Sayfalar

10 Kasım 2012 Cumartesi

Anıyoruz...

Bağımsız bir ülke olabildiysek bunu Mustafa Kemal'e borçluyuz.
Saygıyla anıyorum...



7 Kasım 2012 Çarşamba

Yenilik...

1,5 senelik gecikme sonunda oturduğum ilçeye tayin olabildim. Tayin isteyip de Konya'ya geldiğimiz zamanı hatırlıyorum da farklı bir ilçeye gidecek olmak çok canımızı sıkmıştı. Zor da olsa gidip geldim, zaman zaman vesile olanlara lanet ettim, zaman zaman o kadar da kötü değil canım deyip kendimi avuttum.
Kısmet bugüneymiş ve sabah ilişiğimi kesip yeni işime başladım. Allah pişman ettirmez inşallah.
Ve 9 yıllık iş hayatımda ilk defa öğle arasında evime gidebilmenin keyfini yaşayacağım :)
Ve tekrar eşimle aynı çatı altında çalışacağım.
Darısı benzer durumdakilerin başına...
 
 

31 Ekim 2012 Çarşamba

Bayram...

Bu bayram istikamet Konya'ydı.

 Haftayı yağmurlu geçirip, yolda da bulutları görünce Bayramı ıslak geçireceğiz galiba dedim.

Ama Konya arefe günü de dahil hep güneşliydi..
 
Kurban işleri kazasız belasız halledildi, akşam çocuklar da dahil herkes sızdı.
İkinci gün öğlen evden çıkıp bir ilçe, bir kasaba ve de bir köy gezip gece annemlere zar zor dönebildik...Hızlı ve bir o kadar da yorucu bir gündü..

 Molada çocuklar; benim yavru kek yiyor, ileride 1. yeğenim diğer çocukları inceliyor, 2. yeğenim de her zamanki gibi koşuyor...


 Babamların köyü..Bizimkiler mezarlık ziyaretinde bana da yavruları oyalamak düştü..


Kalan iki gün alışveriş ve gezmeyle geçti. Alışveriş merkezi önüne sıkıştırılmış lunaparkta da çocukların gönlü hoş edildi...



 Pazar gününden bu yana Eylül durmaksızın boyama yapıyor, en çok kalemlerini özlemiş galiba :)
Dün de tüm akşam doktorculuk oynadık, oyuncağını muayene edip reçete yazdı. Reçeteye ne yazdın dedim "geçmiş olsun" yazmış :)


Şaka maka sonbaharın da 2/3 'sini bitirdik...Bizim kış geldi sayılır, kaloriferler ara vermeden yanmaya başladı, şallar, polar battaniyeler baş köşeye yerleşti...
 
Bayramın en ötü sürprizi biz yokken sigortanın atması, dondurucudaki tüm malzemelerimin ziyan olmasıydı...Eve girince oturma odasına bile girmeden kolları sıvadık temizlik yaptık, üç çöp torbası malzeme attık. Kurban etini nereye sığdıracağım düşüncesi de buhar oldu uçtu ...
 
Ve gözüm yolda, bayram öncesi yazılan tayin yazımı bekliyorum...

29 Ekim 2012 Pazartesi

22 Ekim 2012 Pazartesi

Watership Tepesi

Bu aralar maymun iştahımla aldığım her kitaba ucundan kıyısından okumaya kalkınca, daha önce başlamış olduğum Watership Tepesi'ni epey süründürdüm.
Kitap Kulübü'nün  etkinliğinde Kerim'İn hediyesi bu kitap :)



Ve bir çok kişinin hatırlayacağı üzere Sawyer'ın adada okuduğu kitap :)



