Sayfalar

9 Ağustos 2018 Perşembe

Gözyaşı Konağı

Bir yılın ardından Gözyaşı Konağı ile bloğa devam...

         Şebnem İşigüzel aklımda farklı anlatımıyla yer etmiş bir yazar. 
     Gözyaşı Konağı okumaya başlar başlamaz uzun zaman önce okuduğum Venüs ü canlandırdı zihnimde. Yine saltanat, boğaz, kayık, harem hikayeleri, aralara sızmış mizah...
        Bu kitapta olaylar daha dramatik ilerliyordu; gayrimeşru bebeğini dünyaya getirmesi için Ada'ya gönderilen genç kız ve kalfası, bir hayatta kalma mücadelesine dönen hayatları, kaçak Mehmet, Gece, deniz, birbirine benzeyen günler ve ters köşe yapan finali.
     Türkçe kitap okumak benim için su içmek gibidir, tercümede tıkanma olmaz, deyimler yerli yerindedir, sayfalar akarak ilerler. Bu hissi alamadığım yazarlardan birisi Ş. İşigüzel, nedenini bilmemekle birlikte kitaplarını tıkanarak okuyorum. Gözyaşı Konağı'nda da bu etkiye maruz kaldım, normalde 1-2 günde okunacak kitap bir haftaya yayıldı...
         Özellikle Venüs'ü sevenlerin memnun kalacağı bir hikaye olabilir ama yazarla yeni tanışacaklar için çok cazip bir kitap olamayabilir.
          Okuduğum kitaplarla yakında bloğu eski hareketine kavuşturabilmek dileğiyle...
           Ağustos sıcağıyla kavrulan Antalya'dan sevgilerle :)

8 Ağustos 2017 Salı

Sevinç Kuşları Serisi

Sezgin Kaymaz sevgim malum, kitabın bitmesine üzülür, bir yenisine başlamayı çok isterim.
Sevinç Kuşlarını üst üste okuyunca kitabın karakterleri hayatımın bir parçası oldu; gözüm hastanede Veysel, yolda siyah cip arar, aklım 'ay nasıl adamlarsınız anam siz' der oldu. Kabul ediyorum azıcık da ağzım bozuldu, el mahkum :)


 İlk kitap tatillere denk geldiğinden biraz yavaş başladı. Karakterlerle yeni tanışıyorum ama ne karakterler. Bir Veysel doktorumuz var ki evlere şenlik, her mahalleye, hastaneye lazım. Veysel var ölüm yok evelallah. Ee Naim' e onun hatrına sabrediyoruz. Esas oğlanımız Deccal, yazar öyle bir karakter çıkarmış ki ortaya okuyup okuyup zihninde canlandırmaya çalışıyor, olmadı kapağa bakıyorsun, yine de tanımlamak, yerini tespit edebilmek zor...Ama çok seviyorsun o ayrı.
Deccal'ın Hatrı toz bulutundan alıyor, bizi hikayenin göbeğinde bırakıyor. Öyle kitabın son sayfasını huzurla kapatabilmek mümkün değil, aklın Deccal'de, Veysel'de, Hayri'de, Berna'da...
O zaman sıcağı sıcağına gelsin ikinci kitap;


 Hayri'yi gönderip emanetleriyle başlıyoruz hikayeye. Tabi ortalık güllük gülistanlık değil, olamıyor. Okurun biraz burnunun direğini hedef almış bu kitapta yazar. Kızıyor, kızıyor, üzülüyor, merak ediyorsun.
Zila'nın evi yine hikayenin merkezi, toplanma noktası, kara deliği...İpini koparan yine orada, çaylar soğutulmadan, sodalar ılımadan içilmeye devam ediliyor. Bi de sular durulsa...


Ve son kitap. Hevesle kitabı alan okuru biraz dumura uğratıyor. Ebat büyümüş, yazı karakteri ilkokul çocuğu ebatına gelmiş, kapak tasarımı 'bu doğru kitap mı?' dedirtiyor. Üç kitabı kitaplığa yerleştirme de işin en asimetrik kısmı!!
Kapağı unutup hikayeye devam ediyoruz. Aradan yılar yıllaar geçmiş. Bizim öksüzler büyümüş, sokak kedileri kendi yolunu çizmiş, Zila'nın evi kapasitesini zorluyor.
Bu kitapta Zila'nın evini bir yabancının gözünden anlatmışlar ki bayıla bayıla okudum :)
Devreye giren yeni mafya üyeleri, yeni zenginler. Ah o Ramazan Şerif ve isim türevleri beni benden aldı :)
Son Şura'nın aksiyon dozu yüksek, barut kokusu fazla...
Kitabı bitirince 'ee şimdi?' dedim.
Karakterlerden ayrılmak zor geldi...

Bu seri arkadaşımın dolaylı olarak bana hediyesiydi. Seveceğimi bilerek başladım, çok ama çok severek bitirdim. Yine tavsiye ederken aklıma Ülkü gelecek, ürkeceğim biraz :) O zaman;
Sezgin Kaymaz okumayan kalmasın, ilk kez okuyacaklar farklı kitaplarla da başlayabilir.
Ülkü; sen okuma arkadaşım, ben sana anlatırım :)

Bu vesileyle blog da vicdan azabım olmaktan çıktı...

15 Haziran 2017 Perşembe

Zemberekkuşu'nun Güncesi

"Kader, insanın dönüp bakması gereken bir şeydir, önceden bilmesi gereken değil."

Murakami kitaplarını kütüphanede denk getirmek oldukça zor. Sınav haftasının girmesiyle raflar epeyce dolmuş, şansıma hem Murakami'nin hem de Saramago'nun okumadığım birer kitapları denk geldi :)
Zemberekkuşu'nun Güncesi Murakami tarzı bol girdaplı bir kitap. 
Bir hukuk bürosunda çalışan Toru Okada'nın işten ayrılması, ilerleyen günlerde kaybolan (kayınbiraderi Noboru Vataya'nın adaşı) kedilerini aramaya girişimi ve değişen hayatıyla başlıyor kitap. Devamında değişik yeteneklere sahip Kano kardeşler, gizemli mektuplar, harika el yazısına sahip teğmenler, garip çıkarımlar yapan perukçu komşu kızlar, kötü siyasetçi kayınbiraderler, altın çakmaklı zengin kadınlar, deri yüzen kgb ajanlarına uzanan hikayeler bütünü geliyor.

