26 Ekim 2011 Çarşamba
Ayfer Tunç Seti
Bu sefer de % 50 indirime kapıldım. Pişman değilim. Bu illetten de kurtulmak istemiyorum.. (Adsız kitapalmayısevenler derneğini kuracağım bu gidişle:))
İdefixte Can Yayınlarında indirim devam ediyor malumunuz. Tabi indirim % 50'yi bulmasa da (internetten etiket fiyatına almıyoruz neticede) yine de indirimli bir fiyat ve daha da etkili olan da yazarın Ayfer Tunç olması.
Yeşil Peri Gecesinden sonra diğer kitaplarını da listeme almıştım. Özellikle de Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, Ayfer Tunç'u tanımadan da ismine duyduğum sempati ve okuduğum yorumlar nedeniyle alınacaklar listemdeydi:) Bir itiraf daha; evet sırf ismini farklı bulduğum için bir kitaba ilgi duyabiliyorum, "Şeftali Bahçesinin Sırrı"nda olduğu gibi yorumlara bakmaya fırsatım yoksa risk alarak sepetime atabiliyorum kitabı.
Artık bir Ayfer Tunç bir klasik şeklinde okurum. Bu da elimdeki okunmayanları eritme taktiğim olsun (ve hatta eşim bu kısmı duymasın).
Yanlız kitaplığımda iki tane "Yeşil Peri Gecesi" olacak. Artık ben de hediye veren bloglar arasına girerim napiyim.
İki tane olan diğer bir kitabım da Nietzsche Ağladığında.
Çok severek okuduğum bir kitaptır. En yakın arkadaşımın tavsiyesiyle okumuştum. Aslında okul yıllarımda bir sahaftan bulup almıştım ve okuması için birilerine vermiştim.Ama daha sonra ödünç alıp okuduğumu sanarak ve 'bu kitap kütüphanemde mutlaka bulunsun' diyerek bir tane daha aldım.
Tabii Nietzschelerim yeni değil ama benim gibi okunmuş kitap seven birileri çıkarsa onu da eklerim Yeşil Peri Gecesine.
Ve artık sevgili yolu gözler gibi kitaplarımı bekleyeceğim:)
21 Ekim 2011 Cuma
Cumanın kitabı...
"Birbirine tıpatıp benzeyen iki sevgilim var!...Biri Vatan Cephesi'ne yazıldı, öteki yıkmaya çalışıyor..."
Bir Gün Tek Başına-Vedat Türkali
Dingin ve bir o kadar da dinlendirici bir dili var Vedat Türkali'nin. 3-4 sene olmuştur diğer kitaplarından ikisini okuyalı. Her kitabında tanıdık tadı yeniden alıyorum. Her ne kadar şimdilerde "fatmagülle " anılsa da, romanlarının derinliği bi başkadır.
Bir de kitaplarının arkasındaki o resim...Keten gömlekli, babacan gülüşlü bir Türkali. Kitabın yazarı değil de çok sevdiğim bir akrabammış gibi gelir her bakışımda....
Cuma sakinliğine uyan bir kitap oldu benim için. Olmaya da devam ediyor tabii:)
19 Ekim 2011 Çarşamba
...
26, şimdilik...
Aslında şehit sayısından hareketle tepki göstermek de samimiyetsizlik bence. Ne yani az sayıda askerimizi öldürebilirsiniz ama abartmayın tamam mı? der gibi.
1 de olsa 15 de olsa hepsi birer can, birer oğul, birer eş....
Sanal tepki konusunda da muallakta kalıyorum. Hem sessiz kalmak istemiyorum hem de sanal olarak kendimizi rahatlatıp, yolda sokakta vermemiz gereken tepkiyi es geçiyoruz diye düşünüyorum.
Galeyana gelmek değil vurguladığım ama biz "Milli Mücadele" ruhuyla bugünlere geldik, birlikten doğan gücü gösterdik. Bu kadar sessiz kalmamak lazım diye düşünüyorum!!
Arabın baharıyla kışıyla değil kendi sorunlarımızla ilgilenmeliyiz. İki kuru lafla ikna edilmemeliyiz!!Sandıktan önce bizi ikna etmeye çalışanlar, terör konusunda da bizi inka etmeli, somut adımlar atmalı!!
Arı Kovanına Çomak Sokan Kız
Ve Millennium serisi biter....
Ateşle Oynayan Kız'dan sonra uzun bir ara vermiştim seriye, süre uzadıkça hevesim de kaçmıştı açıkçası.
Yaklaşık bir ay kütüphanemde bekledikten sonra okuyabildim nihayet.
Her ne kadar geciktirsem de okumayı, başlayınca elimden bırakamadım her zamanki gibi. Serinin üçüncü kitabı daha bir heyecanlı geldi bana. Belki de Lisbeth kapalı kaldığı için takip etmem kolay oldu:))
Yine konuya girmeden oldukça sürükleyici olduğunun altını çiziyorum ve "Açlık Oyunları"ndaki kadar domestic bir sonu olmadığını temin ediyorum:)
Bol isimli (ve harflerin acayip yerlerinde acayip işaretler olduğu için nasıl telaffuz edeceğimi bilemediğim !!) bir aksiyon saklı kitapta.
Bu arada kitaba başlamadan bir gün önce Ejderha Dövmeli Kız'ın filmine ucundan kıyısından baktım. Ne garip oyuncular bulmuşlar dedim. Tamam Lisbeth'i çıtı pıtı bir kız olarak hayal etmedim de(malum kitap kapağındaki profille anlatılan Lisbeth arasında dağlar kadar fark var!) en azından Blomkvist o kadar tipsiz bir adam olmasaydı. Üstelik son kitapta üstüne basa basa yakışıklı vurgusu yapılıyor cengaver gazetecimiz için. Neyse zaten kitabını okuduysan filmini izlemeyeceksin, bunu bilir bunu söylerim. İnsanın hayalleri yıkılıyor yahu!!(Tamam itiraf ediyorum Edward Cullen hariç)
Yazar hakkında da gizemli bilgiler olunca, gizli olan dördüncü kitabı bulurlar(!) ve bir iki aya kalmaz "Eşeğin Aklına Karpuz Kabuğu Getiren Kız" çıkar bence:))
(Bir öneri; bir günde 400 sayfadan fazla okumayın gözleriniz şişiyor...)
