek yatağına bile dönüştürülebilir dedim :)
Ana-kız kolları sıvayıp sildik ve oyuncakları kabaca yerleştirdik. Bir de kötü mobilya kokusu geçerse harika olacak...
Dolabı önce hazır almayı düşündük, internette epey model vardı ama hiç birisi tam istediğimiz gibi değildi. Mobilyacıya yaptırınca gönlümüze göre oldu ayrıca daha hesaplı oldu. Lülü güle güle kullansın :)
 
Bu arada İş Bankası Yayınlarından aşağıdaki kitabın serisini sipariş ettim. Kitaplarla ilgili net bir yorum ya da tavsiye göremedim ama yayınevine güvenerek seçtim. Daha önce hareketli kitapları almış çok memnun kalmıştım, bu seriyi bilen duyan var mı aranızda?
 
 

16 Ekim 2012 Salı

Yaza veda gezisi..

Sıcak bir hafta sonu geçirdik, sanki yazdan çıkmamışız da güneşe hasret kalmışız gibi sevindik :)Cumartesi güneşe heveslenip bol bol çamaşır yıkadım, Eylül'ün okul hazırlıklarını tamamladık...
Pazar günü de muhtemelen bu yılın son pikniğini yaptık.




Bahar aylarında genelde bildiğimiz piknik yerlerine gitmek yerine farklı yerler keşfetmeyi tercih ediyoruz.







1-2 saat dolaştıktan sonra benim "yerleşim yerinden çok uzak olmasın, güvenli olsun", eşimin "suya yakın olsun" ve Lülü'nün "çimenlik olsun" kriterlerimize uygun bir yer bulduk :)





Güneşe sırtımızı dönüp bolca keyif yaptık, bir çayımızı içerken Lülü de bize muz kabuğu çorbası yaptı :)



 Malum Ayşe'siz çıkmıyoruz..



 Oyunların en çok enerji harcatanlarını seçtik itina ile :) Zıplayarak gitmenin zor olduğunu, en zevklisinin koşmak olduğunu söyledi küçük hanım..
Masal ve çizgi filmlerden aşina olduğu kavak ağacı ve köstebek(giller) ile de tanışıklığını pekiştirdi..

 Bazı bölgelerde yapraklar dökülmeye başlamış bile, renkleri altın gibi yaprakların.



Ve anaokulundan not: Eylül'le sınıfına çıkıp öğretmeniyle tanıştık, alışıncaya kadar beklerim diye düşünürken Eylül "ben alıştım zaten, sen git" dedi...Öğlen almaya gittiğimde de halinden memnun görünüyordu. Umarım problemsiz devam ederiz...

12 Ekim 2012 Cuma

Kayıp

İlk Harlan Coben kitabım Kayıp...
 
 
 
Rahat okunan, aksiyonu bol ama heyecan dozu nispeten düşük. Yani polis olmadığı halde her kapıyı açabilen, para ve mermi sıkıntısı çekmeyen yakışıklı kahramanlar bir yerden sonra cazibesini kaybediyor. Son dönem filmlerde olduğu gibi kitaplardaki 11 Eylül ve İslami terör örgütü vurgusundan da bıktım...
Kayıp  çok kafa yormadan, tatilde-yolda rahatlıkla okunabilen, büyük puntolu baskısı sayesinde alacakaranlıkta bile rahatça görülebilen bir kitap. Ben Metro'nun indirim sepetinden almıştım, verdiğim paraya göre "okunabilirler" arasında.
Peki bir daha Coben okur muyum? Tabi okurum, çünkü evde okunmayı bekleyen bir tane daha var :) Ama biraz beklesin çünkü sırada Çember Serisinin kalan kitapları var...

Anaokulu...