Kitapta yer alan Japonya/Çin/Rusya savaşına dair anlatılanlar ve derin siyasi analizlerden pek hazzetmesem de Teğmen Mamiya'nın anılarını dinlemek oldukça ilginçti.

Ve kitabın esas mekanı kuyu...
İnzivaya çekilmek, düşünmek ve harekete geçebilmek için Okada'nın ihtiyaç duyduğu kuyu bende daha çok klostrofobik etki yarattı. Kitabın sonlarına doğru ise hikaye farklı bir boyut kazanarak tam bir gerilim kitabına dönüştü.
Bazı konuların üzerindeki gizem devam ederken kitap Murakami tarzı bir finalle son buldu.


Murakami kitapları bende farklı bir izlenim bırakıyor; hem merak ediyorum hem zorlanıyorum, hem ne kadar alakasız karakter var diyor hem bu zenginliği kurgulayan zekaya hayran oluyorum. Pek çok kitaptaki gibi tüm ipler birbirine bağlanmasa da, rüyalarımın bile seyri değişse de Murakami kitaplarını seviyorum.

Tavsiye noktasına gelirsek yazarın farklı kitaplarını okumuş olanlar er ya da geç bu kitabını da okuyacaktır, kaçınılmaz :)
İlk kez Murakami okuyacaklara ise şimdilik tavsiyem hala Sahilde Kafka ile başlamaları...

"Eski Rus romanlarında mektuplar genellikle bir kış akşamında, ocakta yakılır. Bir yaz sabahı, salata yağıyla, bahçede değil. Ama, bizim şu an gerçekçi dünyamızda bir yaz sabahı, kan ter içinde mektup yakıldığı da olur. Yeryüzünde, mevsim falan seçiminde beğenmemezlik olmaz. Bakarsın kışa kadar beklemek olanaksızdır."

"İyi haberler, çoğu zaman alçak sesle verilir."


Öksüzler Treni


1800'lü yılların sonlarından 1900'lü yıların başına kadar Amerika'da devam eden bir uygulama Öksüzler Treni. Yetiştirme yurdundaki çocuklar trene yerleştirilerek kasaba kasaba dolaştırılıyor, her durakta çocukları evlat edinmek isteyen aileler tarafından inceleniyorlar, kabul görenler orada bırakılırken diğerler yolculuğa devam ediyor. Tabi genelde zor koşullarda yaşamını devam ettiren aileler için yeni çocuk demek boğaz tokluğuna çalışan işçi demek, çocuklar için de zor koşullar demek.

Olaylar iki farklı zamanda ilerliyor. Koruyucu ailesi ile problemler yaşayan Molly kamu hizmeti için gittiği evde Vivian'ın hikayesini dinliyor ve ortak noktalarını keşfediyor. Öksüzler Treni ile yeni ailesine teslim edilmiş olan Vivian'ın öyküsü oldukça yürek burkucu...

Kitabın kapağı çok etkileyici ve akılda kalıcı.
Bir yerlerde dikkatinizi çekeceğine eminim.


14 Haziran 2017 Çarşamba

Güle Güle Dünya Ben Burda Kalıyorum, Bunaltı


Müjdat Gezen'in hatıralarını topladığı kitap Güle Güle Dünya Ben Burda Kalıyorum. Belirli bir sıralama gözetmeksizin aklına düşeni yazmış, bir çırpıda okuyabilirsiniz. Duruşunu sevdiğim oyuncunun yaşantısına tanıklık etmek de güzeldi. Maruz kaldığı onca engellemeye rağmen varlık sürdürebilmesi, sanat merkezini ayakta tutabilmesi alkışlanmalı...


"Gözlerinin baktığı yerde görmek istediği son kişi vardı. bildiği bütün duaları etti. Arapça dualar bitince Türkçe yalvardı. Kime yalvardığını bilmiyordu. Önemi yoktu. Asya o an bir karıncadan bile yardım isteyebilirdi. İnsan olmayan herkesten her şeyden. Önce ayak parmakları, sonra da bütün vücudu buz kesti. Kalbinin atış hızını ölçebilecek bir teknoloji yoktu henüz. Şanssızdı Asya. Bunu biliyordu. Korktuğunda yardım isteyebileceği bir annesi veya babası yoktu. Dudakları mühürlendi; hiç ses çıkaramadı. Hayat durdur. İnsanlık durdu ve dokuz yaşına yeni basmış küçük bir kıza korkmayı öğretti."

Yeraltı edebiyatı severler için önerebileceğim bir kitap Bunaltı. Ramazan Ramazan pek hevesle okuyamadığımı, yetiştirme yurdu kısmında yüreğimin sıkıştığını belirtmeliyim. Bu tarz kitapları zaman zaman severek okuyorum ama kahramanları  yetişkin olmalı...

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Lucky

Bir köpek düşünün, hayatına girdiği herkesin kaderini değiştiren, arkasında gözü yaşlı sahipler bırakan, minicik haliyle tilkilerin elinden kurtulan, katiyen arabanın arka koltuğuna oturmayan, kıça vurup kaçmaca oynamaya bayılan, kırılınca küsen, küsünce her yerini itinayla çişe bulayan, meraklı, akıllı, şanslı...
Sezgin Kaymaz ilaç prospektüsü yazsa severek okurum ama gelin görün ki tüm kitapları bir sepette toplayıp almak ekonomik olarak zorlayıcı. O yüzden damla damla besliyorum kendimi, iki üç alışverişte bir doz Sezgin Kaymaz :)
Lucky yazarın şimdiye kadar en çok methedilen kitabı. Kitaba başlarken aldığı övgüleri boşa çıkarmayacağından emin olabilmek ayrı bir zevk...
Yine bol ve renkli karakterler, kıyıya köşeye gizlenmiş şiveli cümleler, milletvekilinden kerhane patronuna, taksicisinden veterinerine binbir çeşit insanla tanışacaksınız.
Sonlara doğru biraz burnunuzun direğini sızlatacak ama garanti veriyorum Lucky'i çok ama çok seveceksiniz...

