Sayfalar

18 Aralık 2012 Salı

Tanrı Beni Görüyor Mu?

Murat Gülsoy gördüğü eğitimle kitaplarını şekillendiren bir yazar bence; bir mühendis gözüyle yazıları şekillendirip, psikolojik unsurlarla da derinlik katıyor. Ve ben kitaplarını okumaktan büyük bir zevk alıyorum.
 
 
 
Uzun bir aradan öykü kitabı okumanın verdiği hevesle, yazarın kelimelerle oynadığı oyun birleşince; " keşke kitap emanet olmasaydı, ben bunu geri vermeye kıyamam ki" düşüncesiyle bitirdim kitabı...
Kitabı tanımlamak da zor benim için, eminim işin eğitimini alanların bu tarz kitaplar için kullandığı tanımlar/sınıflar mevcuttur. Ben sadece hemen her cümlesini severek okuduğum için zorlukla seçtiğim bir kaç cümleyi aktarıp, bu kitabı muhakkak okuyun diyebilirim...
 
"Evcil oyunlara zorlanan çocuklar maskeli olur. Doğru demişsin. Şiirde yanlış olur mu hiç? Doğruluk değeri ölçülemeyen cümleye dize denmez mi zaten? Ah, bir zamanlar, sen, ben ve her konuştuğumuzu temize çeken puhukuşları. Nerdeler şimdi?"
 
"Başkalarını nasıl gördüğümü biliyor musun? Nerden bileceksin ki...İnsan sadece kendi gözüyle yanılır."
 
Konuşan Sözlük'ten;
(Uzak)
"Ne kadar uzaksa o kadar iyidir. Ne mi? Her şey. Hayal uzaklığın karesi ile ters orantılıdır."
 
(Ve)
Şeyleri bir araya getirdiğimde aralarında oluşan boşluğu küçültmek için uydurduğum bir sözcük 've'. Ben ve sen, dedektif ve katil..."
 


 
Bize Kuşdili Öğretildi adlı öykünün çok farklı bir tarzı vardı, tasarımı Sercan Şengül tarafından yapılmış.
 
 
Murat Gülsoy'un bu kitabını öyküseverlere, Sevgilinin Geciken Ölümünü de romanı tercih edenlere tavsiye ediyorum...

17 Aralık 2012 Pazartesi

Kütüphane Ganimetleri 2

Aldığım kitapları bugün kütüphaneye iade etmem gerekiyordu. Geçen haftanın iş yoğunluğu, haftasonu Antalya/Konya derken Murat Gülsoy'un kitabını daha bitiremedim, Eco'ya zaten sıra gelmedi. Eco-Prag Mezarlığı'nın biraz ağır geleceğini tahmin ederek sona bırakmıştım, "söz tekrar gelip seni alacağım" diyerek iade ettim. Yarım olan kitabımın da süresini uzattım.
Diğer ganimetlere gelince (bu sefer öğle arası gidebildiğim için koşar adım seçtim kitaplarımı, halbuki raflar dolu doluydu, geçen sefer görmediğim bir sürü kitap vardı ve hatta suratsız memure yerine sorduklarıma gülümseyerek cevap veren bir görevli beyefendi vardı)
Neyse şöyle bir "ortaya karışık" yaptık :)

 
Ateşböceği Yolu; kitapçılarda, internet sitelerinde ve bloglarda hep gözüme ilişen bir kitap,
 
İskender; artık sevmediğim E.Şafak'ın tantanası bol kitabı. Çıktığı dönem ısrarla almadım-okumadım. Hala da alıp para vermek istemiyorum. Bakalım nasıl bir kitap. ("Alıp okumam" düşüncesini " emanet alır okurum ama blogda yazmam" aşamasına getirdim ;))
 
Örümcek; eşimin seçimi...Ne kitabı ne de yazarını daha önce duymadım. Gerilim romanı olduğu için aldım, zaten Altın Kitaplar'dan da fazla bir beklentim yok. (Umarım beni yanıltır.)
 
Bol kitaplı bir hafta diliyorum...
 