17 Ekim 2011 Pazartesi
Olof Palme
Dün Ankaradan dönerken Kulu'da gözüme bir park ismi takıldı. "Olof Palme Parkı", ne garip bi isimmiş dedim eşime. "all of" mu demek istemişler dedim hatta:)
Bugün okuduğum kitapta eski İsveç başbakanından bahsediyor; Olof Palme ...İlginç bir tesadüf oldu, parkın ismini görmesem belki hiç aklımda kalmayacaktı..
Wikipedia derki;
Türkiye'nin çeşitli yerlerinde Olof Palme adına açılmış park ve caddeler bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak İzmir Karşıyaka ilçesinde yer alan Olof Palme park ve anıtı, Konya'ya bağlı Kulu İlçesi'ndeki Olof Palme Parkı ve Caddesi (İlçenin en işlek caddesi)verilebilir. Kulu'da yer alan bu park Olof Palme'nin başbakanlığı sırasında İsveç'e çalışmaya giden işçilerin Olof Palme'ye duyduğu vefa dolayısıyla açılmıştır. İsveç'in birçok devlet görevlisi ve başbakanı bu ilçeyi ziyaret etmektedir. Ayrıca Tunceli'de de Olof Palme adını taşıyan bir cadde mevcuttur.
Kinyas ve Kayra
Hakan Gündayla tanışmam Az'la oldu. İlgiyle okumuştum. Beğendiğim bir tarzdı ve bende Orhan Pamuğun Kara Kitabı ve Yeni Hayatından sonra oluşan boşluğu dolduracağına inanmıştım. (Orhan Pamuk öğrencilik yıllarımın favori yazarı olmakla birlikte, Nobel sürecinde gözümden düşmüş, Masumiyet Müzesi ile de kendisinden tiksindirmiştir.)Kinyas ve Kayra ile düşüncemin boşa çıkmadığını anladım...
Tarzı "Yeraltı Edebiyatı" olarak geçen, hayata gelmelerinin bir hata olduğunu düşünen iki arkadaşın (ya da yol arkadaşının) hikayesi...(Konuyu detaylı anlatmayı sevmiyorum, zira araştırdığım kitabın özetiyle karşılaşmak hoş bir etki yaratmamakta bende:))
Kitaplardan alıntı yapmak, ya da altını çizmek pek huyum değildir.Beğendiğim yeri tekrar tekrar okuyarak aklımda yer etmesini sağlarım. Ama bu kitapta o kadar çok beğendiğim söylemler oldu ki, not almaktan geri duramadım.(Tabi kitaptan altını çizmedim yine, nedense kıyamam kitaba kalem dokundurmaya, benden kitap alıp çizenlere de çok kötü fena kıl olurum!)
Bir iki alıntı;
Dünya boşuna dönüyordu. Kaza yapıp ters dönmüş bir arabanın boşa dönen arka lastiği gibi! Hiçbir işe yaramıyordu. Belki bir palmiye yaprağı bağlansa ilkel bir vantilatör yapılırdı. Ama dünyaya ne bağlanırsa bağlansın, durmadan dönmesi yararlı bir hale getirilemezdi ki…
Kafam bir politikacıdan il olma sözü alacak kadar kalabalıktı...
Sıradanlıktan geçiyordu kurtuluşumuz. İlk seçimde iktidardaki partiye oy vermeye yemin ettim o an. Yığının içinde olmalıydım.Sıcak tutardı!!...
Herkese alın okuyun diyemem tabii, dediğim gibi biraz karamsar bir tarzı var. Ama inceleyin mutlaka benim gibi çok sevenleriniz çıkacaktır...
(Okuduğum bazı kitaplarda kafamda çizdiğim portreyi bi yerlerden teyit etmek isterim.Mesela kitaptan uyarlama filmlerde hemen kafamdaki esas adamla oyuncuyu kıyaslarım, benzemiyorsa izleyemem filmi. Kinyas ve Kayra'da da nedense somut bir görsel arıyorum, hani birisi okuduğundan yola çıkarak "bakın Kinyasla Kayranın kara kalem resmini çizdim" dese mutlu olacağım:)
14 Ekim 2011 Cuma
Gizli özne :Erman...
Bizim Lülü 2,5 yaşında ve artık kendi kurguladığı oyunları oynuyor, habire konuşuyor, anlatıyor ve tüm anlatılanları da dinlemek istiyor.
1-2 ay önce tatilde kendi kendine birşeyler anlatırken kulak kabarttım, sürekli aynı isimden bahsediyor:Erman. Camdan dışarı bakıp
"Bak Erman orda deniz var",
"Erman bahçeye çıkalım mı?" ..vs
Benim tanıdığım bir Erman yok, herhalde bakıcımızın binasından tanıyor diyorum.Demek ki iyi anlaşıyorlar ki dilinden düşmüyor.
Eve dönünce bakıcı teyzemize soruyorum Erman kim diye, o da "Bilmem, tanımıyorum ben Erman diye birisini" diyor.
Haydaa kim bu Erman?
Lülünün dilinden düşmüyor yine, anlatıyor da anlatıyor Erman'a.Bir iki kez sormaya çalıştım rahatsız olup "giitt" diyerek püskürttü beni.
Nihayet eşref saatine getirip sordum;
-Kızım Erman kim, senin arkadaşın mı?
-Hayır annee, Erman benim oğlum..
-??!!//
Tamam hayali arkadaşa kendimi hazırlamıştım da hayali oğul hiç aklıma gelmemişti.
Sorumluluk duygusu verelim derken abarttık mı acaba?Baksana direkt ebeveynliğe terfi etti çocuk....
4 kişi olduğumuzu benimsedik, Ermanı da çekirdek aile dahil ettik, yakında lülünün odasına ilave yatak koyacağız neredeyse.
Ermanın kime benzediği bilemiyoruz tabii, ama Lülünün hayali olduğuna göre kesin Caillou gibi bişeydir; kel, sakar, şaşkın....
Torunumdur dedim bağrıma bastım da ismini bari değiştirsek yahu.Hep Erman Toroğlunu hatırlatıyor bana (bögk!!)
Lülüden son dakika haberi "benim iki tane dişim çıktı, büyüdüm ya ben"
Tabii cümle burada bitmiyor; gideceği okul, kreş, bineceği servis, yıkayacağı bulaşık, hızla inebileceği merdiven..... hayali ile devam ediyor.
Bense bi yandan çıkan dişlere bi yandan da gece uykusundaki bölünmelerin nedeninin ortaya çıkmasına seviniyorum....