26 Mayıs 2017 Cuma

Anne Kız, Harikasın

Antalya'ya dönüş yolunda başladım ve bitirdim. Kısa öykülerden ibaret, okura çocukluğunu hatırlatan, zaman zaman içini sızlatan hikayeler. En çok kapağa ismini veren hikayeyi ve şekerliği masaya bırak'ı sevdim. Tavsiye ederim...

Tanıtım bülteninden

"Ablam banyoya girdikten kısa bir süre sonra bir gümbürtü kopmuş, annem bağdaş kurduğu divandan çığlık atarak doğrulup banyoya koşmuştu. Ablam, incecik bir sızıyla tomurcuklanan memelerini görebilmek için lavabonun üstündeki aynaya bakmaya çalışmıştı. Boyu yetmediği ve üzerine çıkacak tabura bulamadığı için iki eliyle lavaboya bastırarak zıplamaya başlamış. Bir sıçramış, iki sıçramış üçüncüde lavabo aşağıya inmiş."
İncecik bir sızıyla tomurcuklanan memelerine banyo aynasından bakmak isteyen ablalar...
Bu yazda tuzlu suya girip çıkamadık diye üzülen anneler...
Börekçiye "Şekerliği masaya bırak" diyen güzel gülüşlü abiler...
Hamile olduğunu doğurunca anlayan minnacık kadınlar...
Bataklıkta güneşlenen kaplumbağalar, kadınlar plajında zeytinyağlı sarmalar...
Toros'un bagajında bulgur ve salça satanlar, balık ekmeğin yanına buz gibi limonatalar...
Elif Türkölmez'in öykülerinde hayat, kimsenin su vermediği saksılarda kendi kendine büyüyüveren otlar gibi yeşeriyor. Onun öykülerinde insanlar sadece mutlu olmak istiyor.
Anne Kızi Harikasın'da kendinize rastlayacaksınız, şaşırmayın.


25 Mayıs 2017 Perşembe

Nisan Kitapları

Bu aralar bloğu epeyce boş bıraktım. Ülkü'den yediğim son fırçanın etkisiyle okuduğum kitapları not edeyim dedim.

 Sakın Oraya Gitme'yi internette ve instagramda sıkça görüyordum. Okuduğum tüm Yekta Kopan kitaplarını büyük bi memnuniyetle okuduğumdan bu kitap da okunacaklar listemin üstlerindeydi. Hazan'la yaptığımız kitap değişimleri sırasında okuma fırsatı buldum kitabı.
Üstünde öykü olduğu belirtilmiş olsa da kitabı elime alıncaya kadar bunun bir roman olduğunu sanıyordum. Kitapta yer alan öyküler daha önce okuduğum Y.Kopan hikayeleri kadar naif değil daha ziyade yeraltı edebiyatına uyan öykülerdi. Zaman zaman okurun yüreğini sıkıştıran, derin nefes almak durumunda bırakan, buna rağmen bitirme isteği azalmayan bir kitaptı.
Teşekkürler Hazan :)

 Kitabın kapağı bile insanı gülümsetmeye yetiyor. Zafer Algöz'ün hayatından alıntılarla dolu hikayeleri ise kahkahayla okunuyor. Başlamanızla bitirmeniz bir olacaktır, zevkle okudum, tavsiye ederim.

 Satın almadan okumayı planladığım kitaplardan Havva'nın Üç Kızı, yine Hazan'dan  :)
Elif Şafak kitaplarına eşit oranda ön yargı ve merakla başlıyorum, bu kitapta da ortalara doğru merak baskın geldi, kadın hikayesi olmasını sevdim. Peri'ye üzüldüm, Mona ve Şirin'i gözümde canlandırmaya çalıştım.
Genel itibariyle güzel diyebilirim, belki biraz daha sürprizi bol bir hikaye olabilirdi.

Mine Söğüt, neden hala okumadım diye kendime kızdığım yazarlardan. Kitabın ismi ayrı güzel, kapağı ayrı...
Ülkemizde kadın hikayelerinin rengi belli; mor, kırmızı, gri...
Okuduğum hikayelerle içim daha da ezilse de, içimizden birilerinin bu hikayeleri anlatabiliyor olmasından memnunum. Mine Söğüt okuyun, okutun...

4 Nisan 2017 Salı

Mart Ayı Kitapları

Mart ayında okuduğum kitaplar kısaca;

 Rizzoli&Isles severler için akıcı bir Tess Gerritsen kitabı daha, Sona Kalan. Anne-babasını birer kaza sonucu kaybeden birkaç çocuk ve peşpeşe başlarına gelen saldırılar, onlara elini uzatan bir gizemli kahraman...
Hayal Kırıklığı yaratmasa da bir cerrah serisi olamayan hikaye...

 Sonsuzluk İçin Yedi Gün, kurgusu itibariyle bana Saramago kitaplarını anımsattı, özellikle Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u. Onun kadar olmasa da sevdim hikayeyi.
Tanrı ile Şeytan dünyaya birer meleklerini gönderir ve yapılan iyilik/kötülük sayıları üzerinden kimin galip geleceğini belirleyecektir. Olaylar seyrinde ilerlerken iki meleğin yollarının kesişmesiyle işler karışır.
Tavsiye ederim, farklı bir deneyim olacaktır.

Asal Sayıların Yalnızlığı ismiyle beni çağıran bir kitaptı.
Kitabın ilginç ismi yazarının bir nükleer fizikçi olmasından kaynaklanıyor sanırım :)
Mattia ve Alice'in travmatik geçmişleri ve yaşadıkları olayların etkisiyle şekillenen hayatları anlatılıyor. Yolları kesişen ikilinin gelgitli bir öyküsü var.
2008 Premio Strega Ödüllü kitap bir sanat filmi tadında.
Az biraz da matematikseverlere hitap ediyor :)

Karanlık Köy Mart ayının son kitabı oldu. uzun zamandır okunmayı bekliyordu.
Çokça korkma beklentisi ile başladım tabi...