Kitap mistik güçleri sayesinde başlarına gelecek kötü durumu tahmin edebilen Fiver, en yakın arkadaşı Hazel ve onlara güvenen bir kaç tavşanın kolonilerini terk etmesiyle başlıyor ve inanın kolay kolay bitmiyor :)
Yazar tavşanlara has dünyayı birebir tasvir etmiş, yani öyle çizgi filmlerdeki gibi birisi diğerine gelip "tamam dostum, iyi iş çıkardın" vs demiyor; tavşanlara özgü hareketle burnunu diğerinin burnuna dokunduruyor, kokluyor, dürtüyor vs. Geçtileri yerler en ince ayrıntısına kadar (çiçek açan her bir ot öbeğinden, çiçeğin üzerine konan kelebeğe kadar) oldukça detaylı tasvir ediliyor. Grange okurken kızardım; sokakları-caddeleri o kadar detaylı anlatmaya ne gerek var diye, artık hiiç şikayet etmeyeceğim :)
Farklı hayvanlar birbirleriyle kolayca anlaşamıyor, birbirinin dilinden anlamıyor.(Bu özellik kitabın gerçekçiliğini arttırmıştı bence).
Tüm bunları yazabilmek için yazarın çok kapsamlı bir araştırma yaptığı aşikar. Olayları tavşanların gözünden anlatabilmesi tüm bu övgülerin nedeni olsa gerek...
Yalnız bu kadar detay zaman zaman sıkıcı oluyor, özellikle tavşanlara özgü terimler kullanılması beni okurken zora soktu. İlk kısımlar hem kitaba alışma hem de olayların aksiyon dozunun nispeten düşük olması nedeniyle zor okunuyor.
 Efrafa ile karşılaştıktan sonra ise kitabı elimden bırakamadım. Distopik bir koloni oluşturulmuş ve olaylar çok ince kurgulanmıştı. Kitabın karanlık tarafına ait olsa da Woundwort'a hayran olmamak mümkün değil..

Bu uzun kitabı bitirdikten sonra tavşanlara aşinalık kazanmaktan öte, tavşanlardan bıktığımı fark ettim...Eylül'ün izlediği tavşan çizgi filmleri bile gözüme sevimsiz göründü ;))

Watership Tepesi benzerine az rastlanır bir kitap. Benim önerim alın/edinin ve zamanınızın bol olduğu bir dönemde mutlaka okuyun...

(Kitabın kapağında Lost'a ilham verdiğinden bahsediliyor. Çok fazla benzerlik göremedim açıkçası, zaten Lost'un senaristlerinin bir aşamadan sonra 'zihnen ishal' olduklarını düşündüğümüzde, ilham için pek çok kaynak kullandıkları aşikar gibi...)

Fark Etmeden Beyti...

Millet fark etmeden diyet yapar, bense beyti!! Adam ve de ince olamayacağımın göstergesi....
Cumartesi evde kalan yufka ve kurban öncesi bitirilmesi gereken kıymayı değerlendirmekti amacım. Oktay Usta'nın bir tarifini görmüştüm, yufkaya sardığı kıymayı küçük küçük kesip çöp şişe takmış, fırınlamıştı. Onu yapayım dedim ama evde çöp şiş bulamadım. Amaan benimki de şişsiz olsun deyip, hazırladığım köfteyi yufkaya sardım, tepsiye sıralayıp pişirdim. Bu arada  kuru olmasın üzerine salçalı bir sos yapayım dedim, e kıyma ve salçalı sos varsa üzerine yoğurt dökmek farz olur.
 
 
 Bu arada eşim mutfağa girdi, alıcı gözle yemeğe bakıyor, "ben bir yemek uydurduğumu sanıyordum ama sabırım beyti yaptım" dedim :)
 
 
Junior porsiyon..
 
Eşim ve Lülü severek yediler ama sos yufkaları yumuşattığı için bana göre değildi (kıyma pişmezse düşüncesiyle, sosu döktüten sonra tekrar fırınladım). Beytinin kendisini de pek sevmem zaten. Ayrıca bir sonraki denemede köftesini önceden pişirmeye karar verdim..
 