12 Ekim 2011 Çarşamba
Kış...
Memlekete sonbahar, çalıştığım ilçeye ise bildiğin kış geldi! Oturduğumuz ilçede hava nispeten ılık ve hatta kaloriferler yanıyor.Ama işyerinde katkat giyinip oturuyorum.Neyi kimi bekliyorlar kalorifer yakmak için, ya da depoda bekleyen onca kömürle kime şirin görünecekler bilinmez ama bekliyoruz bakalım.İşin kötüsü karra mercii olan beylerde hiiç üşüme belirtisi de yok (ya da erkekliğe çamur sürmemek için çaktırmıyorlar!)
Yelek, şal, bilimum yünlü giyecekleri çıkardık.Sünger Bob'u da ihmal etmedik:)
Evde marmelat olmayı bekleyen kuşburnu vardı, bir kısmını piknik dönüşü topladık, bir kısmını da pazardan aldım.Haftasonu evde olmayınca yapamadığım ayıklama işini dün nihayet yapmaya karar verdim. Ama benim kuşburnu olmuş "kurtburnu"!! İçinde envai çeşit kurtçuk fink atıyordu. Yıkadım, süzdüm , üstüne çıkan meyveleri aldım derken sağlam olanları temizleyip ayıkladım.Bu akşam marmelat olacaklar inşallah..
Haftasonu pazarda görünce alıçları, dayanamadım aldım. Resimdeki gibi ipte sıralı değildi ama, görüntüsü daha cezbediciydi..Tabii alıçta da epeyce kurt olduğundan dikkatle yedim, kalanını da küçük bi tabakla tezgahın üstüne koydum.
Kuşburnu ve alıç aynı anda mutfakta olunca tezgahı kurtlar işgal etti tabii!!!Hadi lavabodakini ve çöp kovasının üzerindekini anladım da örümcek ağı gibi bişeyle dolaptan aşağı sarkan kurt bunu nasıl becerdi halan anlayabilmiş değilim.
Ağız tadıyla izlediğim bi dizi vardı onu da kuşa çevirdiler.Leylası, Ardası derken yönetmeni de ayrıldı.Kimi yeni Leyla olacağı işini memleket meselesi yaptık, bakalım nolacak. En sinir olduğum şey de alıştığım dizi oyuncusunun değişmesidir. Neyse İsmail Abi, Erdal Bakkal ve İskendere sahip çıksınlar da onlar da telef olmasın!!
Va kapanışa ne yakışır? Tabii İsmail Abi;
"senin agzindan cikanla kulaginin duydugunun tuttugunun ayni yerde kesismesine ragmen algilamamakta cok isyankarsin "
11 Ekim 2011 Salı
Çekilişçi geldi haanıım
Bugün çekilişlerle oyalandım.Neler yok ki arasında?
Benim gibi çantaya ihtiyacı olanlar için;
http://themagicofmakeup.blogspot.com/2011/09/hediye-kampanyas-mulberry-canta.html
Benim çantam şeffa olsun diyenler;
http://fashionozge.blogspot.com/2011/10/size-hediyemguess-marka-cantagiveaway.html
http://bronzmakyaj.blogspot.com/2011/09/ilk-blog-cekilisimi-yapyorum.html
http://dortdortlukblog.blogspot.com/2011/09/dortdortluk-hediye-cekilisi.html
http://sihirlimavi.blogspot.com/2011/09/blogumun-1-yl-kutlamas.html
http://bakimliyimbakimlisinbakimli.blogspot.com/2011/10/ilk-cekilisim.html
http://luzumsuzisleruzmani.blogspot.com/2011/10/sizin-secimlerinizle-yeni-hediye.html
http://deepbeauty.blogspot.com/2011/10/benim-hediyelerim.html
http://kraliceleoparus.blogspot.com/2011/10/hediye-cekilisimmmmmmmmmmm.html
Benim gibi çantaya ihtiyacı olanlar için;
http://themagicofmakeup.blogspot.com/2011/09/hediye-kampanyas-mulberry-canta.html
Benim çantam şeffa olsun diyenler;
http://fashionozge.blogspot.com/2011/10/size-hediyemguess-marka-cantagiveaway.html
http://bronzmakyaj.blogspot.com/2011/09/ilk-blog-cekilisimi-yapyorum.html
http://dortdortlukblog.blogspot.com/2011/09/dortdortluk-hediye-cekilisi.html
http://sihirlimavi.blogspot.com/2011/09/blogumun-1-yl-kutlamas.html
http://bakimliyimbakimlisinbakimli.blogspot.com/2011/10/ilk-cekilisim.html
http://luzumsuzisleruzmani.blogspot.com/2011/10/sizin-secimlerinizle-yeni-hediye.html
http://deepbeauty.blogspot.com/2011/10/benim-hediyelerim.html
http://kraliceleoparus.blogspot.com/2011/10/hediye-cekilisimmmmmmmmmmm.html
Kalem olsun, çamurdan olsun..
Kalem olsun da çamurdan olsun :) Kalemlere hele de renkli olanlara bayılırım.İlk etapta kullanmaya kıyamam ya biterse diye, sonrasında "e kullanmayacaksam niye aldım!" diyerek ucundan kıyısından başlarım...
Bloglarda dolaşırken rastladım.Belki bi gün kapıma gelir...
Buradan;
http://edankb.blogspot.com/2011/10/ilk-cekilisim-my-first-giveaway.html
Bloglarda dolaşırken rastladım.Belki bi gün kapıma gelir...
Buradan;
http://edankb.blogspot.com/2011/10/ilk-cekilisim-my-first-giveaway.html
7 Ekim 2011 Cuma
Anne Diyeti
Annemi arıyorum ve akşam size geleceğiz diyorum.Hemen soruyor annem
-Ne pişireyim akşama? Sac Böreği mi (ki annemin spesyalidir "kaymaklı sac böreği") yoksa karışık kızartma mı?
-Naptın anne ya, bunlar kalori bombası, ben diyetteyim ya!
-E ne yiyeceksin?
-Sebze günüm bugün,
-Tamam o zaman sana patatesli sac böreği yaparız...:))
Alemsin anne:)
-Ne pişireyim akşama? Sac Böreği mi (ki annemin spesyalidir "kaymaklı sac böreği") yoksa karışık kızartma mı?
-Naptın anne ya, bunlar kalori bombası, ben diyetteyim ya!