Eylül 3,5 yaşında.. Anaokuluna gönderip göndermemek konusunda kararsızdık. Okula başlama yaşı 66 aya çekilince "en iyisi bu sene de evde kalsın, erken kalkmak zorunda kalmasın, zaten bu çarka bir girdi mi bitmek bilmeyecek" demiştim. Ama baktık evde televizyon başında vakit geçirmeye başladı, kural-kaide dinlemez oldu, doğru düzgün arkadaş da yok okul fikrini yeniden gözden geçirdik.
İlçede olduğumuz anaokulu-kreş alternatiflerimiz sınırlı. Bulunan üç özel kreşten ikisi bağlı olduğu vakıf vs. doğrultusunda eğitim veriyor (eledik), diğerinin de ara öğünleri gazoz, gofret vs. ile geçiştirdiğini öğrendik onu da eledik. Geriye kala kala devlet okulları aldı. Ben çok taraftar değildim ama gönderen velilerin memnun olduğunu gördük, okulu dolaşıp öğretmenleriyle görüşünce de denemeye karar verdik. Yarım gün göndereceğiz, günün kalanında bakıcı teyzeyle devam edeceğiz.
Pazartesi başlayacak Eylül, zaten çok hevesliydi kreşe gitmeye. Bense okulu dolaşırken bile garip oldum, çocuğumu orada bırakacak olma fikri gerdi beni.
Haftasonu eksiklerimizi tamamlayacağız, bir de evdeki aşı karttını bulabilirsem harika olacak!!
İnşallah memnun kalırız...
(Bir "inşallah" da bugün verdiğim tayin dilekçemin netice vermesi için ...)

9 Ekim 2012 Salı

Yedinci Gün

İhsan Oktay Anar'ın okurlarını sevindiren son kitabı Yedinci Gün...
Ve benim neredeyse 1/4'inde geçen kelimeleri anlamayıp tercüme mantığıyla anlamını tahmin etmek suretiyle okuduğum kitap Yedinci Gün...
Kitabı sesli okuyunca kendimi Bülent Ersoy gibi (sadece konuşması tabii) hissetmemi sağlayan kitap Yedinci Gün...
İlginç karakterleri ve kurgusu ile harika bir kitap Yedinci Gün...
 
(Kapak için o kadar uğraşılmış, çizilmiş..Keşke Dojira'nın da bir resmini çiziverseydiniz araya bir yere, merak ettim valla:))
 
Henüz okumadıysanız spoiler korkunuz olmasın çünkü kitabın büyüsünü bozacak bir alıntı yapılamaz, yapılabilemez :)
İhsan Oktay Anar'ın büyülü anlatımı devam ediyor, bolca eski kelime kullansa da ince mizah anlayışı ile kitap beklenilenin aksine sıkıcı olmaktan çok uzak.
Bol "İhsan"lı kitaba dair tek sıkıntım her ortamda okunabilecek bir kitap olmamasıydı. Gürültüden uzak ortamlarda, düşüncelerden arınmış bir zihin gerektiriyor. Bu nedenle okumaya başladığımda ilerlemekte zorlandım (bir ara Necip Fazıl okuyormuş kadar sıkıldım), baktım olmuyor serviste okumak için başka bir kitap seçtim. Hikayenin örgüsü netleştikçe daha da zevk alarak okudum, yazarın birikimine hayran oldum...
 
"Az önce yedikleri zeytinle peynirin yağının parmaklarından bulaştığı çay bardakları saydamlığını kaybetmiş, bu yağ tabakasına bir de susam taneleri yapışmıştı. Öyle ki, o sırada yerde uzanan köpek, bu bardaklardaki peynir bulaşığını, yağ tabakasını ve susamları bir yalasa üç gün tok kalırdı."
 
"O Mavi Salon'da , ne mücevherlerle murassa, yıldızlarla müzehheb ne de deniz kabuklarıyla müzeyyen cicili bicili, telli pullu, süslü püslü imparatorvari alametler, dazlağın cilalı kafasıyla yarışabiliyordu. Hatta boyları bir ademoğlununkinden daha da yüksek, Beykoz camından dört şamdan, duvarlarda yalap yalap alevlenen altun yaldızlar, kapılarda çıldır çıldır şavkıyan kakmalar, billur aynalarda par par gümüşlenen bezemeler, tavanda bile ışıl ışıl yakamozlanan bezekler, dazlağın perdahlı kafası yanında solda sıfır kalıyordu."
 