Trabzon'a bir haber peşinde giden iki gazeteci, rehberlerinin anlattığı ürkütücü bir hikaye ve gidilen Karanlık Köy...
Trabzon'u ve hayranı olduğum Maçka'yı detaylıca anlatan, akıcı bir hikaye, birazcık da ürkütücü.
Hikayeyi bitirmeden elinizden bırakamayacağınızı temin ederim :)

28 Şubat 2017 Salı

Şubat Kitapları

Kütüphaneden okumaya devam...

 Son kitaplarda aksiyon arayışı biraz artmış :)
Glenn Meade okurun beklediği gizemi ve heyecanı sunan bir yazar. Romanov Komplosu da iki farklı zamanda ilerleyen paralel bir hikaye; Devrim sonrası tutuklu olan Çar ve ailesinin kurtarılma öyküsü ile Yekaterinburg'ta yıllar sonra yapılan bir kazıda bulunan donmuş cesedin bağlantısı...
Aksiyon severlere tavsiye derim....


Arizona Çölü'ne düşen bir uçak, kazadan sağ çıkan ve kendisine dair hiçbir şey bilmeyen bir adam.
Kitabın sonunda tatmin edici bir son olsaydı ve kahramanımızın olağanüstü sayılabilecek çıkarım ve yeteneklerinin nereden geldiği anlaşılsaydı belki biraz ilgi çekici olabilirdi.
Baştan sona bir fiyaskoydu bence...

Sen Benim Hayatımsın, uzun zaman önce satın aldığım bir kitap. Kütüphane kitaplarının arasına sıkıştırdım;
Hikaye İstanbul Kırmızısı'nda olduğu gibi otobiyografik bir eksende ilerliyor ama yazılış amacı nispeten farklı; kitap yazarın hayat arkadaşına ithaf edilmiş...
Anlatım fazla dağınık geldi, pek çok karakter aynı zamanda filmlerindeki karakterlere de esin kaynağı olduğu için tanıdık...
Son kısımlar biraz dramatik olduğu için farklı bir gözle okumaya çalıştım ama genelini sevemedim.

8 Şubat 2017 Çarşamba

Kedi Mektupları

İlk Oya Baydar kitabım.
Pek çok alternatif arasından, bir kedisever olarak kedi Mektuplarını seçtim.

Ülkenin çalkantılı siyasetinden paylarına sürgün düşmüş bir grup insan, kedileri ve umutları üzerine yazılmış bir kitap. Gece, Nina, Yoldaş, Arthur, Kirli.. Kitabın başında da belirtildiği üzere bu romandaki kahramanlardan yalnızca kediler gerçektir.
Yaşananlar sadece kedilerin gözünden anlatılıyor; sahiplerinin ruh hallerini irdeleyen, altıncı hisleri ile pek çok şeyi sezen, zaman zaman karşılaştıkları duygu karmaşasına anlam veremeyen, kendi konumlarını sorgulayan kediler...
Hayvanların gözünden anlatılan hikayeleri hep sevmişimdir. Favorim ise yıllar önce okuduğum Böceklerin Kralı Yoktur.
Oya Baydar okumaya devam :)

Kitabın kapağındaki kediyi seviyor :))

7 Şubat 2017 Salı

Ocak Kitapları (2)

Bu aralar kitapları yazma kısmını geciktiriyorum...

Ocak ayında okuduğum son iki kitap da Unutma Beni Apartmanı ve Ölümün Gölgesi Yok.

 Kitabı kütüphane rafında gördüğümde sevinçle aldım, isme çok aşinaydım, kesin listemde bir yerlerde olmalıydı. İş yerinde tüm kitap listelerimi alt üst ettim ama bu isme rastlamadım :) Galiba ismi ilginç gelmiş ve aklımın köşesinde bir yerlerde kalmış.
Kitap güncel zamanla geçmiş arasında gidip gelen, 43 yaşından sonra annesiyle tanışan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Anlatım tarzı biraz boğucuydu, çok okuma isteği uyandırmadı bende..

Adnan Binyazar son dönemde keşfettiğim ve harika kitaplara imza atmış bir yazar.
Ölümün Gölgesi Yok, yazarın eşi Filiz'in hastalığını ve ilişkilerini anlattığı müthiş bir kitap. Okurken etkilenmemek, aralarındaki ilişkiye imrenmemek elde değil. Kitabın sonu gelecek diye korkarak okudum, zaman zaman gözlerim dolu, yutkunamadan okudum.
Murat Gülsoy'un Sevgilinin Geciken Ölümü'nünden de etkilenmiştim ama Adnan Binyazar'ın kitabı çok daha gerçek, yanıbaşımda yaşanmış gibiydi.
Tavsiye ederim, mutlaka okuyun...

16 Ocak 2017 Pazartesi

Ocak Ayı Kitaplarım



Bol buhranlı bu kitap bir dönem (yazarın ülkesi)İran'da yasaklı kitaplar arasında yer almış.

Kör Baykuş Sadık Hidayet'in ölüme doğru yolculuğunu anlatıyor. 
Başbakan olan eniştesinin Müslüman bir yobaz tarafından 7 Mart 1951'de katledilişi, kendi canına da kıyması için, bardağı taşıran son damla oldu. Paris'te  günlerce havagazlı bir apartman aradı. Championnet caddesinde buldu aradığını; 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce traş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.

Yalnız ölüm yalan söylemez!
Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. Hayatın derinlerinden seslenir, yanına çağırır bizi. Ve biz henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır...Ömrümüz boyunca ölüm bize el eder, çağırır bizi. Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamannı mekanı farketmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. Bu da bir sesidir ölümün.