-E ne yiyeceksin?
-Sebze günüm bugün,
-Tamam o zaman sana patatesli sac böreği yaparız...:))
Alemsin anne:)
6 Ekim 2011 Perşembe
Hatta bi de "yarışma"landım
Dur bakalım bi de ben deneyeyim.E siz de deneyebilirsiniz:)
buyrun
http://www.lensmakyaj.com/2011/10/ilk-hediye-cekilisim.html
4 Ekim 2011 Salı
"Dukan"landım...
Son iki senesini hayli dombili geçirmiş birisi olarak, uzun araştırmalar neticesinde Dukan Diyetine başlamış bulunmaktayım.Bool proteinli atak evreme geçen perşembe başladım.Pazar misafirim vardı ve piknik falan derken ucundan biraz deldiğim diyetimde yaklaşık 2 kg vermiş durumdayım:)Cumaya kadar atak evresine devam edeceğim ve haftasonu sebzelere kavuşmuş olacağım.
Gözümün önünden salkım salkım üzümler geçiyor ama inşallah bu sefer irademe sahip olurum.Bolca blog okuyorum Dukanla ilgili, malum gaza gelmem gerek (hatta ayagımı gazdan çekmemem gerek:)
Meşhur yulaf kepeğini de tedarik ettim.Artık kim tutar beni :))
26 Eylül 2011 Pazartesi
Şeytan Yemini
| Şeytan Yemini-Jean Christophe Grange Birbirinin benzeri cinayetler işlenmektedir. Bu cinayetlerin ortak noktaları, katillerinin öldükten sonra hayata döndürülmüş ve uzun süre komada kalmış insanlar olmasıdır. Öldürülen kişiler de, onların komaya girmesine sebep olan kişilerdir. Bir tür intikam cinayetleridir bunlar. Ancak bu kişiler gerçekten katil midir? Yoksa sadece verilen emirleri uygulayan birer piyon mudurlar? Avrupa’nın birbirinden uzak kentlerinde işlenen bu cinayetler nasıl bu denli benzerlik içermektedir? Yoksa katil tek bir kişi midir? Kendini şeytanın yerine koyan, kendini şeytan sanan biri. Belki de şeytan gerçekten yeryüzüne inmiştir. Kahramanımız Mathieu Durey, din eğitimi almış, koyu bir Katolik, kendisi gibi polis olan yakın arkadaşı Luc'un şüpheli intihar girişimi ile onun yarın bıraktığı soruşturmayı devam ettirir. Bol bilinmeyen, cinayet içeren, Tanrı-Şeytan ilişkisinin hep ön planda olduğu, bolca isim ve şehir barındıran, anlatılan yere haritasız gitmenizi sağlayacak kadar detaylı anlatılan yol tarifleriyle sürükleyici bir kitap. Sadece 1-2 defa gecen isim ve şehirleri sadece ilk harflerini okumakla yetindiğim, esas adamın açlıktan ölmesinin an meselesi olduğunu düşündüğüm, her gittiği yerde hemen bir araç kiralayan (ısrarla Audi) ve birçoğunu kullanılamayacak hale getiren , bu kadar parayı nerede taşıdığını bir türlü kestiremediğim adamımız, ve o gece gündüz demeden koyu kahvesini yudumlayıp Camel'ini içerken "benim midemin" ağrıdığı okuma süreci... Daha önce Kızıl Nehirleri okumuştum ve Şeytan Yeminini onun kadar beğenmedim.. Bu kitapta sanki havada kalan yerler oldu.Özellikle gereksiz dini öğeler (İtiraf ediyorum Kutsal Meclis kadar boğucu değildi) ve gittiği heryeri bir tur rehberi edasıyla tarif eden Dureyn zaman zaman sıkıcı oldu. Ama habire dolaşan ve araştıran esas adam biraz nevrinizi döndürse de okumaya değer, hikaye netleşince daha rahat uyudum itiraf edeyim:)...(Yanlız Doğan Kitap'tan yayınlanan kitapları elime ilk alınca dergi okuyormuş gibi hissediyorum, alışınca da diğer kitaplar bi garip geliyor!Şunu ortasını bulsak??) Ve sırada Kinyas ve Kayra var, lülünün gündüz uykusu sayesinde başladım bile...Beklediğim gibi farklı bir dili var, şimdiden sevdim gibi:) Ve kapanış Lülüden incilerle; -Anneeee! -Efendim kızım? -Ama ben dirseğimi öpemiyoruum! (dirseğini çarpan ve acil müdahele şekli acıyan yeri öpmek olan kızımın çaresizliği..:) -Anneee! -Efendiim? -Ama ben ağzımı göremiyorum!!(ağzını iyi silip silemediğini kontrol etmek isteyen Lülü..:) (Ve "ama ben görüyorum" diyerek Lülüyü kızdıran bir baba...) Vücudumuzu tanıma aşamasını tamamladığımızı sanıyordum, meğer daha zorlu bir aşamaya geçiyormuşuz:) |
23 Eylül 2011 Cuma
Haftasonu...
Bugün cuma, neşe dolmalı insan...
Yağmurlar bastırınca haftasonu hevesim de kaçtı.Halbuki hava soğumadan piknik yapsak diyordum.(Evet tüm yaz boyunca oturup da hava soğuyunca "ama pikniğe gidecektik" diyormuşum gibi oldu ama Ramazandan beri evde oturabileceğimiz bir haftasonumuz olamadı:(
Yağmurlu havalarda güzel bi çay demleyip kitap keyfi de yapılabilir ama lülünün uyuduğu 2 saatle sınırlı olur.Zaten o zaman diliminde aklımdan geçenlerin hangi birini yapacağımı şaşırıyorum.
"Şeytan Yemini" de nerdeyse on gündür sürünüyor elimde. Yolda ve işyerinde parça parça okuyabiliyorum. Kafamı yastığa koyunca bi yandan NDE, köleler, ışıksızlar ; bi yandan iş düşünüyorum.
Yastık demişken, aşağıdaki nevresim takımını çok sevdim.Tabi okuya okuya ezberleyince aynı hevesle kullanılır mı bilmiyorum ama yine de güzel bir tasarım olmuş . (Tiago Da Fonseca'nın tasarımıymış)
Haftasonu için beni heveslendirecek bişey bulmam lazım, şimdilik programda sadece temizlik olduğu için Cuma gününde olmanın sevincini hissedemiyorum...