Cumartesi hava oldukça güzeldi, eşimi bisiklet turuna gönderip biz Lülü ile bahçeye yayıldık. O toz toprak oynadı, ben sırtımı güneşe dönüp keyifle çayımı içtim, kitabımı okudum.
 

Önümüzde hazır kabağı ve bal arılarını görünce, kabak ile kavak ağaçını karıştıran Lülü'ye aradaki farkı anlattım. O da bana bal arıları ile ilgili bildiklerini anlattı :)
 
Ve Watership Tepesi bitti nihayet, yazısı geliyor...
 
Pazar gününün de güneşli geçeceğini düşünüp bahçede keyifi tekrarlamayı planlıyordum. Sabah beni balkondaki saldalyeleri devirip kalan çamaşırlarımı ıslatan fırtına uyandırdı!!!Tüm gün yağmurluydu, ev karanlıktı ve yaptığım hiç birşeyden keyif alamadan dolandım durdum...
Resim, boyama, aradaki farkı bulma, yapboz vs ile günü bitirdik...
 
 
 
 
Dünkü havaya karanlık derken yanıldığımı sabah evden çıkarken anladım. Bildiğin sahur vaktiydi yahu!!Korka korka durağa kadar koşar adım gittim. Alalım artık şu saatleri ileri...
 
Bu sahneye bir de köpek musallat iyi mi? Şemsiye marifetiyle ürküttüm...

 

19 Ekim 2012 Cuma

Oyuncak Dolabı

Sipariş verdiğimiz oyuncak dolabı nihayet geldi. Modelini ve ebatını ben belirlemiştim ama eve gelince gözüme devasa göründü!
 
Boş raflar için kutu, sepet vs alınca yap-boz gibi çok parçalı oyuncaklar birbirine karışmayacak...
 
Allahtan Eylül'ün şimdiki odası geniş, ileride dar bir odası olursa da o zaman düşünürüz artık. Hatta genişliğini abartmışım, üstü bebek yatağına bile dönüştürülebilir dedim :)
Ana-kız kolları sıvayıp sildik ve oyuncakları kabaca yerleştirdik. Bir de kötü mobilya kokusu geçerse harika olacak...
Dolabı önce hazır almayı düşündük, internette epey model vardı ama hiç birisi tam istediğimiz gibi değildi. Mobilyacıya yaptırınca gönlümüze göre oldu ayrıca daha hesaplı oldu. Lülü güle güle kullansın :)
 
Bu arada İş Bankası Yayınlarından aşağıdaki kitabın serisini sipariş ettim. Kitaplarla ilgili net bir yorum ya da tavsiye göremedim ama yayınevine güvenerek seçtim. Daha önce hareketli kitapları almış çok memnun kalmıştım, bu seriyi bilen duyan var mı aranızda?
 
 

16 Ekim 2012 Salı

Yaza veda gezisi..

Sıcak bir hafta sonu geçirdik, sanki yazdan çıkmamışız da güneşe hasret kalmışız gibi sevindik :)Cumartesi güneşe heveslenip bol bol çamaşır yıkadım, Eylül'ün okul hazırlıklarını tamamladık...
Pazar günü de muhtemelen bu yılın son pikniğini yaptık.




Bahar aylarında genelde bildiğimiz piknik yerlerine gitmek yerine farklı yerler keşfetmeyi tercih ediyoruz.







1-2 saat dolaştıktan sonra benim "yerleşim yerinden çok uzak olmasın, güvenli olsun", eşimin "suya yakın olsun" ve Lülü'nün "çimenlik olsun" kriterlerimize uygun bir yer bulduk :)





Güneşe sırtımızı dönüp bolca keyif yaptık, bir çayımızı içerken Lülü de bize muz kabuğu çorbası yaptı :)



 Malum Ayşe'siz çıkmıyoruz..