14 Aralık 2012 Cuma

Ruh ve Yürek

Maeve Binchy kitapları benim için kolay okunan, okuyanı çok heyecanlanırmayıp şaşırtmayan, "yaşamak ne güzel" "sevdiklerinizin kıymetini bilin" vs mesajlarıyla son bulan, üst üst değil de arada bir okunması gereken kitaplardan...




Ruh ve Yürek de bu tanım dahilinde bir kitap. Bir hastane bünyesinde kurulan kalp kiliniği ve personelinin öykülerini okuyoruz, sıcak ve pozitif hikayeler olduğu için yorulmadan okunuyor. Tabi okumasanız da kahramanların mutlu olacağını tahmin edebileceğiniz için okuru heyecanlandırıp kendisine çekemiyor..
Bu arada Binchy'nin İtalyanca Aşk Başkadır'daki karakterleri Sinyora (Nora) ve Adian ile Quentins'in işkolik Brenda'sı da var bu kitapta..


Ağır kitaplardan bunaldığınız dönemlerde, tatilde-yolda rahatlıkla okunabilecek bir kitap. Bu amaçla herhangi bir Binchy kitanı tercih edilebilir..

 

12 Aralık 2012 Çarşamba

12.12.12.

Evet sadece bu tarihi boş geçmemek için yazıyorum :) Sırf bu rakamlar bir araya geldi diye yaşanacak güne dair bir beklentim yok tabii sadece yazması güzel, kolay ..Bugün farklı olarak nikah memurları ile sezeryan ekipleri yorulacak zannımca. Haa bir de bugün evlenen beylere "bu tarihte evleniyorsun, artık evlilik yıldönümünüzü hiiç unutmazsın" sorumluluğu yüklenecek..
 
Günü özetleyeyim o zaman;
Antalya'dan kendime bir Tess Gerritsen kitabı aldım, hevesle Rizzoli&Isless okumak istiyorum ama kütüphaneden aldığım kitapları bitirmeliyim..
Ha bir de Bath and Body Works'ten kendime vanilya kokulu (mağazadaki görevlinin tabiriyle "fırından yeni çıkmış sütlaç kokulu") bir losyon aldım ki o günden beri sürüp sürüp kokluyorum, resmen iştah açıyor..

(Ee ben bunu düzgün çekmiştim, neden takla attı ki? Kesin tarih yüzünden ;))
 
Eylül hayatımıza dahil olduğundan beri bir çok şeyi biz de onunla ilk kez yapıyoruz. Mesela hayatımızda ilk kez yılbaşı ağacı ve süsleri aldık..Yılbaşı ritüeli olmasa da odasına dekor yaptık :)
 

Kar küçük adımlarla yükseklerden iniyor. Sanırım bir iki haftaya kadar evimizin önüne kadar gelmiş olacak..


Düşündüm de galiba ben sabahları bencil oluyorum. Nasıl mı fark ettim?

Bu, bu sabah kendime hazırladığım bir damacana dolusu çay. Sabah kahvaltı sonrası çay keyfi yapmaya fırsatım olmayınca, küçük termosa doldurup işyerinde içtim. Ve nedense eşime içer misin diye sormadım bile..(Allahtan sabahları leyla gibi olduğu için elimde taşıdığım termosu bile görmedi, çayı içerken de gelmedi ;))

 Bu, dün öğleden sonra yaptığım kahve, bu sefer eşimi de düşünmüşüm :)

Vee bu da akşam hazırladığım meyve suyu. Artık annelik de işin içine girmiş ;)


Eveet 12.12.12. geyiği biter :)

Öğle yemeğinde ne yesem??
(Dukan tavuğu yedim :))
 

10 Aralık 2012 Pazartesi

Antalya 1 2 3...

Kar kendini göstermeden yollara düştük...
Ucuna bir gün izin ekleyip haftasonunu Antalya'ya ayırdık. Lülü sevincinden istediğimiz herşeyi yaptı ama karın ağrısı yüzünden gidişimiz biraz sıkıntılı oldu.


 Ucundan kıyısından gökkuşağı eşliğinde başladık yola..Karla karşılaşmayalım diye Isparta üzerinden gittik.


Isparta sonrası manzara harikaydı. Mecburi/keyfi derken ne çok mola verdik..