Yağmurlar bastırınca haftasonu hevesim de kaçtı.Halbuki hava soğumadan piknik yapsak diyordum.(Evet tüm yaz boyunca oturup da hava soğuyunca "ama pikniğe gidecektik" diyormuşum gibi oldu ama Ramazandan beri evde oturabileceğimiz bir haftasonumuz olamadı:(
Yağmurlu havalarda güzel bi çay demleyip kitap keyfi de yapılabilir ama lülünün uyuduğu 2 saatle sınırlı olur.Zaten o zaman diliminde aklımdan geçenlerin hangi birini yapacağımı şaşırıyorum.
"Şeytan Yemini" de nerdeyse on gündür sürünüyor elimde. Yolda ve işyerinde parça parça okuyabiliyorum. Kafamı yastığa koyunca bi yandan NDE, köleler, ışıksızlar ; bi yandan iş düşünüyorum.
Yastık demişken, aşağıdaki nevresim takımını çok sevdim.Tabi okuya okuya ezberleyince aynı hevesle kullanılır mı bilmiyorum ama yine de güzel bir tasarım olmuş . (Tiago Da Fonseca'nın tasarımıymış)
Haftasonu için beni heveslendirecek bişey bulmam lazım, şimdilik programda sadece temizlik olduğu için Cuma gününde olmanın sevincini hissedemiyorum...
14 Eylül 2011 Çarşamba
Kurban Bayramına ne kadar kaldı?
Az kaldı az...Sabah sabah işe gelirken uyku sersemliği ile üşenmedim kurbana ne kadar kaldığını hesaplayıp kendimi teselli ettim. Zira tatil sonrası insanı işe getiren tek şey tekrar tatilin geleceği umududur...
Bu aralar parça parça tatiller yaptık ve de bu stilden oldukça memnun kaldık.Tabi valiz hazırla-boşalt kısımlarının saymazsam!
Antalya, üstüne Gönen-Ayvalık ve tekrar Alanya derken döndük kürkçü dükkanına.Yediğimiz içtiğimiz de dahil aşağıda:))
Bu sene Gönenden pirinç almak için erkendi.Henüz çeltik olan pirinci tarlada incelemekle yetindik (Kurbağalardan kaçınarak tabii:).....
Bahçeden kahvaltı masasına...
Kuşbakışı Cunda ve adacıklar..
İncire dadanan böcekler, çok orjinal bi rengi var böceğin, yanar döner gibi bişey..
Dim Çayı ile bitirelim...
KİTAPLARIM
Ve nihayet siparişlerime kavuştum, kargo gecikince, araya tatil girince ve ben kargocularla tartışınca süreç uzadı tabii.
Neler aldım;
Kinyas ve Kayra-Hakan Günday
Arı Kovanına Çomak Sokan Kız-Steig Larsson (Nihayet puanlarla alabildim)
Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri-Chris Priestley (Kitap Grubundan methini çok duyduğum için aldım)
On Küçük Zenci-Agatha Christie (Süpriz çizgiroman:)
Ve klasiklerden
Cimri-Moliere
Genç Werther'in Acıları-Goethe
Uğultulu Tepeler-Emily Bronte
Vadideki Zambak-Balzac
Kargo Ödeyen Kitap Seti-Ahmet Rasim
Gecelerim ve Falaka
Eski İstanbul'da Hovardalık (Evet evet hep bunu merak etmiştim:))
Şehir Mektupları
Hevesle paketi açtım, (psikopatça)ayraç ile kitap sayısı aynı mı diye kontrol ettim ve işin en güzel yerine geldim. Kafamda hangi sıralama ile okuyacağımı belirlemek:)) Tabii ki Kinyas ve Kayra ile başlayacağım..
Bu arada On küçük Zenci'yi seçerken Altın Kitaplar yerine NTV Yayınlarını seçmiştim. Gelince bi baktım meğer çizgi romanmış aldığım. Önce kendime kızdım neden dikkat etmedim diye ama kitabı elime alınca pek bi beğendim. Baskı kalitesi çok güzel, bi hevesle mutfakta yemeğin pişmesini beklerken okumaya başladım:))
Bu aralar parça parça tatiller yaptık ve de bu stilden oldukça memnun kaldık.Tabi valiz hazırla-boşalt kısımlarının saymazsam!
Antalya, üstüne Gönen-Ayvalık ve tekrar Alanya derken döndük kürkçü dükkanına.Yediğimiz içtiğimiz de dahil aşağıda:))
Bu sene Gönenden pirinç almak için erkendi.Henüz çeltik olan pirinci tarlada incelemekle yetindik (Kurbağalardan kaçınarak tabii:).....
Bahçeden kahvaltı masasına...
Kuşbakışı Cunda ve adacıklar..
İncire dadanan böcekler, çok orjinal bi rengi var böceğin, yanar döner gibi bişey..
KİTAPLARIM
Ve nihayet siparişlerime kavuştum, kargo gecikince, araya tatil girince ve ben kargocularla tartışınca süreç uzadı tabii.
Neler aldım;
Kinyas ve Kayra-Hakan Günday
Arı Kovanına Çomak Sokan Kız-Steig Larsson (Nihayet puanlarla alabildim)
Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri-Chris Priestley (Kitap Grubundan methini çok duyduğum için aldım)
On Küçük Zenci-Agatha Christie (Süpriz çizgiroman:)
Ve klasiklerden
Cimri-Moliere
Genç Werther'in Acıları-Goethe
Uğultulu Tepeler-Emily Bronte
Vadideki Zambak-Balzac
Kargo Ödeyen Kitap Seti-Ahmet Rasim
Gecelerim ve Falaka
Eski İstanbul'da Hovardalık (Evet evet hep bunu merak etmiştim:))
Şehir Mektupları
Hevesle paketi açtım, (psikopatça)ayraç ile kitap sayısı aynı mı diye kontrol ettim ve işin en güzel yerine geldim. Kafamda hangi sıralama ile okuyacağımı belirlemek:)) Tabii ki Kinyas ve Kayra ile başlayacağım..
Bu arada On küçük Zenci'yi seçerken Altın Kitaplar yerine NTV Yayınlarını seçmiştim. Gelince bi baktım meğer çizgi romanmış aldığım. Önce kendime kızdım neden dikkat etmedim diye ama kitabı elime alınca pek bi beğendim. Baskı kalitesi çok güzel, bi hevesle mutfakta yemeğin pişmesini beklerken okumaya başladım:))
Hadi bakalım okuma zamanı...