Berlinli Apartmanı kendi kitaplığımdan.
Son alışverişimde bir Gürgen Öz bir de Yaprak Öz kitabı almıştım. Her iki yazarı da ilk okuyuşum olacaktı. Açılışı bu kitapla yaptım.
Çevirmen Oya'nın yeni taşındığı Berlinli Apartmanı'nda komşularla tanışmasını, ilerleyen günlerde karşılaştığı garip olayları anlatıyor kitap. Bir gerilim kitabı.
Olaylar oldukça net anlatılmış, çok fazla ters köşe yok. Kitaba başladıktan sonra bitirmeden bırakabilmek pek kolay olmuyor :)
Ben severek okudum, tavsiye ederim.

Adnan Binyazar okunacaklar listemdeydi uzun zamandır.  Kendi yaşamını anlattığı Masalını Yitiren Dev, yazarın okuduğum ilk kitabı oldu.

Masalını Yitiren Dev, acı olayların ayrıntılı öyküsüdür. Anlatılanlar, sıradan bir hayat değil, yalnızca onu yazanın yaşadığı 'bir hayat'; milyonlarca insanın, çocuk olsun, genç olsun, bugün de, daha da acılarını yaşayıp yaza(a)madıklarıdır. Daha önde Paustovski'nin  anılarına Bir Hayatın Romanı adı verilmemiş olsaydı, yaşadıklarımı o adla yayımlamayı çok isterdim. Böyle bir ad, yazdıklarımı, bir edebiyatçının yazı deneyimlerine ilişkin izlenimleri olarak algılanmasından kurtarmış olacaktı. Bu olamaycağına göre, yeni bir ad arayışına girdim. Elazığ'da, dedem evden ayrılmış, bir başka evin bodrum katında kendini dine vererek yalnız başına yaşamaya başlamıştı. O ayrılıp gidince masalını yitirmiş deve dönmüştüm. Çocukluk, bir dev masalıdır. Masalı bozulmuş çocukluk ne ise, masalını yitiren dev de odur. İkisi de şaşkın, güçsüz ve umarsızdır. Birbirlerini yitirdiklerinde, çocukluk devin, dev çocukluğun büyüsünü bozar. Büyü bozulunca, çocuk, yaşamı boyunca, masalını arayan bir dev gibi çırpınır durur.
Masalını Yitiren Dev, son dönemlerde okuduğum en etkileyici kitaplardan birisiydi. Yaşadığı zor günleri kendi dilinden dinlediğimiz yazarın, sonunda Köy Enstitüsü'nü bitirip bir eğitimci olabildiğini bilmek, tünelin sonundaki ışık gibiydi.
Mutlaka okumalısınız...

Tehlikeli Yalanlar, kütüphaneden son anda seçtiğim kitabım. Seçim kriterlerim; hep yerli yazarları seçtim bir de yabancı olsun, aksiyon kitabı olsun, Pegasus pahalı bu aralar ödünç almak en iyisi :)
Kitabın başlarında kendimi yaşlı bir okur gibi hissetsem de merak kırıntılarının etkisiyle kitabı bitirebildim.
İkili ilişkiler ve polisiyenin kıvamı benlik değildi.Belki öğrencilik dönemlerinde daha hevesle okunabilir.
Bozcaada Öyküleri, farklı yazarların öykülerinden derlenmiş, okurda valizi kapıp ilk feribota yetişme dürtüsü oluşturan, Ada'nın eski sahiplerinden günümüz ziyaretçilerine, plajlarından 'boz' oluş nedenine kadar her noktasını anlatan, sıcak bir kitap...


Az sonra okumaya başlayacağınız bu roman, Fakir Baykurt'un son çalışması  oldu. Tedavi olmak için yattığı Almanya'nın Essen kentindeki hastaneye giderken, çantasında bu ruman vardı. 6 Eylül 1999 günü hasta yatağında da bu romanın son düzeltmelerini yapmayı sürdürdü; hakkında küçük küçük notlar aldı, gücü yetene, bitene dek...
Adını, Eşekli Kütüphaneci'yi kendi koydu. Doğaldır ki bir müdahalemiz olamazdı.
Yarım kalan düzeltmelerin yanında, notlar da kaldı. Bunları tamamlamak, yerlerine yerleştirmek onuru benim oldu. Işık Baykurt

Kitabı okuduğumdan bu yana karşıma çıkan herkese Eşekli Kütüphaneci'yi anlatmak istiyorum. Mustafa Güzelgöz ve hikayesinden bu kadar geç haberdar olmam üzücü, 2005 yılında rahmetli olan Güzelgöz'ün elini öpmek isterdim.
İçinde yaşadığımız ve her geçen gün daha çok kana bulanan ülkede, umudumuzu taze tutabilmek için Eşekli Kütüphaneci'nin hikayesini okumalı, okutmalıyız...

Sabahattin Ali'nin eşi Aliye ve kızı Filiz'e yazdığı naif mektuplardan oluşuyor kitap...

Distopik hikayelerin bende yeri ayrıdır, severek okurum, iyi kurgulanmış distopyaların etkisinden kolayca çıkamam.
Tutsak Güneş'e beklentilerimi minimize ederek başladım, artık son dönemlerde çoğu Ayşe Kulin kitabını hüsranla bitiriyorum çünkü. Kitabı çok yüzeysel ve klişe buldum, sevmedim...

2017'nin ilk günü, yılın ilk gününe dair heyecan yaşamaya fırsat bulamadık malum. Yapabileceğim en iyi şeyi yapıp, kitaplığımda beklettiğim 'kıymetli' kitaplarımdan birisini seçip okumaya başladım.

Ekini biçip, buğdayı savurduktan sonra, ürünü çuvallara doldurur ve pazara götürürdük. Geride, harmanın dibinde, arpa, buğday ve yulafın karışık olduğu, 'kesmik' denilen bir yığın kalırdı. Biraz buğday, biraz arpa, biraz da yulaf. Bu karışık ürün pazarda pek para etmez. Çiftçiler bu karışık ürünü toplar, temizler ve değirmende öğütürler. Bu undan dünyanın en lezzetli, en güzel kokulu ekmeği olur; kesmik unun ekmeği...
Kızdan erkekten, yaşlıdan gençten, yan yana durandan, birlikte yürüyenden korkanlar! Hala anlamadınız mı, biz kesmik unun ekmeğiyiz. Sizin pazarınızda para etmemek bize ancak gurur verir. Kızlarımız ve oğullarımız  yeryüzü sofrasının en has ekmeğidirler. Biraz buğday, biraz arpa, biraz da çavdardırlar. Umudumuz onlardır...