 Oyunların en çok enerji harcatanlarını seçtik itina ile :) Zıplayarak gitmenin zor olduğunu, en zevklisinin koşmak olduğunu söyledi küçük hanım..
Masal ve çizgi filmlerden aşina olduğu kavak ağacı ve köstebek(giller) ile de tanışıklığını pekiştirdi..

 Bazı bölgelerde yapraklar dökülmeye başlamış bile, renkleri altın gibi yaprakların.



Ve anaokulundan not: Eylül'le sınıfına çıkıp öğretmeniyle tanıştık, alışıncaya kadar beklerim diye düşünürken Eylül "ben alıştım zaten, sen git" dedi...Öğlen almaya gittiğimde de halinden memnun görünüyordu. Umarım problemsiz devam ederiz...

12 Ekim 2012 Cuma

Kayıp

İlk Harlan Coben kitabım Kayıp...
 
 
 
Rahat okunan, aksiyonu bol ama heyecan dozu nispeten düşük. Yani polis olmadığı halde her kapıyı açabilen, para ve mermi sıkıntısı çekmeyen yakışıklı kahramanlar bir yerden sonra cazibesini kaybediyor. Son dönem filmlerde olduğu gibi kitaplardaki 11 Eylül ve İslami terör örgütü vurgusundan da bıktım...
Kayıp  çok kafa yormadan, tatilde-yolda rahatlıkla okunabilen, büyük puntolu baskısı sayesinde alacakaranlıkta bile rahatça görülebilen bir kitap. Ben Metro'nun indirim sepetinden almıştım, verdiğim paraya göre "okunabilirler" arasında.
Peki bir daha Coben okur muyum? Tabi okurum, çünkü evde okunmayı bekleyen bir tane daha var :) Ama biraz beklesin çünkü sırada Çember Serisinin kalan kitapları var...

Anaokulu...

Eylül 3,5 yaşında.. Anaokuluna gönderip göndermemek konusunda kararsızdık. Okula başlama yaşı 66 aya çekilince "en iyisi bu sene de evde kalsın, erken kalkmak zorunda kalmasın, zaten bu çarka bir girdi mi bitmek bilmeyecek" demiştim. Ama baktık evde televizyon başında vakit geçirmeye başladı, kural-kaide dinlemez oldu, doğru düzgün arkadaş da yok okul fikrini yeniden gözden geçirdik.
İlçede olduğumuz anaokulu-kreş alternatiflerimiz sınırlı. Bulunan üç özel kreşten ikisi bağlı olduğu vakıf vs. doğrultusunda eğitim veriyor (eledik), diğerinin de ara öğünleri gazoz, gofret vs. ile geçiştirdiğini öğrendik onu da eledik. Geriye kala kala devlet okulları aldı. Ben çok taraftar değildim ama gönderen velilerin memnun olduğunu gördük, okulu dolaşıp öğretmenleriyle görüşünce de denemeye karar verdik. Yarım gün göndereceğiz, günün kalanında bakıcı teyzeyle devam edeceğiz.
Pazartesi başlayacak Eylül, zaten çok hevesliydi kreşe gitmeye. Bense okulu dolaşırken bile garip oldum, çocuğumu orada bırakacak olma fikri gerdi beni.
Haftasonu eksiklerimizi tamamlayacağız, bir de evdeki aşı karttını bulabilirsem harika olacak!!
İnşallah memnun kalırız...
(Bir "inşallah" da bugün verdiğim tayin dilekçemin netice vermesi için ...)

9 Ekim 2012 Salı

Yedinci Gün

İhsan Oktay Anar'ın okurlarını sevindiren son kitabı Yedinci Gün...
Ve benim neredeyse 1/4'inde geçen kelimeleri anlamayıp tercüme mantığıyla anlamını tahmin etmek suretiyle okuduğum kitap Yedinci Gün...
Kitabı sesli okuyunca kendimi Bülent Ersoy gibi (sadece konuşması tabii) hissetmemi sağlayan kitap Yedinci Gün...
İlginç karakterleri ve kurgusu ile harika bir kitap Yedinci Gün...
 