8 Eylül 2011 Perşembe
İtalyanca Aşk Başkadır
Rahat okunan bir kitap.Dublin'de düzenlenen İtalyanca kursuna katılan bir grup insanın hikayelerinden oluşuyor. Tek tek kişilerin hayatını anlattığı ve hepsini bir yerde kesiştirdiği için bir sonraki sayfada neler olacağını heyecanla beklemiyorsun.Tatilde, yolda rahatlıkla okunabilecek, soft bir kitap.
Orjinal ismi "Evening Class" olan kitap biraz da isim kurbanı olmuş bence.Kitabımı gören herkes manidar bir şekilde "hımm aşk kitabı okuyorsun ha?" derken ben de savunmacı bir pozisyonda "ama orjinal ismi evening class" diye cevap veriyordum.Kapak resmi de bu soruyu soran insanları destekler nitelikteydi; çiçekli, sarılı, morlu...Ama resim bana deniz denarında bir sahil kasabasının sakinliğini anlatıyor daha ziyade...
Merak edenler için; hani bazan kafasının dinlendirecek, çok yormayacak kitaplar arar ya insan bazan, o zaman tercih edilebilir İtalyanca Aşk Başkadır-Maeve Binchy...
Ramazan sonrası ısınma kitabımdı bu, şimdi tarz değiştiriyorum;Jean Christopher Grange-Şeytan Yemini'ne başladım sabah sabah:)
5 Eylül 2011 Pazartesi
Okuyabilmek
Ve nihayet tekrar kitap okuyabilir hale geldim. Ramazan rehaveti ve de en sıkıntılı kısım olan uykusuzluğun bitmesiyle (ki ilk mesai gününün uykusuzluğunu uykusuzluktan saymıyorum-aferim bana bi yazmada yazdım:)) tekrar kitaplı günlere dönmüş bulunmaktayım.
Tabi bünye yadırgamasın diye soft bir kitapla başlıyorum. Bide yolda okunabilir diye, hoplaya zıplaya (Tavşanlı-Burhaniye arası cidden zıplayarak gittik) bi kitabıma bi eylülün boyadığı resimlere bakmak durumunda kalacağım için hiç kasmaya gerek yok dedim ve son anda bunu aldım yanıma.(Eşim okusa-ki henüz bloğuma teşrif etmedi- sen almadın ki, arabaya binip son anda benden kitabını getirmemi istedin derdi:)) O kadarcık hizmet de alabileyim canım, koca tatilin valiz hazırlayanı, isteneni bulanı, valiz boşaltanı, çamaşır yıkayanı oldum zaten!!Ne doluymuşum be, kitabı unuttum dünkü temizliği düşününce...)
Dönelim konumuza;
Kitabın kapak resmini çok seviyorum, morlu sarılı , çiçekli ve hatta köpekli sevimli bir resim. Ama serviste gazete kağıdına falan sarıp okumayı düşünüyorum, zaten bıyıklı memur katsayımız fazlaca, algıda seçicilikle kitabımın ismi akıllarında kalsın istemem.
Aslında kitap dışına geçirelecek kılıflar olsa, mesela "Das kapital" gibi afilli kitap ciltleri...Geçirsem ıvır zıvır kitapların dışına havalı havalı okusam:) Kitabın kapağı da eskimez, lüzumsuz çizikler olmaz üstünde (millet araba kaportasını çizdirmemeye uğraşır ben de kitaplarımı;) Belki de vardır bu amaçla kullanılan bişey, malum 3-4 aydır yeni memleketimizde pek bi dünyadan habersiz ve de bi o kadar huzurlu yaşayıp gitmekteyiz. (ama bu huzur beni buraya zorla gönderen müdür efendinin kulaklarını çınlatmama engel değil tabii:))
Dur bi de Türk Kahvesi yapayım kendime,( şu hazır Türk Kahvesini bulandan Allah razı olsun:)) biraz okuyum artık kitabımı....
Herkeşlere bool kitaplı günler..........
Tabi bünye yadırgamasın diye soft bir kitapla başlıyorum. Bide yolda okunabilir diye, hoplaya zıplaya (Tavşanlı-Burhaniye arası cidden zıplayarak gittik) bi kitabıma bi eylülün boyadığı resimlere bakmak durumunda kalacağım için hiç kasmaya gerek yok dedim ve son anda bunu aldım yanıma.(Eşim okusa-ki henüz bloğuma teşrif etmedi- sen almadın ki, arabaya binip son anda benden kitabını getirmemi istedin derdi:)) O kadarcık hizmet de alabileyim canım, koca tatilin valiz hazırlayanı, isteneni bulanı, valiz boşaltanı, çamaşır yıkayanı oldum zaten!!Ne doluymuşum be, kitabı unuttum dünkü temizliği düşününce...)
Dönelim konumuza;
Kitabın kapak resmini çok seviyorum, morlu sarılı , çiçekli ve hatta köpekli sevimli bir resim. Ama serviste gazete kağıdına falan sarıp okumayı düşünüyorum, zaten bıyıklı memur katsayımız fazlaca, algıda seçicilikle kitabımın ismi akıllarında kalsın istemem.
Aslında kitap dışına geçirelecek kılıflar olsa, mesela "Das kapital" gibi afilli kitap ciltleri...Geçirsem ıvır zıvır kitapların dışına havalı havalı okusam:) Kitabın kapağı da eskimez, lüzumsuz çizikler olmaz üstünde (millet araba kaportasını çizdirmemeye uğraşır ben de kitaplarımı;) Belki de vardır bu amaçla kullanılan bişey, malum 3-4 aydır yeni memleketimizde pek bi dünyadan habersiz ve de bi o kadar huzurlu yaşayıp gitmekteyiz. (ama bu huzur beni buraya zorla gönderen müdür efendinin kulaklarını çınlatmama engel değil tabii:))
Dur bi de Türk Kahvesi yapayım kendime,( şu hazır Türk Kahvesini bulandan Allah razı olsun:)) biraz okuyum artık kitabımı....
Herkeşlere bool kitaplı günler..........
19 Ağustos 2011 Cuma
Gıdacı, gıda alerjisinden hastanelik olursa...
Şüpheliler:
Yumurta: İlk ve en kuvvetli ihtimalimiz kendisi. Kızımın her akşam istediği yumurtayı ( "zaten dünkü çorbayı yiyeceğiz, dolma da acı gelir" bahanesine sığınarak) sahanda pişirdim ve 2-3 lokma da ben aldım. Yumurtayla geçmişte seviyeli bir ilişkimiz vardı ve problemimiz yoktu...