5 Ocak 2017 Perşembe

Aralık Kitapları

Aralık ayında okuduğum kitapları üzerinden zaman geçse de yazamadığımı fark ettim.
En iyisi topluca kaydetmek...



 Ahmet Büke'yi on8kitap tan ara ara takip ediyorum. Dana önce de Ekmek ve Zeytin'ini okumuştum.
Çiğdem Külahı da kısa öykülerle ilerleyen bir kitap. Okuru üzerinde derin çizikler bırakıyor hikayeler, kitabı kapatıp üzerine uzun uzun düşünmek istiyorsun.
Öykü sevenleri Ahmet Bükeyle tanışmak için on8kitap'a alalım, sonra da kitaplarına...

 Zeynep Cemali bu ay okuduğum çocuk kitabı yazarı, kısa ve sımsıcak öyküler var kitapta. Her ne kadar çocuk kitabı olsa da okurda tanıdık bir his bırakıyor.

Nejat İşler'in hayatına dair anılar.
Daha akıcı ve eğlenceli bir üslup bekliyordum...Çabucak bitiyor zaten.


Kozanın Tereddütü'nü ismi ilginç geldiği için seçtim kütüphaneden. Hikaye çok durağan başladı, nereye varmak istediğini anlayamadan okudum. Yarısından sonra olaylar çok daha farklı bir boyut kazandı, sonlara doğru heyecanlandı, finali ise "acaba yanlış mı anladım" diyerek 2-3 kez okudum. Yanlış anlamamışım :)
Genel itibariyle fena değildi...

Kabuk Adam'ı okuyan hemen herkes gibi. başka bir Aslı Erdoğan kitabı daha okumaya kararlıydım. Mucizevi Mandarin'i o amaçla attım sepete. Okumaya başladığım gün ise tesadüfen manidar oldu, o gün Aslı Erdoğan serbest bırakıldı.

Yirmiyedi yaşındayım. Orta Avrupa kentinin dar yokuşlarını, taş sokaklarını arşınlıyorum. Tek gözüm sargılar içinde.

Tek gözlü bir kadının kuğulardan, güzellikten hatta mutluluktan söz etmesinden daha iç burkucu ne olabilir ki?
Tek gözü sargılı, hem fiziken hem de ruhen yaralı bir kadından dinliyoruz hikayesini. Kah yakın geçmişe kah çocukluğuna giderek.

Rhöne Irmağı'nın , eylül ayında dağlardan taşıyıp getirdiği çam dalları gölün ağzını bütünüyle tıkamış. Su, ölü denizkızlarının saçlarıyla dolmuş. Yavaşça kımıldanan uzun. upuzun, ipeksi saçlar... Böylesine güzel saçlarını bırakıp nereye gitmiş olabilir bu kızlar?


30 Aralık 2016 Cuma

Gökdelen

Gökdelen-Tahsin YÜCEL


2073 Türkiyesi, teknoloji hızla ilerlemiş, evlerin yerini yüzlerce katlı gökdelenler, yolda ilerleyen motorlu araçların yerini de kişisel mekikler almıştır. Ülkede eğitimden turizme akla gelebilecek tüm alanlar özelleştirilmiştir.
Ülkenin popüler avukatlarından Can Tezcan'ın ise en büyük derdi, müvekkili Nivyorklu Temel Diker'in gökdelenleri ile anıtına engel teşkil eden bahçeli ev ve sahibidir. Bir yandan da haksız yere tutuklanmış olan arkadaşı. 
Tüm bu problemlerin tek çözümü vardır o da yargının özelleştirilmesi. İlk etapta kulağa çok mantıksız gelse de bu fikri topluma benimsetmek hiç de zor olmayacaktır.
Olaylar her ne kadar 2073 yılında geçse de mevki sahibi insanların olaylara bakış açısı günümüzle büyük oranda uyuşmakta. Zaman zaman okuru karamsarlığa iten kitap, hemen her distopik hikayenin finali gibi umut kıpırtıları ile son bulmakta...
Okumanızı öneririm.

28 Kasım 2016 Pazartesi

Sevda Dolu Bir Yaz


Füruzan kitaplarıyla tanışmadan önce ne ile karşılaşacağımı biliyordum sanki. Yani ismi bu kadar etkileyici ise yazdıkları daha da etkileyici olmalı diyordum. Ne kadar bilimsel bir yaklaşım :)

Kütüphanelerde ilk aradığım yazarlardan olsa da pek denk gelememiştim, ta ki Doğan Hızlan Kütüphanesi'nde tesadüfen buluncaya kadar. Tesadüf oldu çünkü bilgisayar kayıtlarında görünmüyordu, bu durum hevesimi daha da katladı tabi...

Sevda Dolu Bir Yaz iki bölümden oluşuyor. 
İlk kısımda hikayeyi bir köşkün odalarında koşturan bir ufaklıktan dinliyoruz. Özenle giydirilip, bahçede hazırlanmış özel kahvaltılara oturan, babasını anlata anlata bitiremeyen bir kızdan. Köşkü ve bahçeyi kafanızda o kadar canlandırıyorsunuz ki, hanımeli kokusunu duymak işten bile değil.
Olayların seyri yavaş yavaş değişmeye, ufaklığın kurduğu kule sarsılmaya başlıyor. Ara ara burnumun direği sızlayarak okudum...

İkinci kısımda hikayesi kadar ismini sevdiğim, her okuyuşumda iki kez telaffuz etmekten zevk aldığım Şemsigül Şehrazat Debrecenli'nin öyküsü var. Her ne kadar o isminden nefret edip okul numarasıyla çağrılmayı seçse de kulağa hikaye gibi geliyor ismi. 
Şehrazat'ın okul günleri ile okumaya başlıyor, bir yetişkin olarak vedalaşıyoruz. 