 Isparta-Antalya sınırı, yemek molası..Bu reyonu da silkeleyecektim ama Eylül'ün karın ağrılarından fırsat bulamadım.
 Yollar da dahil her yerde karşımıza bu mantarlar çıktı. Ben mantara karşı çok temkinli yaklaşırım, cesaret edemem. Bu sabah haberlerde de Tayfun Taliboğlu'nun Burdur'da yediği mantardan zehirlendiğini okuyunca, iyi ki denememişiz dedim.



 Ayşesiz yemek olmaz tabii :)

 Bir Antalya klasiği, taş atan Lülü..Kendisi denize girmek için de epey ısrar etti.

 Yine benekli-çizgili derken bir sürü taş topladık. Lülü boyayacak hepsini..Ayşe de çaktırmadan fotoğraf karesine girmiş, takla atıyor sanki :)


 Antalya'da en sevdiğim parklardan birisi Karaalioğlu Parkı...

 Parkın sevimlisi,
 Kediyi arayan bizim sevimli :)


 Orman Bölge Müdürlüğü kampüsü; eşimin çocukluğunun geçtiği, her bir meyve ağacının yerini eliyle koymuş gibi bulabildiği, çocuklar için şahane bir alan.



 Ve dönüş. Eylül, Ayşe, Pepee dergisi, uğur böcekleri vs..

Yolda yağmurla köşe kapmaca oynadık. Hiç sağanağa yakalanmadık ama bizden sonra şiddetli bir fırtına başlamış Antalya'da. Eve geldik, bir süre sonra burada da yağmur başladı, hala yağıyor..
 
Kış geliyor, gezmeye mecburen ara verecek, evde vakit geçirmenin yollarını bulacağız artık.
Güzel bir hafta diliyorum herkese..

4 Aralık 2012 Salı

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

Saramago'nun düşünce süzgecinden geçmiş olan ölümle tanışıyoruz (Ve kesinlikle büyük harfle başlayan ölüm olmadığını belirteyim ki fincancı katırları ürkmesin...)




 
(Spoiler endişeniz olmasın, kitabın arka kapağında verilen detayın dışına çıkmayacağım)
Peki bizim bildiğimiz ölümden farkı ne?
Ölüm artık görevini bırakmıştır, artık kimse ölmemektedir. İşin anlaşılmasıyla sırasıyla şaşkınlık, sevinç ve kaos hakim olacaktır. Fakat bu yaşanan ölümsüzlük hep hayali kurulandan biraz farklıdır; insanlar yaşlanıp,  hastalıklara yakalanarak ya da bir kaza sonucu ölümün kıyısına kadar gelip orada kalmaktadır. Bir adım dahi atılamamaktadır. Yoksa atılabilir mi? Orasını da okuyup görün :)
 
Okuduğum her yeni kitapla Saramago hayranlığım artıyor. Kendine özgü yazım tarzı-diyalogları var, okur ile iletişim halinde ve zaman zaman giriştiği pazarlıklarla gülümsetiyor ya da sizi gafil avlıyor..
Yolda sokakta gördüğüm insanları bile çevirip Saramago okuyun diyesim geliyor :)
 
Kitap kapağını ilk gördüğüm anda çok beğenmiştim. Okuduğum sürede de kapağı inceleyip tebessüm etmekten geri duramadım. Ama kitap bitince kapağın gizemini de çözmüş oldum, yayınevini ( Turkuvaz Kitap) tebrik etmek lazım, harika bir seçim..
 
Saramago ile tanışmamış olanlar varsa bence vakit kaybetmesin. Ben ters bir seçimle Kabil'den başlamıştım okumaya, sonrasında Körlük'ü okudum. Kitaplar arasında bir konu sıralaması yok tabi ama her yeni kitabın benim için çok daha anlaşılır olduğunu fark ediyorum. Galiba Saramago'nun stiliyle tanılmak için Kabil zorlu  bir seçimdi.
 
Kütüphane ganimetlerindendi bu kitap, maalesef Kabil dışında başka Saramago kitabı yoktu. Ama kitapçılardan birisi istediğim ikinci el kitapları getirtebileceğini söyledi. Sevinçle listemi gözden geçirdim, Görmek başı çekecek.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kütüphane...