Mantar Çorbası: En masum görünen elemandır kendisi çünkü dün de bir kase yemişliğim var aynı çorbadan. Ayrıca kendim yaptığım için içindekilerden eminim. (mantarın soyu sopu hariç tabii)..
Kola: Oruçlu bünyeye (can sıkıntısından) Yahşi Batı izletirsen haliyle kola içmek isteyecektir. Bu da popüler bir zat olduğundan listemde...
Bu üç muhteremin tek başına ya da ittifak halinde ortaya çıkardığı durum; yemekten sonra dilde ve yutakta ani şişme ve karıncalanma ile acile gidilmesi, iğneler, müşade, antihistaminik. Boğazım şişerse nasıl nefes alacam korkusu...Sabaha uyuşuk ve şiş bir dil....
İşin annelik boyutunda da; kızımın başına aynı şey gelse acaba ifade edebilirmiydi, fark edebilirmiydik? İster istemez "yedi numaranın Zelihası" gibi düşünmeye başlıyorum:))
Bu durumda alerjik gıdaları veya alerjenleri iyi bilmek de fayda etmiyormuş, bazan hain ittifaklar olabiliyormuş....
Yumurta: İlk ve en kuvvetli ihtimalimiz kendisi. Kızımın her akşam istediği yumurtayı ( "zaten dünkü çorbayı yiyeceğiz, dolma da acı gelir" bahanesine sığınarak) sahanda pişirdim ve 2-3 lokma da ben aldım. Yumurtayla geçmişte seviyeli bir ilişkimiz vardı ve problemimiz yoktu...
Mantar Çorbası: En masum görünen elemandır kendisi çünkü dün de bir kase yemişliğim var aynı çorbadan. Ayrıca kendim yaptığım için içindekilerden eminim. (mantarın soyu sopu hariç tabii)..
Kola: Oruçlu bünyeye (can sıkıntısından) Yahşi Batı izletirsen haliyle kola içmek isteyecektir. Bu da popüler bir zat olduğundan listemde...
Bu üç muhteremin tek başına ya da ittifak halinde ortaya çıkardığı durum; yemekten sonra dilde ve yutakta ani şişme ve karıncalanma ile acile gidilmesi, iğneler, müşade, antihistaminik. Boğazım şişerse nasıl nefes alacam korkusu...Sabaha uyuşuk ve şiş bir dil....
İşin annelik boyutunda da; kızımın başına aynı şey gelse acaba ifade edebilirmiydi, fark edebilirmiydik? İster istemez "yedi numaranın Zelihası" gibi düşünmeye başlıyorum:))
Bu durumda alerjik gıdaları veya alerjenleri iyi bilmek de fayda etmiyormuş, bazan hain ittifaklar olabiliyormuş....
10 Ağustos 2011 Çarşamba
İncir Reçeli
İncir Reçeli aklımda kalan ve sırasını bekleyen bir filmdi.
Güzel bir film, heyecan ya da süpriz son olmasa da, benzer filmlere kıyasla (Issız Adam, Aşk Tesadüfleri Sever..vs) oldukça başarılıydı.
Özellikle Sezai Paracıkoğlu'nu çok beğenerek izledim, hatta Melike Güner'e rağmen beğendim. Ama keşke daha doğal bir esas kız bulsalarmış. Melike Güner'i TV de gördüğüm (izlediğim değil gördüğüm) 3-5 dakikalık dizi parçalarında bile sevmemiştim, filmde de aynı yapmacıklığı korumuş sağolsun!
Son yarım saati boğazımda bir yumrukla izledim,
otobüs durağı sahnesini çok beğendim,
her masa hazırlanışında da ne kadar aç olduğumu fark ettim.
Sana dokunmak nefes almak gibi,
Sana dokunmak tüm insanları affetmek gibi,
Sana dokunmak tüm kelimeleri yakmak gibi,
Sana dokunmak ölmeye inat gibi,
Sana dokunmak hayatı temize çekmek gibi,
Sana dokunmak hayatın içinde durup dinlenmek gibi...
Bu cümlelerden sonra film bitinceye kadar aklımın bir köşesinde aynı soru dönüp durdu "nerden aşinayım bu cümlelere?"Sanki sinemedayım! Durdur filmi bak internete di mi? Ama ben bunu izlerken akıl edemedim tabii:) Ne sadık izleyiciyim!:)
Ve film bitince jetonum düştü; tabii yaa...
....
....
sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır
....
....
sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
SANA BAKMAK
ALLAHA İNANMAKTIR.
YILMAZ ERDOĞAN
Çok da severim bu şiiri...
Sezai Paracıkoğlu'nu TV de bir diziden anımsıyorum; Sevgili Dünürüm, Sumru Yavrucuk ve Haluk Bilginer başroldeydi, dizide kıyıda köşede bir karakterdi Sezai Paracıkoğlu..Ama filmden sonra neden şimdiye kadar kendisini gösterememiş dedim. Hatta aslında yakışıklı adammış bile dedim :)
Ama saçını sakalını kesmediği sürece...
Bu arada Pozitif Yaşam Derneği yaptığı açıklamayla filmi ciddi şekilde eleştirmiş.
Ve haklılar da. Filme romantik bir film açışıyla bakarsak çok fazla şey gözümüze batmazken, HIV açısından bakıldığında aslında "bir çuval incirin berbat edildiği" anlaşılıyor (tabi bunu ben de sonradan öğreniyorum). Keşke hiv (+) insanların yaşadıklarını daha realist yansıtabilseymiş...Ben filmi beğendim; fırsatınız olursa izleyin, benim gibi ruh haliniz dalgalıysa 3-4 gün sonra izleyin ve de amman benim gibi işyerinde öğle arası izlemeye çalışmayın ...
Son söz;
İNCİR REÇELİ GÜZELDİR.....
9 Ağustos 2011 Salı
127 Saat, Çınar Ağacı
Son iki gündür öğle aralarında uykuya yenik düşmemek için film izliyorum. Böylece eşimin uzun zamandır film izleyemediğimiz için biriken arşivini de eritiyorum:)
127 Saati ilk duyduğumda da konusu ilginç gelmişti. Bir dağcının kanyonda bir yarığa düşmesi ve kolunun bir kayanın altında kalması ve kurtuluş süreci. Tabi yaşanmış bir olay olduğunu bilmek filmin etkileyiciliğini arttırıyor.