Ben bu konukluğun ortada yaşanan bölümlerini, kuş sesleri, ot hışırtıları, ağustosböceklerinin yazı baskınlaştıran ötmeleriyle çevrelenen korunağımın uzaklığından izledim.
Yüreğim çarpmıyor gibiydi.
O günlerde, dokunaklı bir şarkı bilmeyi ah ne çok istemişimdir.

Bezgin, vaktinden önce yaşlanmış anneler, kışın soğuktan korunmaları için birçok kumaş yığınının, eklenmiş yünlerin oluşturduğu şeylerle üst üste giydirilen hantal görünüşlü nezleli sıska çocuklar, evlerine döner dönmez bağırmaya başlayan babalar, herkes uykuya çekildiğinde gecenin ağırlığını sıklıkla bozan öksürükler. Tan yeri ağarmadan başlayan iniş çıkışlar...
Bir bizden ses çıkmıyordu.

Okul günlerini bir an önce geçsin isteyerek okuyup, deniz aşırı ülkelerden elleri kolları hediye dolu olarak gelen babasını dört gözle bekledim. Yurdanur'un hikayesini kendi arkadaşım gibi dinleyip, derdine ortak olmak istedim.
Ama en çok Kerim Ali Dayı'yı dinlemek istedim. Bana Berrin'i anlatsın, gözlerindeki perde aralansın istedim.

Sevda Dolu Bir Yaz Ankara  Devlet Tiyatrosu tarafından da sahnelenmiş.

Okunacaklar listenize bir Füruzan kitabı eklemelisiniz...

25 Kasım 2016 Cuma

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları


Spoiler içermez..

Renksiz Tsukuru Tazaki istasyon planlaması-inşaatı yapan bir mühendistir. Otuzlu yaşlarında, düzenli bir iş yaşantısı vardır ama özellikle ikili ilişkilerde istikrarı tutturmakta zorlanmaktadır. Bu problemini dayandırdığı gençlik yıllarını sorgularken artık bir adım atması gerektiğine karar ve hac yolculuğu başlar... 
Tsukuru'nun çocukluğu aynı arkadaş grubunda geçmiştir, birbirine bağlı bu beşlide herkesin isminde birer renk ifadesi varken onun ismindeki eksiklik onu 'renksiz' kılmıştır. Üniversite yıllarına kadar devam eden bu arkadaşlık bir anda kesilince Tsukuru olayları anlamlandırmakta zorlanmış, stresten ölümün kıyısına kadar gelmiştir. 
Uzun bir adaptasyon sürecinden sonra kız arkadaşı Sara'nın da desteği ile Renksiz Tsukuru geçmişiyle yüzleşmeye karar verir.

Kitapta günlük yaşama dair ilginç tespitler vardı.

Japonların çoğu gerçekten mutsuz mu değil mi, Tsukuru da pek bilemiyordu. Fakat sabah kalabalığında işe giderken Şincuku İstasyonu'nun merdivenlerinden inen yolcuların, topluca başlarını öne eğiyor olmalarının gerçek nedeni, mutsuz olmalarından ziyade, bastıkları yere dikkat etme endişesidir. Basamak kaçırmamak, ayakkabılarını kaybetmemek için böyle yaparlar. işe gidiş ve dönüş yoğunluğunda devasa istasyonlarda bu çok önemli bir ödevdir...
Zaten koyu renklerde palto giymiş, başlarını öne eğerek yürümekte olan insanlar çoğu durumda  mutluymuş gibi durmaz. Elbette, her sabah ayakkabısını yitirme endişesi yaşamadan işe gidemeyen bir toplumu mutsuz olarak nitelendirmek de, teorik açıdan yeterince olasıdır gerçi.

"Yaratıcı Gelişim Semineri"
"Adı yeni bir şeymiş gibi bir izlenim yaratıyor ama temelde kişisel gelişim seminerlerinden pek farklı değil" dedi Sara. "Kısaca profesyonel hayat savaşçılarını yetiştirmek için hızlı ve kolayca beyin yıkama kursu. Kutsal kitap yerine eğitim kitapçığı, aydınlanma ya da cennet yerine kariyer ve yüksek yıllık gelir vaadi.Pragmatizm çağının yeni dini."...

Okuduğum diğer Murakami kitaplarına göre hikayeye ısınma sürem biraz daha uzundu. İlerleyen süreç daha akıcıydı. Ama sanki finalde bir adım eksikmiş gibi geldi...Okuyanlar, sizce?

23 Kasım 2016 Çarşamba

Ölü Kelebeklerin Dansı


Düşünde kendini bir kelebek olana gören biri, bir kez uyandıktan sonra bir kelebek olmadığından ve artık düşünde kendisini bir insan olarak görmediğinden hiçbir zaman emin olamaz...

Ölümümün on altıncı gününde anılarımı yazmaya karar verdim ben.
Öldükten sonra karşılaştığım insanlar, anılar evinde gezinmenin bir ölüye hiç bir yarar sağlamayacağını söyledilerse de onlara inanmadım. Öldüm ve Tanrı burada da yok! Ne yapabilirim?
Hikayeyi 22 yaşında bir posta görevlisi olan Haldun'dan dinliyoruz, ölümünün on altıncı gününde yazmaya karar veriyor. Hem bir ölü olma sürecini kabullenişine hem de nasıl/kim tarafından öldürüldüğünü araştırma sürecine tanıklık ediyoruz.

Haldun'un yeni yaşantısına -ölü olarak tabi- alışmasına Doktor Sametyan yardımcı oluyor...

Öldükten sonra ilk bir kaç günde nasıl bir yerde olduğunu kavrayamıyor insan. Aptallaşıyor, alık alık çevresine bakınıyor, neler olup bittiğini anlamak için harcadığı tüm çabalar boşa çıkıyor. Bu şokun etkisinin adamına göre değiştiğini öğrendim Doktor'dan. Benimki bir hafta sürdü.