Uzun zamandır aklımda olan kütüphane ziyaretini bu haftasonu gerçekleştirebildik.
Eylül ilk defa gideceği için öncesinde kütüphanenin nasıl bir yer olduğunu, orada nasıl davranması gerektiğini konuştuk.



Kapıdan girerken baktım parmaklarının ucunda yürüyor :)



Göl manzaralı bir İlçe Kütüphanemiz var. Salonları da oldukça ferah. Eşimle umduğumuzdan daha modern , daha donanımlı bir kütüphane bulduk.


Burası giriş kısmı, kahvehane tarzı örtüsü ve karanlık oluşuyla  ilk etapta göz korkutuyor ama salonlar öyle değil. Daha aydınlık, ferah ve de masa örtüsüz...


Tabi Ayşe'yi de götürdük..


Salonlarda fotoğraf çekemedim, hem Eylül'ün hem de benim ayakkabılarımız set zeminde gıcırdayınca zaten herkes bize bakıyordu, olayı turistik geziye çevirmek istemedim :)
 
Bir süre sonra Eylül sıkıldığı için babası ile bahçeye gönderdim, kitaplara hızlıca göz atıp 2 tane seçtim. Kişi başına ikişer kitap alınabildiğini öğrenince sevinçle iki tane daha ekledim. Eşimle üyelik işlemlerimizi tamamladık, 20 sene önceki yöntemin hala kullanıldığını görüp şaşırdık; kitabın arka iç kısmında bulunan cepteki kart alınıp, üyenin kartına koyulur ve bu kart dikdörtgen ahşap kutuya yerleştirilir. Kitabın iç kapağında bulunan çizelgeye de kitabın teslim edilmesi gereken tarih yazılır. Sahi tüm kütüphaneler hala bu yöntemi mi kullanıyor?
Ganimetlere gelince;
 
 
Murat Gülsoy sevdiğim yazarlardan, Tanrı Beni Görüyor mu? yu da daha önce görüp okunacaklar listeme eklemiştim.
 

Jose Saramago artık liste başı, görür görmez aldım. Ama Kabil ve Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş vardı sadece, diğer kitaplarını da alırlar umarım.

Eco eşimin seçimi, biraz sabır isteyen bir kitapmış, zamanı gelince göreceğiz...

Ruh ve Yürek de katalizör kitap, olur da okuma hızımı kaybedersem diye ;)



Saramago'dan başladım, yine çok enteresan bir konusu var, kapağın güzelliğine bakar mısınız?




2 Aralık 2012 Pazar

Asla Arkana Bakma

Ah be Tess Abla naptın sen?



Kitabı okumak isteyenlere tavsiyem; 10 cm X 2 cm ebatınta beyaz bir kağıdın arkasına yapıştırıcı sürün, kitap kapağında Tess Gerritsen yazan kısmın üzerine yapıştırın. Evet kitabın yazarını bilmiyorsunuz şu an. Okuyunca beğeneceğiniz, ortasınıfın biraz üzerinde , heyecanlı bir macera kitabı tutuyorsunuz..
 
Tess Gerritsen'in kendine has, kanlı neşterli kitaplarını okudunuz ve tadı damağınızda mı kaldı? Benim de kaldı, yapacak bir şey yok, ben belki faydası olur diye elma yemeye gidiyorum...

Parfümün Dansı

Geciken bir kitap yazısı...
Uzun süredirkitaplığımda bekliyordu Parfümün Dansı. Bilseydim içinde sakladığı hikayeyi, bu kadar geciktirmezdim okumayı..




Okuduğum en karmaşık arka kapak yazılarından birisine sahip, sanki her eline alan okumaya heveslenmesin der gibi.. "Bu kitapta hayatlarını bir deney olarak yaşayanlar anlatılmaz. Onların okumalarına da gerek yoktur!..." deniyor son cümlede.
 
İlk sayfalardan itibaren okuru kendisine bağlayan bir örgüsü, şahane bir dili var. Bir çok okurun da değindiği gibi insan ufkunu zorlayan ama bir o kadar da taşı gediğine koyan benzetmeler var kitapta. O kadar çok alıntı yapmak istediğim kısım oldu ki..
 