(Kapak için o kadar uğraşılmış, çizilmiş..Keşke Dojira'nın da bir resmini çiziverseydiniz araya bir yere, merak ettim valla:))
 
Henüz okumadıysanız spoiler korkunuz olmasın çünkü kitabın büyüsünü bozacak bir alıntı yapılamaz, yapılabilemez :)
İhsan Oktay Anar'ın büyülü anlatımı devam ediyor, bolca eski kelime kullansa da ince mizah anlayışı ile kitap beklenilenin aksine sıkıcı olmaktan çok uzak.
Bol "İhsan"lı kitaba dair tek sıkıntım her ortamda okunabilecek bir kitap olmamasıydı. Gürültüden uzak ortamlarda, düşüncelerden arınmış bir zihin gerektiriyor. Bu nedenle okumaya başladığımda ilerlemekte zorlandım (bir ara Necip Fazıl okuyormuş kadar sıkıldım), baktım olmuyor serviste okumak için başka bir kitap seçtim. Hikayenin örgüsü netleştikçe daha da zevk alarak okudum, yazarın birikimine hayran oldum...
 
"Az önce yedikleri zeytinle peynirin yağının parmaklarından bulaştığı çay bardakları saydamlığını kaybetmiş, bu yağ tabakasına bir de susam taneleri yapışmıştı. Öyle ki, o sırada yerde uzanan köpek, bu bardaklardaki peynir bulaşığını, yağ tabakasını ve susamları bir yalasa üç gün tok kalırdı."
 
"O Mavi Salon'da , ne mücevherlerle murassa, yıldızlarla müzehheb ne de deniz kabuklarıyla müzeyyen cicili bicili, telli pullu, süslü püslü imparatorvari alametler, dazlağın cilalı kafasıyla yarışabiliyordu. Hatta boyları bir ademoğlununkinden daha da yüksek, Beykoz camından dört şamdan, duvarlarda yalap yalap alevlenen altun yaldızlar, kapılarda çıldır çıldır şavkıyan kakmalar, billur aynalarda par par gümüşlenen bezemeler, tavanda bile ışıl ışıl yakamozlanan bezekler, dazlağın perdahlı kafası yanında solda sıfır kalıyordu."
 
Yedinci Günü tavsiye ettiğim kitaplara dahil edip sözü tabiat ananın bir mahsulü olan İdris Amil'e bırakıyorum;
 (şiiri anlayan bana da anlatsın bi zahmet :))
 
Şu
Ezlamuteahkem
Serbaklağancı
Özbelindirikimsi
Beryontumgantırak
Su
... 
 

Kitap Çekilişi

Hediyesi kitap olan çekiliş için
http://bojukandperik.blogspot.com/2012/10/ekim-ay-cekilisi-baslasn.html

8 Ekim 2012 Pazartesi

Bahçeden..

 Patates söküm ekibi olarak nihayet üç hafta sonra aynı hafta sonu evde bulunabildik. Ara ara yağan yağmura rağmen patatesleri söktük. Nur topu gibi olmasa da pinpon topu gibi patateslerimiz oldu :)
Ve annelere bir öneri; çocuklar toprağın içinde patates aramaya-bulmaya bayılıyor...
 
Bahçenin iştahla büyüyen tek sebzesi olan domatesleri de imece usulu salçaya çevirdik.




Güneşin battığı bu romantik dakikalarda da...


Bulaşık yıkadık, her türlü iş gücünden faydalandık :)

Patatesleri külde pişirerek de kendimizi ödüllendirdik..


Ayrıca anne-kız kuaföre gittik ve ilk kez benim müdahelem olmadan küçük hanım sandalyesinde oturdu. Benim işim bitip de kalktığımda Eylül de yeni imajına kavuşmuştu :)