Bir de özel ölüm şoku var. Gerçekten özel! Ölüm anını unutuyorsunuz; nasıl öldüğünüz, ölürken neler hissettiğiniz aklınızdan siliniyor. Normal bir ölü için pek bir anlam taşımıyor bu şok, ama benim gibi bir ölüyseniz, bir cinayete kurban gitmişseniz, o zaman düşünceleriniz alt üst oluyor işte. Öel ölüm şokunun nasıl atlatılabileceğini henüz ben de bilmiyorum. Doktor Sametyan bu konuda bir şeyler biliyor, ama sanırım söylemek istemiyor o da...Dediği yalnızca şu;

"Bir düş gördüğünde her şeyi anlayacaksın."

İyi de nasıl düş göreceğim? Biz ölüler düş görmüyoruz ki!

Doktor'la ilk karşılaştığımda, yaşarken hiç olmadığım kadar huzursuzdum. Kendimi, sonradan diskotek haline getirilmiş bir huzur evinin tavan arasında unutulan yaşlı bir adam gibi hissediyorum. Korkuyordum, özgürce hareket edemiyordum.



Kitapta Hüsnü Arkan'a has o naifliği aramamak lazım, oldukça farklı bir tarzı var. Bende bir Murakami kitabı okuyormuşum hissi uyandırdı. Kitabı okuyan pek çok kişinin tavsiyesine ben de katılıyorum; güzel kitap ama Hüsnü Arkan'la tanışmak için ideal olmayabilir. İdeali için önerim.



14 Kasım 2016 Pazartesi

Son Zamanlarda Okuduklarım

En son yazının üzerinden neredeyse iki ay geçmiş...
Bir ara Eylülde okuduklarımı yazmalıyım derken Kasım gelmiş. En iyisi hepsini 'son dönemler' adı altında toparlamak sanırım.



 Antalya'ya Napoli Romanlarının ilk kitabıyla  gelmiştim. Umduğum okuma coşkusunu oluşturamasa da beklemedeydim.



İkinci kitap nispeten akıcıydı, Lina ve Lenu ile birlikte çalkantılı bir döneme şahit olmuştum.



Üçüncü kitapta en çok kendime 'ben olsam ne yapardım?' diye sorarken buldum. Bana arkadaşlık kavramını bolca sorgulattı bu  kitap.
1,2,3 ve sırada dördüncü olmalı di mi? Olamadı, sırasını kaptırdı:)


Evimize en yakın kütüphane olan Doğan Hızlan Kütüphanesinin keşfiyle evdeki kitaplarla arama mesafe koyup, gözüm dışarda pardon raflarda dolanmaya başladım ;)


İlk etapta aldığım kitaplar bunlar oldu. Yekta Kopan ve Sema Kaygusuz'u severek okuyacağımın bilincinde, Ursula K. Le Guin'i hala okumamış olmanın  mahçupiyetiyle, Şibumi'yi aklımdaki okunacaklar listesinden, Boşluk'u  da  kapağına kanıp aldım.


Şibumi içerdiği felsefesi ve ilginç hikayesi ile okuru kendisine tek hamlede bağlayabilen bir kitap. İlk sayfalarda kitaptan şüphe duyduğumu itiraf etmeliyim ama akabinde elimden bırakmakta zorlandım. Evet o kadar methedilmesi boşuna değilmiş.


Daha önce Yekta Kopan kitabı okudunuz mu? Okuyan şanslı gruptansanız bu kitapta da aynı okuma zevkine varacaksınız. Okumadınız mı? Büyük kayıp...


Sema Kaygusuz okumak her  zaman her koşulda çok keyifli ve etkileyici.
Bu kitapla incir ağaçlarına farklı biz gözle bakmaya, sıkıntılı anlarınızda Hızır'ı bekleyecek ve henüz ayak basmadığınız köyünüzü özleyeceksiniz...


Okuduğum ilk Ursul K. Le  Guin kitabı. Farklı bir dili vardı.
Dünyaya orman denir çünkü insanlar tarafından 'medeniyet' getirilen orman yerli halk için aynı zamanda dünyayı ifade etmektedir. Distopik bir kitap mı tam olarak kestiremesem de hikayesinin ve işlenişinin Avatar ile çok örtüştüğü bir gerçek...


Ödülü bir kitap oluşuna kapılıp, okumaya çalışıp çalışıp çalışıp okuyamadığım kitabım Boşluk. Benim için bir boşluktan ibaret. Halbuki ne Frida hayalleri kurmuştum....


İkinci kütüphane turuyla gelenler.
Murakami kitaplarını gördüm mü sevinçle atıyorum sepete çünkü rafta denk getirmek zor.
Enver Aysever sevdiğim televizyon programcılarından, kitapları ile tanışmak bugüne kısmetmiş.
Hüsnü Arkan'ı severek dinler, severek okurum.
Fakir Baykurt'un dilinden köy hikayeleri dinlemek, özünü unutmamak için gerekli. Karakterler ise alabildiğine tanıdık.
Kenize Mourad'ı Saraydan Sürgüne ile tanımıştım. Bu tanışıklığı pekiştirmekte fayda var :)


Morsay Yaylası'nda başlayan bir arkeolojik kazı, yaylacı halk ile kazı ekibi arasında yaşananlar üzerine bir kitap. Kitabı 'kahrolsun bürokrasi' diyerek kapacağınız garanti...

(Kitap benim, fotoğraf emanet :) )
Enver Aysever okumak güzeldi. Kitap farklı karakterlerin hikayeleri üzerinden ilerliyor, ortak noktaları ise tiyatro. Anlatım şekli etkileyiciydi, bazı tanımlar ise akılda yer edici;

Rakı kadehleri nasıl yaşamın vazgeçilmez bir parçasına dönüşür anlamam. Sanki onsuz söyleşiler keyifsizleşir, insan sahtelerinden arınamaz gibidir. Tuhaf bir işlevi vardır.Konuşmayı sıcaklaştırır, derinleştirir. Sıvı psikolog da diyebiliriz onun için...


Ve Sineklerin Tanrısı. Uzun zamandır sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Bir yolculuk öncesi attım çantama, yarıladım kitabı ama kütüphane kitaplarıyla paralel okuduğum için henüz bitemedi.


Hüsnü Arkan'ın kitabı ise oldukça farklı ilerliyor, bir Saramago havası  estirdi bana. Bakalım sonuç nasıl olacak...