Yedinci Günü tavsiye ettiğim kitaplara dahil edip sözü tabiat ananın bir mahsulü olan İdris Amil'e bırakıyorum;
 (şiiri anlayan bana da anlatsın bi zahmet :))
 
Şu
Ezlamuteahkem
Serbaklağancı
Özbelindirikimsi
Beryontumgantırak
Su
... 
 

Kitap Çekilişi

Hediyesi kitap olan çekiliş için
http://bojukandperik.blogspot.com/2012/10/ekim-ay-cekilisi-baslasn.html

8 Ekim 2012 Pazartesi

Bahçeden..

 Patates söküm ekibi olarak nihayet üç hafta sonra aynı hafta sonu evde bulunabildik. Ara ara yağan yağmura rağmen patatesleri söktük. Nur topu gibi olmasa da pinpon topu gibi patateslerimiz oldu :)
Ve annelere bir öneri; çocuklar toprağın içinde patates aramaya-bulmaya bayılıyor...
 
Bahçenin iştahla büyüyen tek sebzesi olan domatesleri de imece usulu salçaya çevirdik.




Güneşin battığı bu romantik dakikalarda da...


Bulaşık yıkadık, her türlü iş gücünden faydalandık :)

Patatesleri külde pişirerek de kendimizi ödüllendirdik..


Ayrıca anne-kız kuaföre gittik ve ilk kez benim müdahelem olmadan küçük hanım sandalyesinde oturdu. Benim işim bitip de kalktığımda Eylül de yeni imajına kavuşmuştu :)

Üç Kader Tanrıçası

Nora Roberts, kitaplarını çokca gördüğüm ama henüz okumadığım bir yazardı. Bu kitabı da -rahat okunacağı düşüncesiyle- rehavete düşüp okumaya üşenen bünyeme iyi gelmesi için aldım. Hatta bir daha marketten kitap almama kararı vermiş olmama rağmen Metro'dan aldım (üstelik sadece bunu almamış olmam da çelik gibi irademin göstergesi...)

(Fiyat etiketinin kalıntısı kapak resminin kusursuzluuna gölge düşürdü azcık ama)

Kitap birbirini tamamlayan üç Kader Tanrıçası'nın hikayesi, macera denilebilecek bir tarzı var ama Nora Ablamız aşk romanlarıyla meşhur olduğundan bolca da lüzumsuz romantizm içeriyor.
Çabucak okunan kitap benim okuma hızımı nispeten normale döndürdü.
Ağır kitaplardan bunaldıysanız, kitaptaki tüm erkek kahramanların son derece yakışıklı, fit ve romantik oluşunu; tüm kadınların uzun bacaklı, güzel ve sulugöz oluşunu; kadın erkek sayısının eşleşmeyi sıkıntıda bırakmayacak şekilde çift sayılı oluşunu ve de en önemlisi kitabın konusunu uzaktan yakından ilgilendirmeyen bir kapak resmini kaldırabilirseniz buyrun okuyun :)
Bence kapak resmini daha gizemli bir  resimle değiştirseler, bu kitap on kat daha fazla satar...
 
 

5 Ekim 2012 Cuma

Cuma

Haftanın en güzel gününe geldik nihayet...
İki hafta sonunu da ev dışında geçirince, evimde yayılıp kahvaltı yapmayı özledim.
Tabi bekleyen işlerim de var; bahçedeki patatesler sökülecek ki işlerin en zevklisi bu olacak gibi:)
Aldığım sarımsaklar için de bir bez torba dikmeliyim. Mutfakta sarımsak kullanmaya korkan ve nadiren cumartesileri yemeğe koyabilen ben nasıl olduysa 3 kg sarımsak aldım!!Ağırlık-hacim ilişkisini bir türlü tutturamayan ben "sarımsak alır mısınız?" diyen çaycıdan 3 kg istedim ve sarımsağı görünce de "ee çokmuş bu" diyemedim tabi :) Artık eşe dosta sarımsak dağıtırım :)



Tabi bir de bu işin muhafaza tarafı var. Maalesef sarımsakların sapları koparılmış, halbuki hevesle örecektim ben onları :) Artık bez bir torbayla depoya asacağım.
Sarımsak muhafazasında iki alternatif daha var; dondurucuda ve zeytinyağı ile muhafaza..Soyup zeytinyağı içinde bekletmeyi denedim ama tadı farklı geldi bana, beceremedim galiba. Dondurucumda da epey yer sıkıntım var, kurban da geliyor napacağım bilmem..
Sarımsak saklama konusunda deneyimli olanlardan fikir istiyorum..
 