Aksiyonu bol bir film olmamakla beraber ben sıkılmadan ve hatta beğenerek izledim.Ama adamımız Aron Ralston'un kolunu kestiği kısmı ileriye sardım itiraf ediyorum.
Bu arada ben James Franco'yu Jim Carrey'ye benzettim eşim de Marc Anthony'ye ...:)
Bugün de İncir reçeli'ni izlemek için hard diski açtım ama ani bir kararla oturup Çınar Ağacı izledim:) Öncesinde hiçbir fikrim yoktu ama oyuncuları görünce izlemeye karar verdim. Aslında oyuncu kadrosu güzel; Nejat İşler, Settar Tanrıöğren, Hüseyin Avni Danyal, Ragıp Savaş, Suzan Aksoy gibi sevdiğim oyuncular ayrıca Nurgül Yeşilçay ve Jülide Kural gibi popüler isimler. Filmin kahramanı büyükanne de Celile Toyon.
Hikaye biraz klasik; yaşlanınca mecburen sırası ile çocuklarının yanında kalan, tek sırdaşı küçük torunu olan, kalabalık içinde yanlız büyükanne. Hayat telaşından, eş baskısından anne kıymetini bilmeyen çocuklar...
İsmini bilmiyorum ama küçük torun pek bir şirindi:) Ama garibim o yasak bu yasak saksıda büyür gibiydi, annenin tüm stresi çocuğa yansıyordu. Acaba ben nasıl bir çalışan anneyim diye kendimi sorgulamadım değil..
Çınar Ağacı sinemaya gitmeye hiç değmeyecek, evde boş bir öğleden sonrayı demli bir çay eşliğinde doldurabilecek bir film...
(Akşam olsa da çay içsek:))
127 Saati ilk duyduğumda da konusu ilginç gelmişti. Bir dağcının kanyonda bir yarığa düşmesi ve kolunun bir kayanın altında kalması ve kurtuluş süreci. Tabi yaşanmış bir olay olduğunu bilmek filmin etkileyiciliğini arttırıyor.
Aksiyonu bol bir film olmamakla beraber ben sıkılmadan ve hatta beğenerek izledim.Ama adamımız Aron Ralston'un kolunu kestiği kısmı ileriye sardım itiraf ediyorum.
Bu arada ben James Franco'yu Jim Carrey'ye benzettim eşim de Marc Anthony'ye ...:)
Bugün de İncir reçeli'ni izlemek için hard diski açtım ama ani bir kararla oturup Çınar Ağacı izledim:) Öncesinde hiçbir fikrim yoktu ama oyuncuları görünce izlemeye karar verdim. Aslında oyuncu kadrosu güzel; Nejat İşler, Settar Tanrıöğren, Hüseyin Avni Danyal, Ragıp Savaş, Suzan Aksoy gibi sevdiğim oyuncular ayrıca Nurgül Yeşilçay ve Jülide Kural gibi popüler isimler. Filmin kahramanı büyükanne de Celile Toyon.
Hikaye biraz klasik; yaşlanınca mecburen sırası ile çocuklarının yanında kalan, tek sırdaşı küçük torunu olan, kalabalık içinde yanlız büyükanne. Hayat telaşından, eş baskısından anne kıymetini bilmeyen çocuklar...
İsmini bilmiyorum ama küçük torun pek bir şirindi:) Ama garibim o yasak bu yasak saksıda büyür gibiydi, annenin tüm stresi çocuğa yansıyordu. Acaba ben nasıl bir çalışan anneyim diye kendimi sorgulamadım değil..
Çınar Ağacı sinemaya gitmeye hiç değmeyecek, evde boş bir öğleden sonrayı demli bir çay eşliğinde doldurabilecek bir film...
(Akşam olsa da çay içsek:))
8 Ağustos 2011 Pazartesi
Memleketimden Ramazan manzaraları...
Ramazanın ilk haftasını tamamladık sağ salim.
Bu sene iş için farklı bir ilçeye gitme durumum Ramazanı biraz zorlaştırdı. Ama yeni mahallemizde Ramazanın unutulan tadını buldum diyebilirim. İftar öncesi balkona oturup gelen geçeni incelemek son favorim. Uzun zamandır göremediğim bisikletinin direksiyonuna pide torbasını asıp telaşla eve giden çocuklar bol burada. Şehir merkezinde iftar öncesi görebildiğim tek şey sinir katsayısı artmış şoförler ve evine son anda yetişebilen insanlar oluyordu. Anladım ki Ramazan küçük yerde daha huzurlu...
Sıcaklarla birlikte komşuların çoğu balkonda yiyor yemeğini, ezan okunmadan 5 dakika önce derin bir sessizlik sarıyor mahalleyi, çocuklar (kızım dahil) dört gözle atılacak topu bekliyor...
Ezandan 10-15 dakika sonra bir anda enerjinin dozu artıyor, balkondan balkona muhabbet başlıyor, anne-babadan aldığı cesaretle çocukların sesi de daha fazla duyulur oluyor...
Masalar toplanıyor, çaylar geliyor, akşamın esintisiyle bir balkondan diğerine enerji dağılıyor.
"Nerde o eski Ramazanlar" diyecek yaşta değilim ama yine de çocukluğumun Ramazanlarını yaşayamamak içimi burkuyordu, nedenini de iki kişiyle yapılan iftara ve artan hayat telaşesine bağlıyordum. Ama sanırım Ramazanı Ramazan yapan yine eş dostmuş...
Gerçi bir türlü Ramazan etkinliklerine katılamadık, kendimi yeterince dinlenmiş hissedebildiğimde zaten yatma vakti gelmiş oluyor. Tabi bir de kızımın etkinliklere bir kere gidince her akşam gitmek isteyeceğinden emin olduğum için ağırdan alıyorum. Bu da Ramazanın olumsuz yanı; kızıma ayırabildiğim zaman daralıyor. Artık bayram tatilinde telafi ederiz..
Tabii bir de kitap okuyamama durumu var. Onu da bayram sonrasına erteliyorum...
Yeni şehrimizde Ramazan böyle, herkesin özlemle hatırlayacağı bir ramazan geçirmesi dileğiyle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








