Öyle sert bir adamdı ki, kırk yılda bir yüzüne zorla bir gülümseme kondurduğunda vücudu o gülümsemeye bir hastalıkmış gibi muamele eder, bu yabancı hayatı bünyesinden bir an önce atabilmek için interferon salgılama hızını üç katına çıkarırdı.
 
Sıradan bir insanın inandığı iyi besin fikrini değiştirmeye çalışmaktansa, kuduz buldogla çiklet değiş tokuşu yapmak daha evladır.
 
Gülümseyerek uyudular. İşte şeytan denen varlık, horozlara sabahın beşinde ötmeyi, uyuyan çiftlerin yüzündeki gülümseme ifadesini silebilmek için öğretmiştir.
 
Kudra'nın suratındaki gülümseme öyle kocamandı ki, içine mektup atıp postalayabilirdiniz. Hem de bir on birinci yüzyıl mektubu. Parşömene yazılmış, rulo yapılmış, kurdeleyle bağlanmış.
 
Öyle çok konuşuyorsun ki, öldüğün zaman dilini ayrıca sopayla öldürmek zorunda kalacaklar.
 
İlginç kapak resmini de çok beğendiğimi söyemeliyim.
Büyük bir zevkle okuduğum, masalsı ve esprili bir anlatımı olan Parfümün Dansı tavsiye ettiğim kitaplar arasına; Tom Robbins de diğer kitaplarını merak ettiğim yazarlar arasına dahil oldu.

22 Kasım 2012 Perşembe

Yayın işte...

Of yayına isim bulmak da ayrı dert...
Bugün bakıcı teyzemiz hastaneye gittiği için yavru ortada kaldı. Sabah izin mi alsam, yanımda mı götürsem ikileminden sonra işyerine getirdim. Şimdilik boş olan yan masada kulağında kulaklık Caillou izlemekte :) Bakıcısı öğle arasına yetişir umarım..
 
Çubukların çikolatalı kısımlarını kemirmiş, kalanları itina ile sıralamış hanımefendi :)
 
Bugün resmen kışa uyandık, poyraz uğurladı bizi işe..
1,5 senedir Beyşehirdeyiz, bir çok yoldan ilk kez yaya olarak geçiyorum. Taş Köprü de bunlardan birisi...

 
Kitap okuma hızım dann diye düştü!! Malum yeni işyerim daha yoğun; serviste geçen 45'er dakikadan 1,5 saat ve öğle arası boş kaldığım 1 saat yok artık. Amaa en azından akşamları sızmıyor, kitap okuyabiliyorum o da yeter :)
Parfümün Kokusuna Dansına devam ediyorum, eğlenceli bir kitap. Başladığımda kullanılan küçük yazı karakterleri gözümü yormuştu ama alıştım..(Kitabın ismini de iyi sallamışım ;))
 
 
Geçen haftasonu komşularla bahçeyi toparladık, sona kalan pırasaları, turpları ve pancarları söktük. Bu yörede pırasalar torbaya sarılıp tekrar toprağa gömülüyor, kışın da çıkarıp yeniyor. Rengi açık sarı ve çıtır çıtır oluyor. Yemeğini fazla yapmıyor, yeşil soğan niyetine yiyorlar. Patates salatasının yanına çok yakışıyor.
 Maydanozların yanına marul, tere ve yeşil soğan ekip üzerini kapattık, artık küçük de olsa bir seramız var :) Ama soğuk kendini iyice hissettirdiği için kat kat giyinerek yapabildik bunları. Artık mayısa kadar bahçe keyfine paydos..(Tabi kış gelince terasta soba başı keyfi başlar :))
 
Bu haftasonu da birlikte aşure yapacağız. Hazırlık kısmını hep sevmişimdir, ayıkla-yıka-minik minik doğra :) Hoş yemesini de çok severim ya ;)
Eşim şifayı kaptı, bildiğim tüm yöntemleri üzerinde deniyorum, umarım bize bulaşmaz...
Sağlıklı günler dilerim... Aşure yapacaklara kolay gelsin, bereketli olsun..