Bu haftayı yağmurla tamamladık, hafta sonunda bakalım nasıl olacak? Yağmurlu olursa elimde çayımla kitap keyfi yapmayı, sıcak olursa da eşim ve aşağıdaki küçük hanımla göl kenarında güneşin tadını çıkarmayı umuyorum..


Keyifli hafta sonları diliyorum herkese..

3 Ekim 2012 Çarşamba

Bir Türk Ailesinin Öyküsü

İrfan Orga'nın kitabı okuduğum bir kaç blogdan aklımda kalmıştı.D&R'da kitabı görünce cep boy olmasını da avantaj olarak değerlendirip attım sepete...
 
 
 
Kitap Osmanlı'nın son dönemlerinde Orga'nın doğduğu ve şatafatlı bir yaşamın devam ettiği köşkte başlıyor. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı'nın düşüşü ve Cumhuriyet'in ilk yılları sırasıyla bir çocuk, bir delikanlı ve bir subayın dilinden anlatılıyor.
Okunması oldukça rahat, bunda orjinalı İngilizce olan kitabın Türkçe'ye çevrilip basılması ve bu aşamada daha anlaşılır olması için bazı kısımların çıkarılmış olması da etkili. Kitap İngiltere'de kaleme alındığından, Türk aile yapısını tanıtıyor ve detaylı açıklamalar içeriyor. Anlatılan olaylara (dönem farkı nedeniyle) kısmen de olsa aşina oluyorsunuz. Özellikle savaş dönemi sıkıntılarını birebir yaşıyorsunuz.
Bir Türk Ailesi'nin Öyküsü ilk olarak Ocak 1950'de Victor Gollancz Yayınevi tarafından basılmış ve ilk baskı 2 hafta içerisinde tükenmiş. Sonrasında Amerika başta olmak üzere bir çok ülkede satışa çıkmış. Amerika'da New York Herald Tribune tarafından "1950 yılının en başarılı kitaplarından birisi" olarak tanımlanmış.
Kitap ilk olarak 1994 yılında Türkçe'ye çevrilip yayımlanmış.
Kitabın sonsözü yazarın oğlu Ateş Orga'ya ait. Oğul Orga'nın yazdıklarını okuyunca 1908'lerde başlayan (sancılı) Bir Türk Ailesi'nin Öyküsünün 2000'lere kadar devam ettiğini görüyoruz.
İrfan Orga'nın İngiltere'de bir yayımlanmış pek çok kitabı bulunmaktaymış...
 
Ateş Orga'ya ait bölümden ;
"Hatırladığım kadarıyla babamın yazma yöntemi pek dolambaçlıydı. Önce yazacağının eski Türkçe özetini çıkarıp onu yeni yazıyla genişletir, daha sonra İngilizce'ye çevirirdi. Sonra bunu anneme verirdi. Annem eline geçeni okur, sindirir, tartışır ve nihayet yazıya basılabilir bir İngilizce'ye sokardı. Bu defa ben devreye girer her bölümü okuyup indeksinin çıkarırdım."
 
Özellikle bu ülke için yapılan fedakarlıkların anlatıldığı yaşanmış öykülerin özellikle okunması taraftarıyım. Bir Türk Ailesinin Öyküsü de tavsiye edeceğim kitaplar arasında yerini aldı.
 

2 Ekim 2012 Salı

Okuduklarım

Bugünlerde üç kitap arasında dolanıyorum...
Kitap Kulübü'nün kitaplaşma etkinliğinde Kerim'in gönderdiği gelen Watership Tepesi,
Hevesle aldığım ama yabancı olduğum kelimelerin çokluğu nedeniyle her ortamda okuyamadığım Yedinci Gün,
Cep boy olması nedeniyle sepetime attığım ve bu üçlü arasında en çok ilgimi çeken kitap Bir Türk Ailesinin Öyküsü...


Kitap kapakları da benzer renkte :)
Bir gözüm de evdeki yeni kitaplarda..Maymun iştahım tavan yaptı!!

Bu arada hafta sonu eşimle bana birer ceza tebliğ edildi. Eylül, onu babanneye bırakıp akşam gezmesine gittiğimiz için bize ceza yazmış :)



Dönünce elimize tutuşturdu, el mahkum ödeyeceğiz artık..
Bu aralar bu ceza kararını kullanıyorum kitap ayracı olarak ;) Onun elinden çıkmış bir şeyi yanımda taşımak içimi ısıtıyor...


1 Ekim 2012 Pazartesi

Eylül biterken, huysuzluğun kitabını yazarken...

Sonbaharın en vasıfsız ayına girmiş bulunmaktayız. Bir Eylül gibi, bir Kasım gibi romantik, adına şarkılar yazılan bir ay olamadı şu Ekim!
 Ben Ekim'i yağmuru bol bir ay olarak bilirim, bakalım tersi dönen mevsimler bu aya ne biçti?
Antalya'da son kez terledik, klimaya şükrettik , memlekete dönünce de hırkaları giyip servis yoluna çıktık..Bakalım gece-gündüz sıcaklık farkı daha ne kadar artabilecek?
 
Haa bir de "terrible two" ve "horibble three"ye kendimi hazırlamıştım ama bu 3,5 inatçılık ve huysuzluğun tavanı olsa gerek. Yok tavan değil dahası varsa ben oynamıyorum!!
Huysuzluğun kitabını yazmak isteyenlere bir kaç örnek;
-Yuvarlak masada kahvaltıdayız. Eylül'e "Kim, kimlerin ortasında oturuyor?", "Kim, kimin karşısında?" diye soruyorum (sormaz olaydım)..Her soruya hevesle cevap verip en sonunda "ama ben dedemin kaşısında olmalıydım" diyerek yemeği zehir ediyor..
-Metro'dan bir kutu kek alayım evde bulunsun diyorum, kendini yerlere atıyor "almaa!" diye. Çocuklar "al" diye ağlar bizimki tersi. Evet dün Antalya Metro'da tepinen çocuk benim, onu duymazlıktan gelen de bizzat bendim...
-Dışarda yemek yenmiş, gezilmiş eve dönülecek, bizim kız yürüyerek gidelim diye tutturur. Arabayla yarım saatlik mesafeden!!10 dakika ikna etmeye uğraşıp, en sonunda zorla arabaya tıkıştırıyorum.Yol boyunca debeleniyor, eve 20 dakikalık mesafede Eylül'le arabadan iniyoruz ve eve yürüyelim de gönlü olsun diyorum. Arabayı gönderiyoruz ve Eylül kucağına al diye tutturuyor. E hani yürüyecektin???Eşimi tekrar çağırıyoruz ve burnumuzu çeke çeke eve gidiyoruz...
Birileri bana "geçecek" desin n'olur.....
Artık evden çıkmaya korkuyorum, hangi köşede hangi nedenle ağlayacağı belli değil...

Bunlar da huysuz haftasonundan;

 Giderken böyle seke seke gidiyor ama dönüşte mutlaka göz-burun ıslak!


 Bu kez Antalya'nın eski yüzünü resimledim..



 Lülü'nün yürüyecem diye tutturduğu sokak :)

 Eşimin en az 30 yıllık oyuncağı. Eve dönmemize yarım saat dakika kala ortaya çıkarılan oyuncaklardan...

 Bunlar da haladan kalmaymış...





Kitaplara küsen bünyemi canlandırmak için 4 yeni kitap aldım. Macera ve aşk romanlarını aktivatör olarak kullanacağım :)
İnatsız günler dilerim....